Bursa’nın mermer koridorlarında başlayan yük: Murad’ın kaderi Kosova’da tamamlandı

1362 yılının Mart ayıydı.

Bursa Sarayı’nın mermer koridorlarında ölüm kokusu vardı.

Tütsülerin ağır dumanı, veba salgınının acı kokusunu bastırmaya çalışıyor, ama nafile… Dışarıda bahar yağmuru damla damla taş duvarlara vururken, içeride yaşlı Orhan Gazi’nin hırıltılı nefesi giderek zayıflıyordu.

Ben o gün, kapı eşiğinde durup içeriye bakarken, sarayın her köşesinde aynı ürpertiyi hissettim.

Sanki devletin kalbi, bir an durup yeniden atmayı bekliyordu.

Orhan Gazi’nin dudakları kıpırdadı.

Sesi çıkmadı.

Ama gözleri… gözleri birini arıyordu.

“Murad’ım nerede… benim Murad’ım?”

Baş ucundaki hekim, nemli bir bezle alnını sildi.

Orhan’ın eli… bir zamanlar nice kılıç tutan, nice fetih emri veren o güçlü el… şimdi yorgan kenarında güçsüzce titriyordu.

Vezir, eğilip kulağına fısıldadı:

“Şehzade Rumeli’dedir sultanım… Haber salındı. Yoldadır.”

Orhan’ın gözleri bir an açıldı.

Sanki içerideki bütün kandiller, o bakışla bir an daha aydınlandı.

Nilüfer Hatun’un oğlu…

Rumeli’nin Fatihi…

Tahtın varisi…

O hazır…” diye mırıldandı güçlükle.

“Ben… ben artık yoruldum…”

Kandillerin titrek ışığında sultanın yüzü balmumu gibi solgundu. Altmış yılı aşan ömrünün son anlarıydı. Babasının kurduğu küçük beyliği büyük bir devlete dönüştüren adam, şimdi ölüm döşeğinde yapayalnızdı.

Ve saray… ilk defa bu kadar sessizdi.

Avludan ayak sesleri yankılandı.

Hızlı, telaşlı adımlar.

Bir kapı aralandı, bir başka kapı… derken o ses: çamurlu çizmelerin mermerde bıraktığı iz.

Murad gelmişti.

Otuz altı yaşındaki şehzade, çamur içindeki çizmelerini bile çıkarmadan babasının odasına daldı.

Orhan’ın baş ucunda diz çöktü.

“Baba…”

Orhan’ın sesi artık fısıltıydı.

Titreyen eliyle oğlunun başını okşamaya çalıştı.

“Sana… sana büyük bir yük bırakıyorum.”

Bir an nefeslendi.

“Kardeşlerin… dikkat et.”

Murad’ın çenesi kasıldı.

İbrahim’i ve Halil’i düşünmemek mümkün değildi. İkisi de taht hayalini kurar, bunu da saklamazdı.

“Merak etmeyin babacığım,” dedi Murad. “Ben hazırım.”

Orhan’ın gözlerinde son bir parıltı belirdi.

“Hazır mısın gerçekten?”

Sonra çok ağır bir cümle geldi.

Kan… kardeş kanı… o kelimeler odaya taş gibi düştü.

“Kan dökmek zorunda kalabilirsin… devlet için gerekirse.”

Murad’ın sesi sertleşti; belki de kendini ayakta tutmak için:

“Devlet.”

Orhan güçlükle gülümsedi.

“Biz ona devlet dedik… oysa daha yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi.”

Bir an durdu.

“Sen onu büyüteceksin evladım.”

“Sen onu… imparatorluk yapacaksın.”

O gece Mart rüzgârı Bursa’nın sokaklarında uğuldarken, Orhan Gazi son nefesini verdi.

Saraydaki kadınlar feryat etti.

Erkekler sessizce ağladı.

Ama Murad ağlamadı.

Babasının soğuyan elini son kez öptü.

Sonra ayağa kalktı.

Divan mensuplarına, taş gibi bir sesle konuştu:

“Divan toplanacak.”

