Bursa’daki o gece, yoğun yağmur bir perde gibi şehrin üstüne indi ve herkes ıslandı—ama en çok “görünmez” olan yaşlı adam. Onu sadece bir bekar baba gördü, durdu ve aldı. Ertesi gün, beklenmeyen bir telefon, beklenmeyen bir ziyaret ve müdür odasında beklenmeyen bir karar… Tek bir iyiliğin, bir kahveyi, bir aileyi ve bir hayatı nasıl kökten değiştirdiğini izleyin. Kader, bazen ıslanmış bir ceketin cebindeki kâğıt parçasında başlar.
Bursa geceyi üzerindeki kalın bulutla taşıyor, sokak lambaları titrek ve yorgun ışıklar halinde ıslak asfaltın üstüne dökülüyordu. Yağmur, caddeleri parlak aynalara çevirmişti; her araba farının çizdiği beyaz iz, bir an parlayıp sonra karanlığa karışıyordu. Eski bir Şahin’in direksiyonunda, Murat Arslan gözleri yarı kapalı, omurgasında uzun bir günün künt ağrısını taşıyordu. Gömleği, “Gönül Kahvesi”nden sinen kavruk kahve kokusuyla ıslanmış geceye karışıyor; aklıysa tek bir yerde dinleniyordu: evde, pijamalarıyla muhtemelen dönüp duran Elif’te.
Murat’ın içi bir babanın ağır defteriydi. Sevgi gibi karısı yıllar önce, bir sabahın masumluğunda başlayıp akşamüstünün acı çığlığıyla biten bir kazada gökten kaymıştı. O gün itibariyle bir evde iki rolün yükü omuzlarına binmişti: anne ve baba. Elif’nin saçlarını toplayan eller, akşamları uyuyan çocuk nefesine kulak kesilen göğüs, sabahları tostları yakan acele… Hepsi Murat’tı şimdi.
Şehrin bu saatinde yalnızca sileceklerin ritmi ve yağmurun camı dövmesi duyulurdu. Tam o monotonluğun içinde, titrek bir sokak lambasının altında lüks bir arabanın kaputu açık halde durduğunu gördü. Yanında, telefonunu göğsüne bastırmış, ıslak bedeniyle titreyen bir yaşlı adam… Adamın yüzünde, sinyalin yokluğu değil, dünyanın yokluğu yazılıydı.
Murat fren yaptı. Camı indirdi; yüzüne yağmur çarptı. “İyi misiniz, amca?” dedi. Yaşlı adam başını çevirdi; korku ve umut arasında gidip gelen bir bakış, titreyen bir sesle “Araba bozuldu oğlum. Telefon çekmiyor… Kimseyi arayamıyorum,” dedi.
Murat bir an durdu. Evde Elif bekliyordu; gecenin yorgunluğu, sıcak bir battaniye kadar cazipti. Ama içindeki bir resim—babasının son günlerinde, o mahzun, küçük kalmış hali—gözlerinin önünden geçti. “Binin arabaya, amca. Bu soğukta kalırsanız hastalanırsınız,” dedi kararlı.
Yaşlı adam önce tereddüt etti. Yabancı birine güvenmek kolay değildi. Ama Murat’ın yüzündeki samimiyet, yağmurdan daha hızlı içine işledi. Yavaşça kapıyı açtı, sırılsıklam giysileri koltuğa damladı. Murat ısıtıcıyı sonuna kadar açtı. Birkaç dakika sessizlikte yol aldılar; yalnız motor mırıltısı, yalnız yağmurun tuhaf şarkısı.
“Çok sağ olun,” dedi sonunda yaşlı adam. “Bu havada dışarıda kalsaydım… ne olurdu kim bilir.” Murat omuz silkti: “Her insan zor anında birinin durmasını bekler, amca. Ben de beklerim.”
Adam yan gözle baktı. Bu genç adamda farklı bir şey vardı: yüzündeki yorgunluk çizgilerinin ardında, gözlerinde merhamet parlıyordu. “Nilüfer tarafında oturuyorum,” dedi, “küçük bir dairem var. Yalnızım.” Sesindeki kırıklık, “yalnız” kelimesinden taşan bir nehir gibiydi.
