Buda’nın duvarları çökerken bir paşanın ailesiz sadakati, bir imparatorluğun yazgısıydı
6 Eylül 1686… öğleden sonra saat üçe yaklaşırken, Buda’nın üstünde güneş sanki soluk bir madeni para gibi duruyordu.
Şehir, 78 gündür aynı sesle yaşıyordu: taşın içine saplanan güllelerin donuk gümbürtüsü, göğe yükselen duman, geceleri hiç sönmeyen ateş çizgileri… İnsan bir süre sonra bu seslere alışmaz; sadece içindeki bir şey sessizce kırılır ve sesi artık başka türlü duyar. Sanki her patlama, kalbin üstünde bir kapıyı daha kapatır.
Kalede, Abdurrahman Abdi Paşa, kılıcının kabzasına elini koydu. Bu bir “hazırlık” hareketi değildi. Bir adamın kendi kaderini yoklamasıydı.
Kendine itiraf edemediği bir cümle vardı: Yardım gelmeyecek.
İstanbul’dan beklediği yardım ordusu hâlâ haftalar uzaktaydı. Barut neredeyse tükenmişti. Yeniçerilerin gözleri hâlâ sertti ama omuzları düşüktü. Çünkü yorgunluk, korkudan daha ağırdır; korku bazen koşar, yorgunluk ise çöker.
Paşa, duvarın gölgesinde bekleyen askerlere baktı. Her birinin ardında bir hikâye vardı: bir ev, bir çocuk, bir borç, bir dua, bir pişmanlık. Ama şu an onların hepsi aynıydı: savunma hattında bir nefes.
Dışarıda, 70 bin kişilik Hristiyan ordusu dumanın arkasından kıpırdanıyordu. Avusturya’dan, Bavyera’dan, Brandenburg’dan, Saksonya’dan… İspanya’dan, İsveç’ten… İngiliz, İskoç… Papa gönüllüleri, sürgün Huguenotlar… Birbirine düşman mezhepler aynı hendeğe girmişti.
Ve tam o sırada, Buda’nın altından bir şey “kımıldadı”.
Yer, insanın ayaklarının altında güvenilir bir şey değildir. O gün bunu herkes öğrenecekti.
Abdurrahman Abdi Paşa, tarihin “kahraman” diye sevdiği türden biri değildi.
Efsanevi bir fetihçinin oğlu değildi. Büyük bir hanedanın parlayan yüzü hiç değildi. Daha çok Osmanlı’nın uzun ömürlü düzeninin içinden çıkmış bir adamdı: yazıyla, emirle, düzenle, hesapla büyümüş; “devlet” denen o soğuk kelimenin içinde ısınmayı öğrenmiş bir bürokrat.
Çeşitli vilayetlerde görev yapmış, rüşvetten sakınmış, kargaşayı sevmeden idare etmişti. Bu yüzden yükselmişti. Buda ona verildiğinde, “şeref” gibi görünmüştü. Çünkü Buda, Osmanlı’nın Avrupa’daki en ağır mühürlerinden biriydi; hem şehir hem kale, hem pazar hem sınır hattı.
Ama Abdi Paşa görevi aldığında, imparatorluğun talihi kırılmaya başlamıştı.
Bu kırılmanın tohumu çok daha eskiydi. 1526’daki Mohaç’ta, Macar Krallığı iki saatte yıkılmış, Kral II. Lajos bataklığa düşüp zırhının ağırlığıyla boğulmuştu. O gün sadece bir kral ölmedi; bir ülkenin direği çöktü. Ardından taht kavgası başladı: Habsburg Ferdinand ve Yanoş (John) Zapolya birbirine girdi.
Kan, dışarıdan gelen bir aklı davet eder.
Kanuni Sultan Süleyman, işte o çatlağı büyük bir sabırla büyütmüştü. 1541’de “korumaya geldim” diyerek Buda’ya girmiş; bebek kralı kucağına almış; sonra da şehri bırakmamıştı. Kapılar açılmış, savaş yapılmamış, ama bir başkent el değiştirmişti. Buda’da hilal yükselmişti.
