Bursa’nın Boğazına Geçen Sabır: Osman Gazi’nin Ailesi, Gücü ve Görmediği Zafer

Gece, Söğüt’te ağır iner.

Ateşin çıtırtısı bile sanki bir şey söylemek ister de söyleyemez; çadırın içindeki nefesler, dışarıdaki rüzgârdan daha keskindir. Osman Gazi o gece yatağında uzanıyordu. Nikrisin ağrısı bacaklarına değil, gururuna vurmuştu: Ayağa kalkamıyordu. Bir zamanlar at üzerinde ovaya hükmeden adam, şimdi bir yastığın gölgesinde zamanla savaşır gibiydi.

Çadırın dışında ulakların ayak sesleri, bekleyişin diliydi. İçeride Malhun Hatun vardı; sessiz, dik, gözleri uykusuz. Komutanlar da oradaydı: Turgut Alp’in yüzünde dua gibi bir endişe, Konur Alp’in bakışında taş gibi bir sabır.

Osman Gazi, gözlerini kapatıp Bursa Ovası’nı düşündü.

On yıl.

On yıl boyunca top atılmamış, surlar yıkılmamıştı. Ne devasa mancınıklar vardı, ne de kaleyi bir günde yerle bir edecek bir güç. Sadece sabır vardı. Sadece çember vardı. Sadece iki sessiz nöbetçi gibi duran havale kuleleri: batıda Kaplıca Hisarı, doğuda Balabancık Hisarı.

Ve o gece, işte o gece, tarihin rüzgârı çadırın kapısına kadar geldi.

Ama henüz içeri girmedi.

Osman Gazi bir an için, sanki kaderle pazarlık eder gibi, içinden geçirdi: “Yetiş… Müjde yetiş… Ben görmeden gelme.”

Çünkü bazı zaferler vardır; insan onları kazanır, ama kendi gözleriyle görmeye ömrü yetmez.

Ve o gece, herkesin kalbinde aynı korku vardı: Bursa kapısı açılırsa, Osman Gazi’nin gözleri açık kalacak mıydı?

Osman Gazi’nin hikâyesi bir şehrin hikâyesinden önce başlar.

Söğüt yakınlarında, çadırların altında büyüyen bir Türkmen beyliğinin içinde… Göçebe düzenin sertliğinde, atın ter kokusunda, kılıcın ağırlığında, kışın açlığında. Kayı boyu, yüzyılların alışkanlığını taşıyordu: Göçer, konar, akın eder, geri çekilir. Bu, hayatta kalmanın bildiği en eski yöntemdi.

Ama Osman Gazi’nin içinde başka bir açlık vardı: Toprağa kazık çakma arzusu. Bir yerin “bizim” demekle değil, “bizde” kalmakla sahip olunacağını sezmişti.

Ailesi, bu dönüşümün hem yakıtı hem yarasıydı.

Bir yanda oğlu Orhan: genç, zeki, gözleri sürekli ileriyi arayan. Orhan, babasının sabrını miras alacaktı ama onu başka bir şeye dönüştürecekti: daha hızlı, daha sert, daha “devlet” aklına.

Diğer yanda Malhun Hatun: evin içindeki sessiz kuvvet. Erkeklerin meydanda konuştuğu bir dünyada, evin içinde devlet kuran bir irade. Osman Gazi’nin “süre”ye dayanabilmesi biraz da Malhun Hatun’un “yük”e dayanabilmesindendi.

Ve komutanlar… Turgut Alp, Konur Alp, Aktimur Bey, Balaban Bey… Bu isimler yalnızca kılıç sallayan adamlar değildi. Bir beylikten devlete yürürken, Osman Gazi’nin çevresinde “inanç”tan bir halka kuruyorlardı. Çünkü on yıl beklemek, yalnızca düşmanı değil, kendi adamını da sınar. Sabır bir silahsa, o silah önce sahibini keser.

Trajedinin tohumu işte burada atıldı: Osman Gazi, göçebe bir düzenin içinden “yerleşik” bir geleceğe yürümek istedi. Ama her gelecek bir bedel ister. Bursa’yı almak için yalnız Bizans’la değil, zamanla; yalnız surlarla değil, kendi bedeninin sınırlarıyla savaşması gerekecekti.

O, şehri fethetmeyi değil; bir kaderi inşa etmeyi seçti.