“Yarın sabah ilk iş… kardeşlerime haber salın. Babamızın cenazesine gelsinler.”

Lalası Şahin Paşa, genç sultanın yanına yaklaştı. Yaşlı komutan Murad’ı çocukluğundan beri tanırdı.

“Sultanım…” diye fısıldadı. “Kardeşleriniz tehlikeli olabilir. Belki de onları çağırmamak—”

“Hayır,” dedi Murad.

Sesi keskindi.

“Gelsinler.”

“Ya bana biat edecekler… ya da…”

Cümlesini bitirmedi.

Şahin Paşa ne demek istediğini anladı.

O an, Bursa Sarayı’nın mermerleri daha soğuk geldi gözüme.

Cenaze töreni Bursa tarihinin en görkemli törenlerinden biriydi.

Şehrin ileri gelenleri, beyler, tüccarlar, din adamları… herkes toplandı.

Orhan Gazi’nin naaşı musalla taşına konduğunda binlerce kişi hıçkırıklarını tutamadı.

Ama Murad’ın gözleri kardeşlerindeydi.

İbrahim ve Halil, cenaze namazında hemen arkasında duruyorlardı.

İkisinin de yüzünde aynı ifade vardı:

Hırs.

Namazdan sonra üç kardeş baş başa kaldı.

Sarayın büyük salonunda sadece üçü vardı.

Dışarıda muhafızlar bekliyordu, içeride ise sessizlik…

Murat doğrudan konuştu:

“Tahtın benim hakkım olduğunu biliyorsunuz.”

“Ben en büyüğüm.”

“Ben Rumeli’de veli attım.”

İbrahim, eski Türk töresini hatırlatır gibi karşılık verdi:

“Eski Türk töresi başka söyler.”

Yirmi sekiz yaşındaydı. Güçlü bir savaşçıydı.

“Saltanat hanedanın ortak malıdır. Paylaşılmalı.”

“Paylaşmak mı?” Murad acı acı güldü.

“Bir devleti üçe mi bölelim? Bir orduyu üç komutana mı verelim? Bu delilik.”

Halil en küçük kardeşti. Ama en cesuru oydu.

“Delilik olan senin tek başına hükmetme hırsın!” diye bağırdı.

“Biz de Orhan’ın oğullarıyız.”

Murat’ın sesi şimdi buz gibiydi:

“Evet.”

“Ama devletin tek bir sultanı olur.”

“Ve o sultan… benim.”

Halil’in kuşağından hançer çıktı.

“O halde bunu kazanmalısın.”

Murat daha hızlıydı.

Yıllarca Rumeli’de savaşmış, sayısız tehlikeden geçmişti.

Halil’in bileğini havada yakaladı, büktü.

Hançer yere düştü.

Kapılar açıldı.

Muhafızlar içeri doldu; Murad’ın Rumeli’den getirdiği sadık gaziler…

“Kardeşlerimi alın,” dedi Murad.

Sesi titremiyordu.

Ama ben, o taş gibi sesin altında kopan fırtınayı hissettim.

Tarihçiler sonraki günlerde tam olarak ne olduğu konusunda farklı rivayetler aktarır.

Kimi iki kardeşin hemen öldürüldüğünü söyler.

Kimi sürgünden bahseder.

Kimi de zindanı…

Ama kesin olan şuydu:

Murat’ın saltanatına artık rakip yoktu.

O gece yeni sultan yalnız başına sarayın terasına çıktı.

Bursa’nın meşale ışıkları aşağıda titreşiyordu.

Soğuk Mart rüzgârı yüzünü yalıyordu.

Ve ben, uzağında durup onu izlerken, dudaklarının kıpırdadığını gördüm.

“Baba…” diye düşünüyordu.

“Daha şimdiden ellerim… kirleniyor.”

“Kardeş kanı… bu bedel…”

Cevabı biliyordu.

Devlet her şeyden önemliydi.

Ve o devleti büyütecekti.

Ne pahasına olursa olsun.