“Ben de Nilüfer’deyim,” dedi Murat, gülümseyerek. “Kızımla. Elif, altı yaşında.” O ismi söylerken yüzü yumuşadı; evinde yanan tek lambaydı Elif.
Birlikte, tuğla rengi alçak bir apartmanın önünde durdular. “Kapıya kadar bırakayım,” dedi Murat. Merdivenler loş, dar; yaşlı adamın nefesi kısa, Murat’ın sabrı uzun. Ev küçük ve mütevazıydı: köşede bir gece lambası, duvarlarda çocuk resimleri, eski ama temiz mobilyalar… “Ev” kokusu.
Koridorun ucundan minik bir ses: “Baba…” Pijamalı bir gölge belirdi. Elif uyku sersemi, merakla bakıyordu. Murat parmağını dudaklarına götürdü: “Şşşt, Elif. Misafirimiz var.” Elif gözlerini ovuşturdu, yaşlı adama baktı ve bu dünyanın en büyük eksikliklerini küçük bir cümleyle kapattı: “Geçmiş olsun amca. Üşümüş müsünüz?”
Yaşlı adamın—adı Selim Özkan—gözleri doldu. Beklenmedik sıcaklık, beklenmedik şefkat… Elif koşa koşa odasına gitti, pembeli-yıldızlı battaniyesini getirdi. “Bu çok sıcak,” dedi, “annem almıştı. Sizi ısıtır.” Selim battaniyeyi aldı; elinde emanet gibi tuttu. Murat kuru eşofman getirdi; eski ama temiz, bir evin ikramı.
Semaverin fokurtusu evin içinde şefkatli bir ses çıkardı. Çaylar geldi. Elif, “Annem gökte,” dedi. “Yıldızlardan bize bakıyormuş.” Selim, “Annen şanslıymış,” diye fısıldadı. “Senin gibi bir kızı var.” Elif başını Selim’in omzuna yasladı; Selim, önce dondu kaldı, sonra elini kaldırıp o minik başı okşadı. Yağmur devam ediyordu; ama içeride hava değişmişti. İçeride bir yuva vardı.
Gece ilerledikçe Selim özrünü ve hikâyesini anlattı: fabrikalar, bitmeyen toplantılar, evde eksik kalmış bir baba, hasta bir eşin yanında olamamış bir adam… Kızı Gülizar’dan uzak düşmüş yıllar. “Geç mi?” diye sordu; “Belki de hak ettiğimi yaşıyorum.”
“Hiç kimse yalnız yaşamayı ‘hak etmez’,” dedi Murat. “Yarın arayın kızınızı.” Selim cevap vermedi; ama içinde küçük bir kıvılcım yandı—çok küçük, çok zayıf, ama vardı.
Elif kanepede uyuyakaldı; başı Selim’in kolunda. Murat usulca battaniyeyi iyice çekti, kızını götürüp yatırdı. Selim kapıda döndü, bir kez daha Murat’a baktı: “Siz beni sadece evinize almadınız,” dedi. “İnsan olduğumu hatırlattınız.” Cebine Murat’ın numarasını koydu ve yağmurlu geceye çıktı. İlk kez, uzun zamandır, yarına dair bir şeyler hissetti.
Güneş Nilüfer’in üzerine ağırdan doğarken, Murat kahvaltı masasına sade ama sevgiyle hazırlanmış bir tepsi koydu: yumurta, peynir, zeytin, ekmek. Elif uyanıp “Amca gerçek miydi, baba?” diye sordu. “Gerçekti,” dedi Murat.
“Gönül Kahvesi”ne girdiğinde müdür yardımcısı Oktay, her zamanki keskin tonu ve küçük yetkisiyle bağırdı: “On dakika geç kaldın!” Murat özür diledi; mutfağa geçti. Arkadaşı Bora selam verdi; “Dikkatli ol,” dedi. Oktay sertti; çalışanlara karşı, koltuğunun gücünü sonuna kadar kullanıyordu.
Öğleye doğru kapının önünde lüks bir araba durdu. Zarif giyimli bir adam içeri girdi; Murat selamlamak için yaklaştı. Yüzüne dikkat kesildi—Selim Özkan’dı. Ama dün gecenin ıslak, çaresiz adamı değil; düzgün takım elbise, parlatılmış ayakkabılarla emin bir adım.