Ve kader, çoğu zaman inşa edeni ödüllendirir… ama ömrü kısaltarak.

Burada “saray” dediğimiz şey, altın kubbeler değil.

1317’de Osman Gazi’nin “saray”ı, çadırın içindeki haritaydı. Savaşın kalbi, bir ateş çemberi değil; bir plan çemberiydi. Komutanlar toplandığında, Osman Gazi’nin sesi kısık ama kesindi:

“Beyler… Biz kimiz?”

“Göçebeyiz,” dediler.

Osman Gazi ayağa kalktı: “Ben artık göçebe olmak istemiyorum.”

Bu cümle, bir hançer gibi havayı kesti. Çünkü o anda, yalnız Bizans’a değil, kendi geleneğine de meydan okumuştu. Bir beyliğin en tehlikeli düşmanı bazen dışarıda değil, içerideki alışkanlıktadır.

“Bursa,” dedi parmağını Prusa’ya bastırarak. “Bu şehir bizim olacak.”

Komutanlar surları hatırladı: kalın, yüksek, aşılmaz. Top yoktu. Mancınık yoktu. Kuşatma kuleleriyle tırmanmak demek, yüzlerce gaziyi daha kapıya varmadan gömmek demekti.

Osman Gazi, gücün merkezinde bir şey yaptı: Kılıcını kınında tuttu.

“Saldırmayacağız,” dedi. “Boğacağız.”

Bu “boğma” bir savaş tekniğiydi ama aynı zamanda bir devlet tekniği. Önce Mudanya… sonra çevredeki kasabalar… yollar, geçitler, ticaret damarları… Bursa’nın İstanbul’la bağı koparıldıkça, kale içindeki insanların psikolojisi de kopacaktı.

Bu sırada Bizans’ın içindeki gerilim, Osman Gazi’nin planını besleyen karanlık bir şanstı: İstanbul’da iki Andronikos’un taht kavgası, Bursa’ya yardımın gecikmesine, hatta gelmemesine yol açıyordu.

Osman Gazi’nin kampında ise başka bir gerilim vardı: Sabır.

Asker “ganimet” ister. Hızlı zafer ister. Uzayan kuşatma, evde bekleyen aileleri ve içerde büyüyen huzursuzluğu artırır. Osman Gazi bunun farkındaydı ve “rotasyon” gibi çözüm yollarıyla kuşatmanın sürekliliğini sağladı: Bir grup dinlenir, bir grup nöbeti devralır, çember asla gevşemezdi.

Gücün merkezinde ihanet yoktu belki, ama daha sinsi bir şey vardı: yorgunluk.

Ve yorgunluk, fırsat bulursa sadakati bile kemirir.

Osman Gazi’nin büyük ustalığı şuydu: Düşmanı aç bırakırken, kendi ordusunun umudunu da beslemek zorundaydı.

1318’de Mudanya alındığında, Bursa’nın denize açılan nefesi kesildi. Küçük bir limandı; ama bir şehrin “küçük” damarları, bazen en büyük hayat çizgisidir. Mudanya düştü ve Osman Gazi denize bakıp sadece bir limanı değil, bir geleceği gördü:

“Bursa’nın İstanbul’la bağı kesildi.”

Ardından birer birer kasabalar alındı: Atranos (Orhaneli), Kestel, Kite… Her alınan yer, Bursa’nın boğazına geçirilen yeni bir halka gibiydi. Tekfur Saroz, ilk başta bunu küçümsedi. “Kaledeyiz,” dedi. “Burası aşılmaz.” Stoklarımız var. Dayanırız.

Ama Osman Gazi “dayanma”nın ne demek olduğunu başka türlü biliyordu.

1320’de havale kuleleri fikri doğdu: Bursa’nın batısında Kaplıca Hisarı, doğusunda Balabancık Hisarı. Bu kuleler, top gibi gürlemezdi. Mancınık gibi göğe taş fırlatmazdı. Onlar sessizdi.

Sessizlik… kuşatmanın en acımasız dili.

1321’de kuleler tamamlandığında, Bursa gerçekten çemberin içine girdi. Şehirden çıkmak isteyen kaçaklar yakalanıyor, yiyecek sokmaya çalışan tüccarlar geri çevriliyordu. İstanbul’a haber götürmeye çalışan Bizans askerleri bile yakalanıyor, teslim alınıyordu.