Aradan yıllar geçmeden, Murad’ın aklı Rumeli’deydi.

Ben onu bir vakit Meriç kıyısında görmüştüm; daha şehzadeyken.

Atının üzerinde durmuş, karşıdaki şehre bakıyordu.

Edirne… Bizans’ın Avrupa’daki en önemli kalesi.

Surları güneşte parlıyor, kuleleri göğe meydan okuyordu.

“Ne düşünüyorsunuz şehzadem?” diye sormuştu Lala Şahin Paşa.

Murat, gözünü şehirden ayırmadan konuşmuştu:

“Düşünüyorum ki… bu şehir bizim olmalı.”

“Burası Rumeli’nin kalbi.”

“Bunu alırsak… tüm Balkanlar bize açılır.”

“Kolay olmaz,” diye uyarmıştı Şahin Paşa. “Surları kalın, garnizonu güçlü.”

Murat gülümsedi.

“Her kalenin bir zayıf noktası vardır, Lalam.”

“Sadece bulmak gerek.”

Ve bulmuşlardı.

1360’lı yılların başında Osmanlı kuvvetleri Edirne önlerine geldi.

Önce Çorlu düşmüş, sonra Lüleburgaz teslim olmuştu.

Şimdi sıra Edirne’deydi.

Sazlıdere’de sabah sisi henüz kalkmamıştı.

Karşıda Bizans ordusu dizilmişti; sayıları tam bilinmezdi, ama ağır zırhlarıyla heybetli görünüyorlardı.

Murat askerlerine döndü.

“Bugün,” diye haykırdı, “Rumeli’nin kapısını açıyoruz.”

“Allah bizimle!”

“Allah Allah!” diye yükseldi sesler.

Çarpışmanın gürültüsü, atların toynak sesleri ve okların rüzgârı…

O sahnelerde insanın aklına bir tek şey gelir: sabır ve kader.

Murat tam merkezdeydi.

Bir an yanında genç bir sipahi gördüm; korkudan titriyordu, daha çocuk sayılırdı.

Murat onunla konuştu.

“Adın ne asker?”

“Ali… sultanım.”

“Korkma Ali,” dedi Murad.

“Savaşın ortasında bile.”

“Ölüm her yerde… ama şeref sadece burada.”

O gün, öğleye varmadan Bizans ordusu dağıldı.

Kalanlar Edirne’ye çekildi.

Bir hafta sonra Edirne’nin kapıları açıldı.

Murat beyaz atının üzerinde şehre girerken sokaklar bomboştu.

Pencerelerden korku dolu gözler bakıyordu.

Eski katedralde durdu.

Yanındakilere dedi ki:

“Bu şehir… sadece bir fetih değil.”

“Burası bizim Avrupa’daki yuvamız olacak.”

“Buradan tüm Balkanlara yayılacağız.”

Yıllar sonra Edirne’deki Yeni Saray’da divana başkanlık ederken, artık burası fiilen Osmanlı’nın başkentiydi.

Vezirler, beylerbeyi, kadılar etrafında toplanmıştı.

Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa konuştu:

“Sultanım, Makedonya’da ilerlemelerimiz sürüyor ama Sırplar birleşiyor.”

“Tehlike büyük.”

Murat sakalını sıvazladı.

“Vukaşin ve kardeşi Ugljeşa…”

“Ne kadar asker toplamışlar?”

“Rivayetler abartılı olabilir… ama on binlerce diyorlar.”

Murat ayağa kalktı.

“Öyleyse onlara Osmanlı’nın gücünü gösterme zamanı.”

“Hazırlıklara başlayın.”

1371 Eylül gecesi…

Çirmen köyü yakınlarında Meriç kıyısında iki ordu karşı karşıyaydı.

Sırp kampında şenlik vardı.

Ateşler yanıyor, sofralar kuruluyor, yüksek sesler gecenin içine taşınıyordu.

Kral Vukaşin altın kupasını kaldırmıştı:

“Yarın Türkleri Avrupa’dan söküp atacağız!”

Karşı tarafta ise Lala Şahin Paşa, Evrenos Bey ile sessizce hazırlanıyordu.