“Murat Bey,” dedi Selim, sıcak bir sesle. “Sizi ziyarete geldim.” Oktay, Selim’in kıyafetini görünce anında tavır değiştirdi; kibarlandı. “Hoş geldiniz efendim. Ben müdür yardımcısı Oktay, size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Bu kahvenin sahibi kim?” diye sordu Selim; sesi soğumadan. “Siz efendim,” dedi Oktay çekinerek. “Ben Selim Özkan,” dedi açık ve net. Oktay’ın rengi bir anda uçtu.
Selim Murat’a döndü: “Konuşmamız lazım,” dedi. Arka taraftaki küçük ofiste oturdular. “Dün gece bana iyiliği, insanlığı hatırlattınız,” dedi Selim. “Soruyorum: burada mutlu musunuz?”
Murat dürüst oldu: “Değilim. Ama çalışmak zorundayım. Elif var.”
“Dürüstlük?” diye sordu Selim, not alırken. Murat Oktay’ın baskısını, düşük maaşları, ödenmeyen mesaileri anlattı. “Bunları kimseye söylemeyin; işimi kaybederim,” dedi korkuyla.
Selim kahveyi gezdi; mutfak, kasa, depo… Gece defterleri kontrol etti; bazı sayfalar eksikti, bazı rakamlar “oynuyordu”. O günün sonunda “Yanlış yönetim var,” dedi. “Oktay, kasadan para alıyor.” Kararı açıkladı: “Oktay’ı işten çıkarıyorum.”
Murat rahatladı; ama şaşkınlık bitmiyordu. “Ve sizi müdür yapıyorum.”
Murat’ın kulakları uğuldadı. “Ben… garsonum,” diyebildi. Selim gülümsedi: “Dürüst, çalışkan, insanlara değer veren bir adamsınız. Müdürlük budur. Deneyim? Öğrenirsiniz. Ben yanınızda olurum.” Üç kat maaş, saygınlık, Elif için güvenli bir gelecek… “Kabul ediyorum,” dedi Murat; gözleri doluydu.
Oktay ofisten bağrışlarla çıktı, eşyalarını toplayıp gitti. Selim çalışanları topladı, Murat’ı müdür olarak tanıttı. Alkışlar arasında, Murat ilk kez kendini “değerli” hissetti.
Değişim başladı. Selim sözünü tuttu; haftada üç gün geldi, muhasebe, envanter, personel yönetimi, müşteri ilişkileri… hepsini anlattı. Murat bağırmadı, küçük düşürmedi; Bora ve Cansu’yu dinledi. Kahvenin havası değişti; samimi, sıcak bir mekâna dönüştü.
Ama kolay değildi. Bir tedarikçi içeride “Oktay’la anlaşmam vardı,” diye homurdandı. Murat rüşvet sistemini reddetti; adam küfredip çıktı. Selim arayıp “O tedarikçiyi engelledim,” dedi. “Dürüstlüğü seçtiniz.”
Öğlen vakti içeri zarif ama kederli bir kadın girdi: Gülizar. “Selim Özkan’ı tanır mısınız?” dedi. “Babamı üç yıldır görmedim.” Elinde kahve fincanı titrerken, “Çocuğum oldu. Babalığın zor olduğunu anladım. Affetmek istiyorum ama nasıl?” diye sordu.
Murat, o yağmurlu geceyi anlattı. Selim’in ağladığını, “Keşke zamanı geri döndürebilsem,” dediğini… Gülizar gözyaşları arasında gülümsedi: “Şimdi gideceğim.” Akşam Selim aradı; “Barıştık,” dedi titreyen bir sesle. “İkinci kez dokundunuz hayatıma.”
Ertesi sabah kapıda Selim ve Gülizar bekliyordu. Yanlarında küçük Aylin. “Torunumu tanıştırmak istedik,” dedi Selim. Elif, Aylin’i okşadı; bir aile fotoğrafı gibi oldular. “Gönül Kahvesi” artık sadece bir iş yeri değil, bir yuvaydı.
