Mersin Limanı’nda sabahın tuzlu rüzgârı yalnızca deniz kokusunu değil, bir hayatın dönüm noktasını da taşıyordu. 23 yaşındaki Oğuz Demirer, paslı alet çantasını sıkarak, ana iskelede iki haftadır hareketsiz duran görkemli ama arızalı tekneyi izliyordu. Gündüzleri Akgün Denizcilik’in koridorlarını süpüren, ofisleri tertemiz tutan görünmez bir işçiydi; geceleri ise annesinin ve denizde kaybolan babasının öğrettiği motor, elektrik ve hidrolik sırlarını belleğinde çeviren bir tamirci.

O sabah, limanın topuk sesli, beyaz elbiseli fırtınası — denizcilik imparatorluğunun şımarık varisi Süreyya Akgün — teknedeki onur kırıcı arızayı yüksek sesle şikâyet ederken yanındakiler kahkaha ve övgüyle eşlik ediyordu. Beş mühendisin iki haftada çözemediği arıza, Süreyya’nın sabrını taşırmıştı. Kalabalığın ortasında, kibirli bir dürtüyle, elinde paspas olan Oğuz’a parmak şaklatarak meydan okudu: “Bir saat içinde bu tekneyi çalıştırırsan tekne ve şirket senin; başaramazsan kovulursun.”

Gülüşmeler, alaycı bakışlar, limanın uğultusu… Oğuz omuzlarını dikleştirdi, annesinin “Ellerin altın, ama asıl kalbinle tamir edersin” sözünü hatırladı ve sakince kabul etti.

Tekneye adım atar atmaz düzensizliğin bir arızadan fazlası olduğunu anladı. Renk kodları ters bağlanmış kablolar, yanlış tarihlere ayarlanmış dijital paneller, kapatılmış valfler… Bu, sistemi çok iyi bilen biri tarafından yapılmış kasıtlı bir sabotajdı. Zaman acımasız ilerlerken Oğuz zihninde bir harita kurdu; bağlantıları doğru renklere döndürdü, yazılım ayarlarını düzeltti, valfleri açtı. 54. dakikada panel pırıl pırıldı. Marşa bastı — önce bir uğultu, sonra istikrarlı bir motor şarkısı: Tekne hayata döndü.

İskeleden taşan alkış, Necmi amcanın ağlayan gururu, Süreyya’nın yüzündeki dehşet… “Bir saat” dolmadan sözünü tutmuştu. Süreyya geri adım atınca, Necmi Amca telefondan “sözlü anlaşmanın kaydı”nı gösterdi. Ertesi sabah, buz bakışlı patron Mert Akgün’ün, avukatlarla çevrili toplantı odasında Oğuz yalnız değildi: Elinde kanıtlar, kameralardan alınmış görüntüler ve USB’ye kaydedilmiş sabotaj fotoğrafları vardı. Görüntülerde tekneyi sabote eden kişi, Süreyya’nın kuzeni Cem’di.

Mert’in yüzündeki öfke Akgün ailesinin içine sızmış çürüğü gösteriyordu. “Şirketi devredemem,” dedi, “ama tekne, teknik direktörlük ve %5 hisse teklif ederim.” Oğuz babasının yolunu seçti: Hisse yerine limanda arsa ve sermaye istedi, en zor işler için danışmanlık sözü verdi.

### Duvarlar Konuşur: Geçmişe Açılan Arşiv
Bir hafta sonra “arsa oyunu” devreye girdi: Gayrimenkul müdürü Tevfik, “marina projesi” bahanesiyle engel çıkardı. Tam bu sırada Süreyya, beklenmedik bir müttefik gibi göründü. Cem tutuklanmıştı; arkada daha büyük bir gölge vardı. Süreyya, Oğuz’u vaftiz babası, şirketin eski ortağı Galip Bey’le tanıştırdı. Galip, yıllar önce Mert’le birlikte Akgün Denizcilik’i kurduklarını, üçüncü kurucunun ise Oğuz’un babası Selim Demirer olduğunu açıkladı. Şirket büyüyünce, etik sınırlar zorlanmış, Selim yanlış motor sevkine karşı çıkmış, istifa kararından hemen önce test seyrinde “kaybolmuştu”.

Arşiv odasında bulunan tutanaklar, kalın tozun altından bir cinayetin tarihlerle sızıntısını gösterdi: Ölüm raporundan iki gün önce hisse devri imzalanmıştı. Altındaki imza, hukuk işlerine bakan Tevfik’indi. Tam o anda kapıda Tevfik belirdi; “Eski yaralar” diye ima etti, dosyaları istedi. Dakikalar sonra Galip iki güvenlikle içeri girip ağırlığı tersine çevirdi. Tevfik’in yüzündeki gülümseme kesildi: “Açtığınız kapıyı kapatamayacaksınız.”

Ertesi gece, lansman partisinde, Oğuz garson kılığında Tevfik’in ofisine girdi. Çekmeceden “SD Proje X” dosyası çıktı: “Selim Demirer projeden çekildi; Doğu Filosu’nun güvenliğini tehlikeye atıyor. Gerekli önlemler alınmalı. MA onayladı.” MA — Mert Akgün.