“Sayıları bizden çok fazla,” dedi Evrenos.

“Belki on katımız.”

“Sayı her şey değildir,” dedi Şahin Paşa. “Onlar dikkatsiz. Biz ise disiplinliyiz.”

Gece yarısına yaklaşırken sis yükseldi.

“Şimdi…” diye fısıldadı Şahin Paşa.

Akıncılar gölge gibi ilerledi.

Ve sonra… gece bir anda değişti.

Bir nidâ yükseldi.

Kampın düzeni bozuldu.

Karanlıkta panik yayıldı.

Şafak söktüğünde, Meriç kıyısında sessizlik vardı.

Şahin Paşa at üstünde dolaşırken Evrenos yanına geldi.

“Ne büyük zafer.”

Şahin Paşa’nın yüzünde zafer sevinci yoktu.

“Zaferin bedelini kim ödedi Evrenos?” dedi.

“Bak şu ölülere… Hristiyan, Müslüman… hepsi birinin evladı.”

“Savaş böyledir,” dedi Evrenos.

“Öyledir,” diye iç geçirdi Şahin Paşa. “Ama keşke başka bir yol olsaydı…”

Murat zafer haberini Anadolu’dayken aldı.

Şahin Paşa’ya bir mektup yazdı; ben o mektubun satırlarını kâtiplerden duymuştum:

“Zafer sarhoşluğu şarap sarhoşluğundan beterdir.”

“Gücümüzü adaletle kullanmalıyız.”

Çirmen Zaferi Balkanların kaderini belirledi.

Kapılar açıldı.

Ama Murad’ın omzundaki yük de büyüdü.

Edirne Sarayı’nda 1372 baharında, Vezir-i Azam Çandarlı Kara Halil Paşa divana geldi.

Murat ona “lala” derdi; gençliğinde hocalık etmişti.

Çandarlı sakince konuştu:

“Fethettiğimiz topraklar genişliyor, ama sistemimiz yetersiz.”

“Rumeli’de düzen kurmamız şart.”

“Anadolu’daki tımar sistemini buraya da uygulamalıyız.”

Sonra duraksadı.

“Ordumuz hâlâ eski usulde.”

“Size doğrudan bağlı profesyonel bir orduya ihtiyacımız var.”

Murat pencereye yürüdü.

“Kapıkulu askerleri…”

“Pençik usulüyle bir başlangıç…”

Bunlar hassas meselelerdi.

“Halkın tepkisi?” dedi Murad.

Çandarlı dikkatle cevap verdi:

“Halk güçlü sultanını sever. Güçlü sultan güçlü orduyla olur.”

Tam o sırada Anadolu’dan haber geldi:

Germiyan beyi Süleyman Şah kızını, Murad’ın oğlu Bayezit’e vermek istiyordu.

Hem de dört şehirle birlikte.

Çandarlı’nın gözleri parladı.

Murat ise düşünceliydi:

“Neden bu kadar cömert?”

“Karamanoğulları baskısı,” dedi Çandarlı. “Süleyman Şah sizin himayenize ihtiyaç duyuyor.”

Murat dışarıda talim yapan genç kapıkulu adaylarına baktı.

Sonra karar verdi:

“Bayezit’i çağırın.”

Şehzade Bayezit yirmi yaşındaydı.

Kendinden emindi, gözlerinde ateş vardı.

“Evlilik mi?” dedi şaşkınlıkla. “Ben daha savaş meydanlarında kendimi göstermeliyim.”

Murat güldü.

“Oğlum bu sıradan bir evlilik değil. Bu bir ittifak.”

“Dört şehir alıyoruz, kan dökmeden.”

Bayezit itiraz etti:

“Ben kılıcımla almak isterdim.”

Murat’ın sesi sertleşti:

“Bir sultan sadece savaşçı değildir.”

“Bazen diplomasi bin savaştan daha etkilidir.”

Bayezit başını eğdi.

Murat yumuşadı:

“Üstelik Devlet Şah Hatun’un güzelliğiyle ünlü olduğunu söylüyorlar.”