145 yıl boyunca Buda, Osmanlı’nın hem gururu hem yarası oldu. Sur içi kozmopolitti: Türk idareciler, Rum tüccarlar, Yahudi zanaatkârlar, Ermeni ustalar… Hamamlar yükseldi, pazarlar kuruldu, kiliselerin bazıları camiye çevrildi. Herkes yaşadı; ama herkes aynı tavanda yaşamadı. Cizye vardı, yasaklar vardı, “toleransın tavanı” vardı.
Ve o 145 yıl boyunca, sürgündeki Macar soyluları büyüdü. Çocuklarına Buda’yı bir masal gibi anlattılar. Bir gün geri döneceklerini öğrettiler.
Abdi Paşa işte bu mirası devraldı. Bir şehrin taşını değil, yüzyıllık bir inadı korumaya geldiğini biliyordu.
Ve kaderin bu kadar eski bir borcu, bir gün faiziyle ödenirdi.
Buda’nın sarayı, bir zamanlar Macar krallarının görkemi iken, Osmanlı döneminde daha çok bir “askerî düzen”e dönmüştü. Barut depoları, kışlalar, mühimmat odaları… Duvarlar hâlâ ihtişamlıydı ama içerideki hava her zaman bekleyiş kokardı.
Abdi Paşa, Buda’ya geldiğinde bu bekleyişi hemen hissetti.
1684’teki kuşatmanın izleri hâlâ tazeydi. Onarılan burçların harcı yeniydi, bazı taşlar başka taşlara uymazdı. Askerler “o kuşatmada da dayanmıştık” derken bile seslerinin içinde gizli bir titreme kalmıştı. Çünkü insan bir kez ölümün eşiğine gelince, aynı eşiğe ikinci kez yaklaşmak daha sessiz bir korku üretir.
Asıl yara ise 1683’tü: Viyana önünde alınan büyük bozgun, Osmanlı’nın “yenilmezlik” örtüsünü yırtmıştı. O yırtık, saray koridorlarından taşraya kadar yayılmıştı. Herkes birbirini suçluyordu. Herkes, “Ben demiştim” diyordu. İmparatorluğun gücü, hâlâ büyük görünse de, güveni azalıyordu. Güven azalınca, düzen bozulur.
Abdi Paşa, İstanbul’a defalarca haber gönderdi. Net ve soğukkanlı yazdı: asker lazım, barut lazım, tahıl lazım. “Bu sefer farklı” demeye utandı; çünkü bir kumandanın “farklı” dediği yerde, saray “abartıyor” diye düşünür. Ama kelimeleri sertleşti. Çünkü dışarıdaki gerçek sertti.
Yanıtlar gecikti.
Çünkü Osmanlı artık aynı hızda hareket edemiyordu. Ordunun toplanması zaman alıyordu. Menzil yolları eskisi kadar güvenli değildi. Eyaletlerden beklenen destek, kimi yerde ağırdan alınıyor, kimi yerde yolda eriyordu. Saray siyaseti, cephe gerçeğine yetişemiyordu.
Buda’nın içinde de bir gerilim vardı: Yeniçeriler maaş isterdi, yiyecek isterdi, saygı isterdi. Abdi Paşa bunları biliyordu. İsyanı engellemenin yolu, sadece korku değil, adaletti. Elinde kalan erzakı önce askere ayırdı; çünkü sur düşerse şehirde kimse yaşamayacaktı. Bu tercih, sivillerin içinde sessiz bir öfke büyüttü. Ama kuşatmada her tercih birinin canına dokunur.
Dışarıdaki ordunun farklı bir yüzü daha vardı: Bu kez Avrupa bölünmüyordu. Protestan ve Katolik yan yana duruyordu. Papalık parası, Habsburg disiplini, Bavyera’nın genç hırsı… Ve sürgündeki Macarların “eve dönüş” kini.