Başarı kıskançlık da getirdi. Eski çalışan Taner huzursuzdu; kasada hata yaptı, müşteri şikâyet etti. Murat sakin çözünce, Taner öfkeyle çıktı. O akşam kasada üç yüz lira eksik çıktı; kameralar bakımdan kapalıydı. Sabah Selim geldi; “Polise gitmeyelim,” dedi. “Affedelim.” Murat şaşkındı; ama günler sonra Taner geri döndü; gözleri dolu, zarf dolusu 300 lirayla. “Kıskandım,” dedi. “Affeder misiniz?” Murat bir şartla: “Dürüst çalışacaksın.” Taner döndü ve değişti.
Belediye “En İyi Hizmet” ödülünü “Gönül Kahvesi”ne verdi. Murat sahnede titreyen sesle “Ben sadece bir babayım,” dedi. “Sevgiyle yönettim ve gördüm ki bu dünyada hâlâ iyilik var.” Elif ayağa kalkıp el salladı; salonda bir yıldız parladı.
Yemekte Selim “Kahveyi sana devretmek istiyorum,” dedi. Murat’ın dünyası döndü; ama o yağmurlu geceyi hatırladı: küçük kararlar, büyük değişimler. Ertesi gün avukat geldi; devir işlemleri imzalandı. “Gönül Kahvesi” resmen Murat’ın oldu. “Patron değilim; ortak,” dedi Bora’ya. “Biz hepimiz ortağız.”
Oktay kapıda belirdi bir gün; yorgun ve kırık. “Özür dilerim,” dedi. İşsizdi; kötü şöhreti peşinden geliyordu. “Burada garson olarak çalışabilir miyim?” Murat durdu; sonra elini uzattı: “Affetmek, intikamdan güçlüdür. Şans veriyorum; ama alçak gönüllü ve dürüst olacaksın.” Oktay döndü, çalıştı, değişti.
Belediye müfettişleri denetime geldi; yangın tüplerinin muayenesi gecikmiş, sağlık raporlarından bazıları güncel değildi, ruhsat yenilemesi… “Bir hafta süreniz var,” dediler. Murat’ın içi yıkıldı; ama ekip—Bora, Cansu, Oktay—seferber oldu. Selim araya girdi; işlemleri hızlandırdı. Yedinci gün her şey tamam. “Tebrikler,” dedi müfettiş. Birliktelik, görünmez krizleri görünür çözümlere çevirdi.
Murat ekibe zam, yıl sonu prim açıkladı: “Adil olmak istiyorum.” Selim eski ofisini gösterdi: cam panelli, şık. “Zinciri büyüt,” dedi. Murat düşündü; Elif “Beni unutma,” diye fısıldadı. “İkinci şubeyi açalım,” dedi sonunda. Osmangazi tarafında yeni bir yer kiralandı; yeni ekip kuruldu. Deneyimsiz ama istekli Zehra işe alındı; not tuttu, öğrendi; çalıştı.
Açılışta Selim kurdelayı kesti; Elif gururla izledi; Bora mutfakta koşturdu; Cansu ve Zehra servis yaptı. Taner uğradı; “Part-time yardım edebilirim,” dedi. Murat, “Ücret ödeyeceğim,” diye ısrar etti. Bir aile daha büyüdü.
Gazete röportajı geldi; Murat’ın hikâyesi yayıldı: yağmurlu gece, sıcak ev, battaniye, yeni bir hayat. İnsanlar sokakta durdurup tebrik etti. Elif okulda “Babamın kahvesi en güzel yer,” yazılı resmini öğretmenine gösterdi. Bir yaşlı kadın gazeteyi getirip “Oğlum üç yıl önce kazada öldü. Sizin hikâyenizi okudum; güç buldum,” dedi. Sarıldılar; “Gönül Kahvesi” artık bir buluşma noktasıydı.
Selim, İzmir’e taşınma kararı aldı; torunuyla olmak için. “Artık bana ihtiyacınız yok,” dedi. “Siz benim babamsınız,” dedi Murat. “Sen benim oğlumsun,” dedi Selim. Yağmurlu geceyi hatırlattı: “Durmasan, ölürdüm. İyilik, veren kişiyi de değiştirir.”