“Mevlana Hazretlerinin soyundan…”

Bayezit’in yüzü aydınlandı.

“Bu onur verici…”

Murat gülümsedi.

“Git hazırlıklarını yap.”

Ama Bursa’da, 1373 Mayıs’ında Savcı Bey’in konağında bahar yoktu.

Savcı odasında volta atıyor, öfkesini duvarlara çarpıyordu.

“Haksızlık!” diye bağırdı. “Ben de Murad’ın oğluyum.”

Lalası Sinan Ağa sakinleştirmeye çalıştı:

“Şehzadem, siz daha gençsiniz…”

“Ne zamanı?” Savcı pencereye yumruk attı. “Bayezit var, Yakup var… Ben hep üçüncü olacağım.”

Bir mektup geldi.

Bizans’tan.

Prens Andronikos’tan.

Savcı’nın gözleri parladı.

Gece yarısı Bursa surlarının dışında terk edilmiş bir değirmende buluştular.

İkisi de babaları tarafından geri itilmiş iki genç…

Andronikos dedi ki:

“Aynı anda isyan edelim.”

“Sen Bursa’da, ben Konstantinopolis’te.”

“Babalarımız birbirine yardım edemesin.”

Savcı uzun uzun düşündü.

Değirmenin kirişleri gıcırdıyordu.

Dışarıda baykuş ötüyordu.

“Kabul,” dedi sonunda.

“Ne zaman?”

“6 Mayıs. Cuma… Cuma namazı sırasında.”

El sıkıştılar.

Kaderlerini mühürlediler.

6 Mayıs sabahı isyan başladı.

Savcı Bey yanında yüz kadar askerle saraya yürüdü.

Hazineye el koydu.

Bazı vezirleri tutuklattı.

“Babam çok yaşlandı!” diye bağırıyordu. “Ben gerçek sultanım!”

Halk şaşkınlıkla izledi.

Bazıları destekledi.

Çoğu korkuyla evine kapandı.

Murat haberi Kütahya yolunda aldı.

Yüzü taş kesildi.

“Savcı…” diye mırıldandı. “Ah oğlum… neden?”

Lala Şahin Paşa:

“Sultanım hemen dönmeliyiz.”

“Hayır,” dedi Murad. “Önce Bizans imparatoruna haber salın. Andronikos da isyan etmiş.”

İki oğul, iki babaya karşı…

Öyleyse iki baba birleşti.

Murat ile İmparator Yohannes buluştu.

İlk kez ittifak kurdular.

Birleşik ordu önce Savcı’nın üzerine yürüdü.

Savcı, babasının ve Bizans ordusunun birlikte geldiğini görünce şaşırdı.

Askerleri dağıldı.

Kaçmaya çalıştı.

Yakalandı.

Baba-oğul bir çadırda yüz yüze geldiler.

Dışarıda yağmur yağıyordu.

Damlaların sesi tek sesti.

“Neden oğlum?” diye sordu Murad.

“Neden bana karşı çıktın?”

Savcı başı önünde:

“Başka şansım yoktu.”

“Bayezit sultan olunca beni öldürecekti.”

Murat’ın sesi kırıldı:

“Ben yaşadığım sürece kimse sana dokunamazdı.”

“Ya sen ölünce?” dedi Savcı, gözleri yaşlı. “Ben de yaşamak istiyorum baba.”

Murat uzun süre baktı.

Öfke, acıma, hayal kırıklığı, sevgi… hepsi bir aradaydı.

Sonunda kararını verdi:

“Seni kör edeceğim.”

“Kör bir şehzade tahta çıkamaz… ama yaşarsın.”

Savcı’nın yüzü bembeyaz oldu.

“Baba… hayır…”

“Karar verildi.”

Murat çadırdan çıktı.

Yağmur şiddetlenmişti.

Sultanın yüzünden süzülen damlaların hangisi yağmur, hangisi iç yangın… ayırt edilemezdi.

Savcı kör edildi.