Abdi Paşa, düşman topçusunu seyrederken şunu düşündü:
“Bu sadece bir kuşatma değil. Bu, bir yüzyılın hesabı.”
İhanet burada tek bir kişinin bıçağı değildi; zamanın ağır adımlarıydı.
18 Haziran 1686’da Buda tepelerinde ilk bayraklar göründüğünde, şehirde kimse çığlık atmadı.
Çünkü çığlık atmak lükstü. İnsan çığlığı, “şaşırdım” der. Burada kimse şaşırmamıştı. Herkes bekliyordu.
Charles (Lorraine Dükü) ordusunu kurdu; karşı yakada Pest’i tuttu, köprüler ve geçitler denetlendi. Bavyera Elektörü Max Emanuel, gençliğinin verdiği ateşle saldırı onuru peşindeydi. Hendekler kazıldı, top bataryaları yerleştirildi, ikmal hatları örüldü. Bu bir “kamp” değildi; yürüyen bir şehir gibi çalışıyordu.
Haziran sonuna doğru bombardıman başladı. Geceleri bile toplar susmadı. Surların üstünde nöbet tutan askerler, taş parçalarının yağmur gibi indiğini gördü. Evler yıkıldı, sokaklar toza bulandı. Şehrin içinde çocuk ağlamaları duvar diplerinde kayboldu.
Abdi Paşa, karşı hamle olarak baskınlar düzenledi. Yeniçeriler gecenin en zayıf saatinde kapıdan çıkıp düşman siperlerine saldırdı. Kısa, sert, kanlı baskınlar… Mühendisler öldü, aletler yakıldı. Ama dışarıdaki sayılar fazla büyüktü. Her baskın, şehirden bir avuç can eksiltiyor; dışarıdaki ordu ise o eksilmeyi “kayıp” değil “bedel” sayıyordu.
Temmuz ortasında, ilk büyük hücum geldi. Düşman surlarda bir gedik açtığını sandı. Max Emanuel’in adamları saldırdı. Abdi Paşa, en iyi birliklerini o noktaya yığdı. Gün ağarmadan başlayan hücum, öğlene varmadan söndü. Hristiyan askerler yığıldı; geri çekildi. İçeride bir anlık sevinç doğdu. “Yine dayanacağız” dediler.
Abdi Paşa ise sevinmedi.
Çünkü bir kuşatmada tek bir hücumun püskürtülmesi, sonun değiştiği anlamına gelmez. Sadece zaman kazanılır. Zaman… Abdi Paşa’nın tek sermayesi oydu. Ve onun da ne kadar kaldığını bilmiyordu.
Temmuzun sonlarına doğru, yeni bir ses başladı.
Top sesinden daha sessiz bir ses: yerin altından gelen, insanın kemiklerine yürüyen kazma tıkırtısı.
Düşman lağım kazıyordu. Tüneller açıyorlardı. Barut fıçılarını şehrin altına taşıyorlardı.
Abdi Paşa karşı tüneller kazdırdı. Ama adam sayısı azalıyordu. Yorgunluk derindi. Karşı tarafın mühendisleri çoktu, malzemesi çoktu, zamanı çoktu. Osmanlı’nın tek umudu, İstanbul’dan gelecek yardım ordusuydu.
Her gün, her gece, her sabah aynı soru büyüdü:
“Yardım gelmeden duvarlar dayanacak mı?”
Kader bazen bir anda gelmez. Kader bazen yaklaşır; önce sesini duyurur, sonra kendini gösterir.
Ve 6 Eylül günü, o ses “yerin altından” çıktı.
6 Eylül 1686, saat üçte, Buda’nın altındaki barut ateş aldı.
Patlama, yalnız duvarı değil, zamanın kendisini de yarar gibi oldu. Taşlar, öküz arabası büyüklüğünde parçalar hâlinde havaya fırladı. Yüzyıllardır ayakta duran kuleler, surlar, burçlar… bir an içinde “tarih” olmaktan çıkıp “moloz”a dönüştü. Gökyüzü, tozla kapandı; güneş kayboldu. Ses, kilometrelerce öte köylere ulaştı.