Bu noktada tarihsel dönüm noktasını belirleyen şey, bir saldırı emri değil; saldırı emrini vermemekti.

Orhan’ın genç sesi bir gün surlara bakarken titredi: “Baba… şimdi saldırsak?”

Osman Gazi, oğluna sadece Bursa’yı değil, devlet aklını öğretti:

“Şimdi saldırsak, kaç gazi şehit düşer? Beş yüz… bin… Bin gazi… Bu kabul edilemez. Biraz daha beklersek, şehir kendi gelir.”

Bu, geri dönülmez karardı: kayıpsız zafer için zamanın bıçağını beklemek.

1324’te Bursa içinde ekmek fiyatları yükseldi, et kayboldu, açlıktan bayılan insanlar sokaklara düştü. Tekfur Saroz emir verdi: “Dayanacaklar.” Ama emir, açlığı durdurmaz. Şehrin içindeki çürüme, surlardan daha hızlı yayılır.

1325’te Osman Gazi’nin nikrisi ağırlaştı. Ata binemedi. Bu seferin “komutası” fiilen Orhan’a geçti. Orhan, kuşatmayı daha da sıkılaştırdı. “Bir fare bile kaçamayacak,” dediler.

Ve Orhan son halkaları da kapattı: İnegöl ve Yenişehir alındı. Bursa artık yalnız değildi sadece; çaresizdi.

Kader kontrolü ele aldığı an işte buydu: Bursa’nın kaderi artık kılıçta değil, açlıkta yazılıydı. Ve Osman Gazi’nin kaderi de artık zaferi görmekle görmemek arasında ince bir çizgideydi.

Şubat 1326’da Bursa içinde insanlık çökmeye başladı.

Tekfur Saroz pencereden baktığında, sokakta yürüyen insanların yürümek değil, sürünmek zorunda kaldığını gördü. Çocuklar bayılıyor, yaşlılar duvar dibinde sessizce ölüyordu. Bu, bir savaşın en ağır yüzüydü: düşmanla değil, midede başlayan isyanla savaşmak.

“Bu onursuzluk,” dedi bir komutan, “teslim olmak…”

Tekfur Saroz’un sesi kırıldı: “Onursuzluk, halkı açlıktan ölüme terk etmek.”

İşte ahlaki zirve burada yükseldi: bir kale, surlarıyla değil, vicdanıyla teslim olmaya zorlanır. Saroz, Türklerle vire yöntemiyle anlaşmayı kabul etti. Şartlar konuşuldu:

Şehir yağmalanmayacak.
Halka zarar verilmeyecek.
Tekfur ve isteyenler mallarıyla güvenle ayrılacak.

Orhan, kabul etti. Fakat bir bedel koydu: 30.000 altın fidye. Elçi şaşırdı. Saroz öfkelendi. Ama sonra, odada bir sessizlik oldu; çünkü herkes biliyordu: 10 yılın bedeli ucuz olmaz.

5 Nisan 1326 akşamı anlaşma imzalandı. Saroz, kalemi bırakırken elinin titrediğini fark etti. Bir şehrin kaybı, bazen bir insanın içindeki dünyanın da yıkılmasıdır.

Aynı gece Osmanlı kampında Orhan komutanlarına emir verdi: “Disiplin! Yağma yok. Halkın malına el uzanmayacak. Burası artık bizim şehrimiz.”

Bu söz, fetih geleneğinin içindeki karanlığa atılan bir zincirdi. Çünkü yağma, o çağın “hak” saydığı bir şeydi; Orhan ise “devlet” gibi davranmak istiyordu.

Ve sonra, o gece, Orhan ulak gönderdi: “Baba… yarın Bursa’ya giriyoruz.”

Söğüt’te Osman Gazi yatağında, nefesin ucunda beklerken, iç monoloğu bir dua gibi ağırlaştı:
“Ben bu şehri kılıçla değil, sabırla aldım. Ama sabır, insanın ömrünü de alır… Bana bir an daha ver Allah’ım… bir an…”

Ulak çadıra girdiğinde, herkesin gözleri Osman Gazi’ye döndü.

“Beyim… müjde… Bursa fethedildi.”