Sonrasında ne olduğu rivayetlerle anlatılır.

Ama kesin olan, o gün bir babanın da içinden bir parçanın koptuğuydu.

1381 Nisan’ında Kütahya düğüne hazırlandı.

Devlet Şah, aynanın önünde gelinliğiyle duruyor, sesi titriyordu:

“Ya beni sevmezse?”

Süleyman Şah kızının elini tuttu:

“Sevgi zamanla gelir.”

Murat ve Bayezit Kütahya’ya büyük bir alayla vardılar.

Bayezit, Devlet Şah’ı sarayın merdivenlerinde gördüğünde nefesi kesildi.

Göz göze geldiler.

İkisi de anladı: Bu evlilik sadece siyaset olmayacaktı.

Düğün üç gün üç gece sürdü.

Mevlevî dervişleri sema yaptı.

Ney sesi kalplere işledi.

Ve nikâh kıyıldığında Murad ayağa kalktı:

“Bugün sadece bir düğün değil…”

“Bir devrin başlangıcı.”

Aynı yıl, Bulgar Çarı Ivan Şişman’ın kız kardeşi Kera Tamara da Murad’a gelin geldi.

Bu evlilik siyasiydi.

Murat ona saygı gösterdi.

Tamara Türkçeyi güzel konuşuyor, “barış” kelimesini dikkatle söylüyordu.

Murat ise düşünceli bir ifadeyle:

“Bazen barış için savaşmak gerekir,” dedi.

1385 sonbaharında Sofya surları önünde ordu toplandı.

Su kaynakları kesilerek şehir teslim alındı.

Murat şehre girdiğinde halkı meydanda topladı.

“Korkmayın,” dedi.

“Kiliseleriniz kilise kalacak.”

“Canınız, malınız emniyette.”

Halk şaşırdı.

Rahatlama gözyaşları döküldü.

Bir Bulgar rahibi öne çıkıp “Bunu nasıl ödeyeceğiz?” deyince Murad şu cevabı verdi:

“Barış içinde yaşayarak.”

“Adaletli yönetimde herkesin yeri var.”

Sonra Ploşnik’te geri çekilmek zorunda kaldılar.

Murat komutanlarını topladı.

Moraller bozuktu.

Genç bir komutan “Belki Sırplar çok güçlü” dedi.

Murat sakince:

“Hayır… Biz hazırlıksız yakalandık.”

“Bekleyeceğiz. Hazırlanacağız.”

“Gurur… insanı yanlışa sürükler.”

Ve gerçekten, üç yıl sonra Lazar Balkan güçlerini birleştirmeye çalıştı.

Kosova’ya giden yol, böyle açıldı.

1389 Mayısı.

Edirne Sarayı’nda savaş divanı toplandı.

Murat altmış üç yaşındaydı.

Yorgunluğu kemiklerine işlemişti.

Ama gözlerindeki ateş sönmemişti.

“Lazar birleşiyor,” dediler.

Bayezit öne çıktı:

“Baba izin verin ben gideyim.”

“Hayır,” dedi Murad.

“Ben kendim gideceğim.”

Vezir itiraz etti: “Sultanım…”

Murat sert baktı:

“Yorgun muyum? Belki.”

“Ama ölmedim henüz.”

Sonra, sanki içinden geleni saklamadan:

“Bu benim son savaşım olabilir.”

Odada sessizlik oldu.

Murat Bayezit’e döndü:

“Sen hazır mısın?”

“Neye hazır babacığım?”

“Sultan olmaya.”

Haziran başında ordu Edirne’den Kosova’ya yürüdü.

Murat beyaz atının üzerinde ortadaydı.

Yanında oğulları Bayezit ve Yakup.

“Yakup,” dedi, “sol kanat senin.”

Yakup Çelebi yirmi yedi yaşındaydı; yetenekliydi.

“Bayezit,” dedi, “sağ kanat senin.”

İki kardeş göz göze geldi.

Aralarında söylenmemiş bir gerginlik vardı.

Murat, sanki ikisini de okudu:

“Birbirinize dikkat edin.”