Ve tozun içinden 70 bin asker aktı.
Bu bir “taarruz” değildi artık. Bir seldi. Bir çağın öfkesi gibi.
Abdi Paşa, patlamanın ardından bir an sendeledi. Kulakları uğulduyordu. Ama ayağa kalktı. Çünkü bir komutanın düşüşü, bazen bir şehrin düşüşüdür. O an şunu anladı: Duvarların görevi bitmişti.
Kılıcını çekti. Kılıç, barut çağında son çareydi; ama insanın elindeki son çare, bazen ona insan olduğunu hatırlatır.
Yeniçeriler son kez dizildi. Mühimmat yoktu. Kurşun yoktu. Ama disiplin vardı. İnat vardı. “Biz buradayız” demek vardı.
Abdi Paşa’nın iç monoloğu o an çok kısa oldu:
“Devlet benden kaleyi istedi. Ben kaleyi taşla değil, canla tuttum. Şimdi canım kaldı.”
Bir an, hayatının başka bir ihtimali gözünün önüne geldi: İstanbul’da emeklilik, sakin bir konak, torun sesi… Belki de hiç sahip olmadığı bir aile sıcaklığı. Ama o ihtimal, duvarla birlikte yıkıldı. Çünkü bazı görevler, insanın geleceğini değil şimdiki anını satın alır.
Savaş, sur dibinde sokaklara taştı. Kılıçlar indi kalktı. Taşlar fırlatıldı. İnsanlar, ellerine geçeni silah yaptı. Yeniçeriler taş attı, moloz attı, kendi bedenini siper etti. Hristiyan askerleri de yorulmuş, acımasızlaşmış, aylardır süren kuşatmanın kinini taşımıştı.
Abdi Paşa, kalabalığın içinde kayboldu. Onu öldüren askerler, kimin öldüğünü bilmedi. Zaten o an, kimsenin “kim” olduğu kalmamıştı. Sadece “biz” ve “onlar” vardı; sonra o da kalmadı, sadece hayatta kalma refleksi kaldı.
Paşa düştü. Bir taş yığınına mı, bir hendeğe mi, bir sokağa mı… Kimse kaydetmedi. Cesedi binlerce ceset arasında seçilemedi. Buda’nın komutanı, adı bile bir süre sonra belgelere zorla tutunacak şekilde kayboldu.
Akşam olduğunda, 145 yıldır dalgalanan hilal yerinden söküldü. Yerine haç dikildi.
Ve savaş bitince… daha karanlık bir şey başladı.
İnsanlar, zaferin ilk nefesinde merhameti değil, “hesabı” seçti. Surrender eden Osmanlı askerleri öldürüldü. Sivil halk —Türk, Yahudi, Rum— ayrım yapılmadan katledildi. Kadınlar, çocuklar sokaklarda can verdi. Büyük cami —bir zamanlar Matyas Kilisesi— yandı. Kütüphaneler kül oldu. Hamamlar bile bir süre için “sığınak” değil “tuzak” oldu.
Buda, ele geçirildiği an yok edildi.
Bu, tarihin en acı ironilerinden biridir: Bir şehir için savaşılır… ve şehir, tam da kazanıldığı anda ölür.
Kuşatma başladığında Buda’yı savunan yaklaşık 10 bin kişiden, teslim olanların sayısı birkaç yüzü geçmedi. Geri kalanı, duvarın üstünde, gedikte, sokakta, kalenin içinde öldü.
Zafer kâğıt üzerinde Hristiyan ittifakındı. Lorraine Dükü temkinli planıyla, Max Emanuel cesaretiyle öne çıktı. Avrupa saraylarında çanlar çaldı; Viyana’dan Roma’ya şükran ayinleri yapıldı; madalyalar basıldı. Macar sürgünleri “eve döndük” diye ağladı.