Oğuz saklanırken Tevfik ve Mert içeri girdi. Konuşma karanlığın içini yardı: Selim’in “güvenlik alarmı” görmezden gelinmiş, Karadeniz’de yıllar sonra uyarı gibi bir kaza yaşanmış, Mert vicdanıyla boğuşurken “her şeyi itiraf edeceğini” söyledi. Tevfik, “Şirket batar” diye bağırdı. Mert kararlıydı: “Yarın Oğuz ve Süreyya’ya gerçeği anlatacağım.” Tevfik dışarıda bir arama yaptı: “Plan B. Tanık olmamalı.”

Toplantı sabahı şirket binası alışılmadık kadar sessizdi. Mert’in ofisinin kapısı aralıktı. Mert masasında solgundu; gömleğinde küçük bir kan lekesi. Tevfik “Kalp krizi” dedi. Oğuz “Yalancı!” diye haykırırken, iki güvenlik görevlisi içeri girdi. Tam o sırada Necmi Amca iki polisle görüldü: Bir gece önceki konuşmalar kaydedilmişti. Tevfik’in yüzündeki kontrol kırıldı; polisler, Selim Demirer cinayeti ve Mert Akgün’e suikast girişimi şüphesiyle onu gözaltına aldı. Ambulans yetişti; Mert yaşıyordu.

Hastanede Mert, suçunu ve suskunluğunu itiraf etti: “Baban kahramandı. Ben duramadım yanında. Affet.” Olay Mersin’i sarstı: Manşetler, çöküş, soruşturmalar…

Üç aylık davanın sonunda, mahkeme Tevfik’i 55 yıl hapse mahkûm etti; Selim Demirer’in Akgün Denizcilik’teki haklarının — %25 hisse ve patentler — Oğuz’a devrine hükmetti. Süreyya sessizce başını salladı; bu adım onun desteğiyle olmuştu.

Şokun ardından Mert, adli işbirliğiyle ceza indirimi aldı; kamu vicdanında bedel ağırdı. Akgün imparatorluğu sendeledi, ama yıkıntıların arasından yeni bir yol çizildi. Oğuz, hisseyi “iktidar” diye değil “emanet” diye gördü. Süreyya, şatafatı bırakıp şirketin başına geçti; Oğuz teknik direktör olarak en büyük departmanı devraldı. Baba Selim’in 30 yıl önce çizdiği güvenlik ilkeleri, Oğuz’un tasarladığı sistemle “Karadeniz Projesi”ne dönüştü; Uluslararası Denizcilik Örgütü, protokolü örnek ilan etti. Atölyede yeni nesil çıraklar — Necmi amcanın torunu da dahil — “güvenlik valfi”nden başlayan mühendislik etiğini öğreniyordu.

Galip yönetimden çekilmeyi düşünürken, Necmi Amca oltalarını hazırlıyordu. Mert, ev hapsine geçme umuduyla yaşamla ve vicdanıyla hesaplaşıyordu. Oğuz, teknesine her baktığında babasının sesi kulağında çınlıyordu: “Deniz affetmez ama ödüllendirir.”

Bir akşamüstü, toplantı odasında Süreyya “Karadeniz onaylandı” dosyasını uzattı. İkisi de aynı pencereye yürüdü: Vinçler çalışıyor, gemiler kalkıyordu. Ortalarında, Oğuz’un teknesi — artık bir başlangıç anıtı gibi — salınıyordu. El ele tutuşmadılar; ama yan yana duruşları, iki ailenin küllenmiş enkazından doğan yeni bir kültürün sözsüz yemini gibiydi: Dürüstlük, saygı, cesaret.

Liman düdüğü uzun bir nefes verdi. Yeni bir gemi, yeni bir rotaya çıktı. Oğuz, “Kırıkları onarmaya devam edeceğim,” dedi; Süreyya, “Belki bir gün bizi de,” diye gülümsedi — sadece kendilerini değil, şehri, sektörü, babalarının açtığı yaraları.

Güneş, denizin üzerinde ağır ağır inerken, görünmez bir temizlikçinin ve şımarık bir varisin hikâyesi, adaletle yıkanıp bağışlamayla kurutuldu. Geçmişin yaraları tamamen kapanmayacaktı; ama artık kabuk bağlamışlardı. Ve o kabuk, iki dalganın birleştiği yeni logoda olduğu gibi, aynı denize dökülen iki ırmağın gücünü taşıyordu.

Bu kez deniz, yalnızca tuz taşımıyordu; alınterini, gözyaşını ve yeni başlangıçların keskin, ferah kokusunu da taşıyordu. Oğuz cebindeki anahtarı yokladı — bir teknenin, bir atölyenin, bir soyadının anahtarı. Ufka baktı. Rotayı biliyordu: Adaletin çizdiği, affın yumuşattığı, emeğin büyüttüğü rota.

Ve yürüdü. Çünkü bazı motorlar sadece doğru kabloyla değil, doğru niyetle çalışır. Çünkü bazı soyadları yalnızca mirasla değil, hak edilmiş saygıyla onarılır. Çünkü bazı hikâyeler, ancak iki kişi birlikte yazdığında tamamlanır.