“Savaşta kardeşsiniz.”

“Sonrası Allah’a kalmış.”

14 Haziran akşamı Kosova Ovası’na vardılar.

Murat zırhını giyerken Hasan Ağa yardım ediyordu.

“Bu sabah kötü bir rüya gördüm,” dedi Hasan Ağa.

Murat gülümsedi:

“Her insanın sonu ölüm.”

“Önemli olan nasıl öldüğün.”

Sonra yumuşakça ekledi:

“Korkma benim için. Ben hazırım.”

15 Haziran sabahı savaş başladı.

Oklar havayı doldurdu.

Sağ kanatta Bayezit hızlı vurdu.

Sol kanatta Yakup dirençliydi.

Merkezde Murad bizzat savaşın içindeydi.

Öğleye doğru Sırp direnci kırıldı.

Lazar yakalandı.

Murat onunla yüz yüze geldi.

“Neden barış yerine savaş?” diye sordu.

Lazar başı dik:

“Toprağımı savunmak zorundaydım.”

Murat iç geçirdi:

“Toprak… ne kadar kan döktük.”

Savaş bitti.

Osmanlı kazanmıştı.

Ama ordugâhta sevinç azdı; kayıp çoktu.

Murat savaş alanını teftiş ediyordu.

Atından inmiş, yaya yürüyordu.

Yorgundu.

“Dinlenmelisiniz,” dedi Şahin Paşa.

“Birazdan,” dedi Murad. “Önce yaralılara bakalım.”

O yaralılara moral verdi.

Suyu paylaştırdı.

Ve düşman yaralılarına da aynı merhameti gösterdi.

“Sırp, Türk… hepimiz insanız,” diyordu.

İşte tam o sırada…

Rivayetler farklı anlatır.

Ama sonuç değişmez.

Bir hançer… Sultan Murad’a ulaşır.

Bir anlık kargaşa…

Sonra sultanın yere yığılışı.

Detayını anlatmak istemem; o görüntü insanın içine işler.

Muhafızlar saldırganı anında durdurdu.

Ama iş işten geçmişti.

Murat yerde yatıyordu.

Gözleri gökyüzüne bakıyordu.

Mavi, tertemiz bir gökyüzü…

Bayezit koşarak geldi.

Babasının başına diz çöktü.

“Baba, dayanın.”

Murat’ın sesi zayıflıyordu.

“Dinle beni… Devlet senin omuzlarında.”

“Güçlü ol… ama merhametli ol.”

“Adil ol… ama affedici ol.”

Murat eli titreyerek Bayezit’in yanağına dokundu.

“Yakup… Yakup’a dikkat et.”

Bayezit’in yüzü karardı.

Ne demek istediğini anlamıştı.

Murat son bir kez etrafına baktı.

Askerlerini gördü.

Oğlunu gördü.

Kosova’nın düz ovasını gördü.

Ve içinden geçen şu duyguyu kimse duymadı belki:

Ölüm soğuk değil…

Sıcak…

Ananın kucağı gibi…

Sultan Murad Hüdavendigâr, Kosova Ovası’nda son nefesini verdi.

Ordugâhta haber yıldırım gibi yayıldı.

Askerler ağladı.

Komutanlar şaşkınlaştı.

Zafer kazanılmıştı.

Ama sultan kaybedilmişti.

Bayezit ayağa kalktı.

Yüzü taş gibiydi.

Gözyaşı vardı belki… ama kurumuştu.

Yerini başka bir şey almıştı: kararlılık.

“Kardeşim Yakup nerede?”

“Sol kanatta… sultanım.”

O kelime… “sultanım”…

Havada asılı kaldı.

Bayezit artık sultandı.

“Çağırın onu.”

Yakup Çelebi geldiğinde yüzü solgundu.

“Abi… babamız…”

“Evet,” dedi Bayezit. “Şehit düştü.”

İki kardeş göz göze geldi.

İkisi de ne olacağını biliyordu.

“Benimle gel,” dedi Bayezit.

Çadıra girdiler.