Ama Buda’nın taşları, o sevinci hemen yuttu.
Şehir harabeydi. Nüfus kırılmıştı. Evlerin çoğu yanmıştı. Kayıtlar, arşivler, kitaplar yok olmuştu. Buda’nın kimliği değişmeye başladı: Habsburg idaresi Alman yerleşimciler getirdi; dil değişti, dinî manzara değişti, sokak isimleri bile değişti. “Kurtuluş” ile “silme” aynı anda yaşandı.
Osmanlı için sonuç, bir şehir kaybından fazlasıydı.
Buda’nın düşüşü, Viyana bozgununun ardından gelen ikinci büyük kırılmaydı. “Geri döneriz” denilen kapı, bu kez kapanır gibi oldu. İstanbul’da suçlu arandı; tarih, çoğu zaman acısını bir kişiye yıkar. Sadrazam Sarı Süleyman Paşa’nın idamı, bu çaresizliğin siyasi bedellerinden biri oldu.
Bu sarsıntılar, 1687’de yeniçerilerin huzursuzluğunu büyüttü. Sonunda Sultan IV. Mehmed tahttan indirildi. İmparatorluk, yenilgiyi “reform”la değil “kafa değiştirerek” telafi etmeye çalıştı. Ama sistemin yorgunluğu, tek bir başın değişmesiyle geçmedi.
Buda’yı kaybeden yalnız Osmanlı değildi.
Buda’da yaşayan sıradan insanlar da kaybetti: tüccarlar, ustalar, çocuklar… isimleri kayda geçmeyen binlerce kişi. Onların kaybı zafer bildirilerinde yer bulmadı. Tarih çoğu zaman güçlünün dilinde yazıldığı için, “bedel” satır aralarında kaldı.
Ve Abdurrahman Abdi Paşa?
O, görevini kaybettiği yerde kayboldu. Adı kaldı. Bedeni kalmadı.
Bugün Budapeşte’ye gidenler, Tuna’nın üstünden geçen köprülerde fotoğraf çeker. Kale Tepesi’nden manzaraya bakar. Şehrin güzelliği, insanın içine huzur verir.
Ama toprağın hafızası huzurlu değildir.
Buda’nın altında, hâlâ karışık kemikler vardır: Osmanlı askeriyle Hristiyan askeri, sivil ile savaşçı, galip ile mağlup. Çoğunun adı yoktur. Çünkü ad, yaşayanların lüksüdür; ölülerin çoğuna sadece “sayı” denir.
Tarih kitapları “1686’da Buda geri alındı” der. Osmanlı kaynakları “Buda düştü” der. İki cümle de doğru; ama ikisi de eksiktir. Çünkü hiçbir cümle, bir çocuğun sokakta kayboluşunu, bir annenin evinin alevlere teslim oluşunu, bir askerin açlıktan titreyen elini tam anlatamaz.
Kader ve adalet… Tarih bunları sevmez; tarih sonuçları sever. Kim kazandı, kim kaybetti, hangi sınır nereye çekildi… Ama bir imparatorluğu asıl çürüten şey, sınırın gerilemesi değil; insanların “yenilmezlik” inancının ölmesidir.
Buda 1686, Osmanlı için bir şehir kaybıydı; ama daha çok bir “ayna”ydı. O aynada, eski düzenin artık yetmediği görüldü.
Ve görülüp de kabul edilemeyen şey, imparatorlukların en büyük yarasıdır.
Buda’nın duvarlarını barut yıktı; ama imparatorluğun içindeki duvarlar çoktan çatlamıştı. Abdurrahman Abdi Paşa’nın cesedi bulunmadı, çünkü o gün şehirde herkes biraz “isimsiz” öldü. Tarih, zaferi yazdı; insan bedelini ise sessizce toprağa bıraktı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