Sonbahar geldi; Murat iki şube arasında gidip geldi; akşam Elif’le yürüyüş, evde ödev, balkonda şehir ışıkları. “Ne olmak istiyordun, baba?” diye sordu Elif. “Mutlu,” dedi Murat. “Şimdi mutlu musun?” “Evet,” dedi; Elif’in gözlerine bakarak.
Bir yıl sonra ekip pasta kesti: “Gönül Kahvesi yeniden doğdu.” Alkışlar, kahkahalar, gözyaşları… O akşam Selim telefonda “Sen yuva kuruyorsun,” dedi. Murat gökyüzüne “Sevgi!” diye fısıldadı; “Gurur duyuyor musun? Elif’i büyütüyorum. İyi bir insan olmaya çalışıyorum.” Elif kağıt uzattı: “Babam Murat Arslan. En iyi baba, en iyi insan.” Murat kızını kucakladı; hayatın özeti şuydu: İyi ol, iyilik yap, iyilik gör.
Sabah kapıyı açtı; içeri güneş doldu. Yaşlı bir adam “Sade Türk kahvesi,” dedi. Murat sevgiyle hazırladı, getirirken düşündü: Her kahve bir hikaye taşır; bazen bir gülümseme, bazen bir battaniye kadar sıcak.
Ve “Gönül Kahvesi”nin kapısından içeri giren her insan, bir parça “umut” içerek çıkar.
Kriz anları bir işletmenin karakterini yazar. Belediye denetimi, “kapatma” tehdidi; ekip seferberliği… O gün Murat, “yalnız değilim” gerçeğini en sert yerinden öğrendi. Oktay’ın yeni hali, Taner’in dönüşü, Zehra’nın çabası, Bora’nın omuz başı, Cansu’nun düzeni… Hepsi bir “aile”yi hatırlattı.
O sahne: Müfettiş listeyi okurken Murat’ın parmakları titriyor; Selim telefonda “Hızlandırıyorum,” diyor; Oktay yangın tüplerinin vanalarını kontrol ediyor; Bora sağlık raporlarını koşturuyor; Cansu dosyaları klasörlüyor… Ve yedinci gün, müfettiş “Tebrikler,” dediğinde salon bir anda derin nefes aldı. Bu, paranın değil, birliğin zaferiydi.
Selim’in devir kararı, Murat’ı “çalışan”dan “sahip”e çevirdi; ama onun dili değişmedi. “Patron değilim, ortak,” demeyi sürdürdü. Affı seçti—Oktay’a, Taner’e, kendine. Genişlemeyi seçti—ikinci şubeye, yeni ekibe, yeni hayallere. Her yeni karar, o yağmurlu gecenin bir yankısıydı: küçük bir iyilik, büyük bir dönüşüm.
Selim İzmir’e gitti; torununun oyuncaklarını topladı; kızının gülüşünde yılların telafisini buldu. Murat, Bursa’da “Gönül Kahvesi”nin iki kapısını da her sabah aynı duayla açtı: “Adalet, nezaket, emek.” Gazete röportajı insanları harekete geçirdi; yaşlı kadının, “Oğlum gitti; ama sizin gibi insanlar var,” cümlesi “ümid”e çevrildi.
Akşam, Bursa’nın şehir ışıkları altın toz gibi havaya karışırken Murat balkonda durdu. Elif uykuya dalmış, odasında rüyalarına bir kahve kokusu sızıyordu. Murat gözlerini göğe kaldırdı: “Sevgi, ben buradayım,” dedi. “İyi olmaya devam ediyorum.”
Sabah, ilk müşteri içeri girince Murat gülümseyerek karşıladı: “Hoş geldiniz efendim.” Sade bir kahve, ama içinde bir dünyanın sıcaklığı… Elindeki fincan aslında bir hayat dersiydi: İyilik, yalnızca alanı değil, vereni de değiştirir. Ve kimi zaman, bir bekar baba, yağmur altındaki görünmez bir adama durduğu için bir şehrin en sıcak kahvesini kurar.
Bir cümlenin gücü bazen bir battaniyedir: “Buyurun, üşümeyin.” Ve bazen bir hayat, o battaniyenin sıcaklığında filizlenir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