Perde kapandı.

Dışarıda muhafızlar bekliyordu.

“Biliyorsun ne yapacağımı,” dedi Bayezit.

Yakup başını salladı.

“Biliyorum… Saltanat bölüşülmez.”

“Bölüşülmez.”

“Peki ya ben?” dedi Yakup. “Ben de Murad’ın oğluyum.”

Bayezit’in sesi buz gibiydi:

“Tek bir hakkın var.”

“Şerefle ölmek.”

Yakup’un omuzları çöktü.

Yenilgiyi kabul etmişti.

Ama bir ricada bulundu:

“Boğulmak istemiyorum… kılıçla öleyim.”

Bayezit tereddüt etti.

“Hayır. Şehzade kanı dökülmez.”

İpek kement çağrıldı.

Cellat içeri girdi.

Yakup son kez abisine baktı:

“Seni affediyorum Bayezit.”

“Umarım sen de kendini affedersin.”

Ve Yakup Çelebi, Kosova’da hayatını kaybetti.

Osmanlı tarihine geçen ilk resmî kardeş katli böylece gerçekleşti.

Ertesi gün iki tören birden yapıldı:

Murat için yas.

Bayezit için cülûs.

“Yaşasın Sultan Bayezit Han.”

Lazar da idam edildi.

Murat’ın cesedi için ise ilginç bir karar alındı:

İç organları Kosova’da defnedilecek, bedeni Bursa’ya götürülecekti.

“Babamın kalbi Rumeli’yi sevdi,” dedi Bayezit.

“O halde kalbi burada kalsın.”

Meşhed-i Hüdavendigâr adı verilen türbe inşa edildi.

Yüzyıllar boyunca ziyaret edildi.

Zamanın yıpratıp sonra yeniden ayağa kaldırdığı eserlerden biri oldu.

Murat’ın bedeni ise uzun bir yolculuğa çıktı.

Trakya’dan geçtiler.

Marmara’yı aştılar.

Nihayet Bursa’ya vardılar.

Bursa yas içindeydi.

Hüdavendigâr Külliyesi’nde görkemli bir cenaze töreni düzenlendi.

İmam hutbede Murad’ı andı:

“Edirne’yi fethetti.”

“Rumeli’yi Osmanlı toprağı yaptı.”

“En önemlisi adaletle hükmetti.”

Gülçiçek Hatun, türbenin önünde sessizce ağlıyordu.

Yanında Bayezit’in eşi Devlet Şah vardı, ona destek oluyordu.

“Büyük adamdı,” diye fısıldadı Gülçiçek.

“Sert ama merhametli… güçlü ama adil.”

Günler geçti.

Aylar geçti.

Hayat devam etti.

Bayezit tahta oturdu.

Fetihlere devam etti.

Yıldırım lakabını aldı.

Hızlıydı, durdurulamazdı…

Ta ki Ankara’ya uzanan o ağır güne kadar.

Ama bu başka bir hikâye.

Murat’ın hikâyesi Kosova’da son bulmuştu.

Ya da belki… hiç bitmemişti.

Çünkü onun mirası yaşamaya devam etti:

Rumeli Beylerbeyliği…

Tımar düzeni…

Kapıkulu ocaklarının temelleri…

Ve bir de insanın içine yerleşen o ağır ders:

Devlet büyürken, bazı kararlar insanın kalbini küçültür.

Kosova’daki Meşhed-i Hüdavendigâr’da her yıl insanlar toplanır.

Müslümanlar dua eder.

Hristiyanlar bile saygıyla eğilir.

Çünkü Murad sadece fetih yapan bir hükümdar değil…

Farklı dinlerin, farklı milletlerin bir arada yaşayabildiği bir düzenin mimarıydı.

Tarihçiler onu farklı anlatır.

Ben ise onu, Bursa’nın mermer koridorlarında duyduğum o son nefeste hatırlarım:

“Murad’ım nerede…”

Bir baba, bir sultan, bir insan…

Ve ardından, bir oğulun omuzlarına çöken koca bir dünya.