Osman Gazi’nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, on yılın ağırlığını bir anlık hafifleten bir mucize gibiydi.

“Bursa… sonunda…” dedi.

Ve o anda, zaferle ölüm aynı odada buluştu.

Bazen tarih, insanı tam muradına erdirir… ama ardından kapıyı kapatır.

6 Nisan 1326 sabahı, Pınarbaşı Kapısı açıldı.

Tekfur Saroz ailesi ve muhafızlarıyla çıktı. Ardında ayrılmak isteyen yaklaşık iki bin Rum halkı vardı. Arabalar yüklüydü; eşyalar, hatıralar, korkular… Saroz son kez surlara baktı. “Elveda Prusa,” dedi sessizce. Bir şehrin kaybı, bazen bir insanın kimliğinin kaybıdır.

Orhan atından indi, saygıyla karşıladı. “Güvenle gidebilirsiniz. Anlaşmaya sadık kalacağız.” Saroz’un cevabı yorgundu ama onurluydu: “Bu şehre iyi bakın.”

Saroz kafilesi uzaklaşınca, Orhan kapıdan içeri girdi. Osmanlı’nın ilk büyük şehri artık Bursa’ydı. Halk pencerelerden korkuyla baktı: “Yağma olacak mı? Kılıç inecek mi?” Orhan, şehrin ana caddesinde durdu ve yüksek sesle konuştu:

“Korkmayın. Mallarınız güvende. Kiliseleriniz korunacak. Yönetim değişti.”

Bu, gücü kazananın “kılıç”la değil “düzen”le hükmetme iradesiydi.

Ama aynı gün, Söğüt’te Osman Gazi son nefesini verdi. Müjdeyi duydu; gülümsedi; Orhan’a bir vasiyet bıraktı:

“Bursa’yı iyi korusun… Orası bizim geleceğimiz.”

Gücü kazananlar belliydi: Orhan ve yükselen Osmanlı düzeni. Bursa başkent oldu, imar başladı: camiler, hamamlar, hanlar… Akçe basımı gibi devletleşmenin işaretleri doğdu.

Her şeyini kaybeden ise iki taraftaydı: Bursa içinde açlıktan kırılan halk; Bursa’dan ayrılan Bizanslılar; ve zaferin eşiğinde bedenini bırakan Osman Gazi.

On yıl bekleyen adam, şehri aldı… ama şehrin sokaklarında yürümeye ömrü yetmedi.

Tarih Bursa fethini çoğu zaman “başlangıç” diye anlatır.

Başkent… para… imar… büyüyen bir devlet… Bu, doğru. Ama tarihin alışkanlığı şudur: Büyük dönüşümlerin insan bedelini küçük yazar. Surların yıkılmadığını yazar; ama açlığın bir çocuğun kemiğine nasıl işlediğini yazmaz. Kulelerin dikildiğini yazar; ama o kulelere nöbet tutan gazinin geceleri nasıl üşüdüğünü anlatmaz.

Osman Gazi’nin stratejisi bir satranç oyunu gibiydi. Hamleleri sessiz, etkisi ölümcüldü. Ve o satranç oyununun sonunda, şah mat olan yalnız Bursa değildi; Osman Gazi’nin bedeni de zamana yenildi.

Bursa, göçebe çadırdan yerleşik devlete geçişin kapısıydı. Bir beyliğin “yurt” arayışı, bir devletin “başkent” buluşuna dönüştü. Bu yüzden Bursa sadece bir fetih değil; bir kimlik değişimiydi.

Ama kimlik değişimleri kolay olmaz.

Bir şehrin açlığı, bir beyin hastalığı, bir oğlun omzuna binen miras… Hepsi aynı cümlede birleşir: “Devlet, bedelsiz kurulmaz.”

Adalet… sabır… strateji… Bu üç kelimeyi biz bugün ders diye okuruz. O gün ise insanlar bunu et, kemik ve gözyaşıyla ödedi.

Tarih sessizdir.

Ama Bursa Ovası hâlâ fısıldar: “Kılıçla alınmayan şehirler de vardır; insanı tüketerek alınırlar.”

Osman Gazi kılıcını çekmedi; zamanı çekti.
Bursa teslim oldu… ama zafer, sahibini de beraberinde götürdü.
Bazı fetihlerin en büyük ganimeti bir şehir değil, ömrün kendisidir.