Gece yarısıydı. Evin içi, gündüzün bütün gürültüsünü yutan bir boşluk gibi ağır ve soğuk bir sessizliğe gömülmüştü. Bir zamanlar sıcaklığıyla sığınak olan duvarlar, şimdi kapanmayı bekleyen bir mezar kadar kasvetli görünüyordu. Tahsin Bey ve eşi Nurten Hanım, oğulları Selçuk’un evinden sessizce çıkarken, ayakkabılarının ucu bile zemine dokunmuyor gibiydi. Uyuyor gibi yapmış, beklemiş, dinlemişlerdi; duydukları, karanlığın bile taşıyamayacağı kadar ağırdı. Gelinleri Melike, onları yalnızca bir huzurevine yollamayı değil, çok daha korkunç bir planı –bu dünyadan ayrılışlarını hızlandıracak bir oyunu– hazırlıyordu.
Sabahın beşinde, aylar boyu biriken ince hakaretler, şüphe tohumları ve bilinçli manipülasyonlar artık tek bir karara dönüşmüştü: Gitmek. Ama gitmek sadece bir kaçış değil, aynı zamanda hayatta kalmanın tek yoluydu. Nurten Hanım’ın mutfağında demlenen çayın buharı, ağır havayı delmeye çalışan kırılgan bir umut gibiydi. Torun Taner’in içten bir “Teyzeciğim, iyi uyudun mu?” sözü, son aylarda ona kalan tek sığınaktı. Fakat Melike’nin yeni bilenmiş bir bıçak gibi kesen sesi, o sabahın aydınlığını bile paramparça etti. Bir bardak çayın tuzu, bir merdivenin dikliği, bir ışığın açık kalışı… Her küçük ayrıntı, yaşlı çifti yetersizlikle itham eden ince planın parçasıydı.
Günler böyle geçti: Melike’nin sahte şefkati, hesaplı gülümsemesi, cümle aralarına serpiştirdiği şüpheler… Tahsin Bey’in onurlu duruşu, Nurten Hanım’ın yumuşak sabrı, Taner’in içten direnişi… Ve Selçuk’un, her geçen gün biraz daha, karısının gölgesine çekilişi. Ta ki bir gün, Nurten Hanım’ın titreyen elleri, Melike’nin parfümleri arasına gizlenmiş küçük bir ilaç kutusunu düşürünceye kadar.
Sabah mutfağında, çaydanlığın cızırtısı ile Melike’nin sesi birbirine karışırdı. “Çay çok sert olmuş,” “Tuzsuz olsun,” “İlaçlar yanlış sırada…” Sanki görünmez bir sağlık müfettişi, her köşeyi didik didik ediyor, her sözüyle bir taş daha koyuyordu yaşlı çiftin omuzlarına. Taner, annesinin sistematik olarak büyükannesinin özgüvenini nasıl aşındırdığını görüyordu. Her tartışma, Melike’nin üstünlüğünü, onların sözde yetersizliğini perçinleyen bir sahneye dönüşüyordu. Tahsin Bey ise kırgın ama dimdik, “İlaçlarımı 50 yıldır kendim alıyorum,” diyerek onurunu korumaya çabalıyordu.
Evin içindeki iktidar dili açıktı: “Alt kattaki oda daha uygun,” denildiğinde, bu oda çamaşırhanenin yanındaki nemli, küçük, insanı yalnızlığa hapseden bir hücreydi aslında. “Elektrik faturası arttı,” denildiğinde, suçlama yaşlıların üstüne yıkılıyordu. Berna annesinin tonuyla büyümüş, “Eşyalarımı karıştırıyorsun” diyerek saygısızlığın kolaylığına sığınmıştı. Taner ise her seferinde büyükannelerini savunuyor, ama her savunu aile içi dengeyi biraz daha geriyordu.
Bu gerginlik içinde bir gün… Nurten Hanım dolabı düzenlerken küçük bir kutu yere düştü. İçinden çıkan ilaçlar, adını hiç duymadığı, prospektüslerinde “aşırı uyku hali, zihinsel karışıklık ve uygunsuz dozda ciddi kalp komplikasyonları” yazan isimlerle doluydu. Etiket aralarında Melike’nin el yazısıyla küçük notlar vardı: “Kademeli doz”, “Kümülatif etki”, “Yaşa bağlı doğal semptomlar.” Bu, yalnızca bir ayrılış planı değildi; “doğal” görünen bir çöküşün soğukkanlı provasından ibaretti.
Nurten Hanım’ın parmakları titredi. “Benim çayıma bir şey katıyor olabilir mi?” Tahsin Bey başını ağır ağır salladı. Ona da “kalbi için iyi” diye özel çaylar yapıyordu Melike. O an, karar seğirdi içlerinde: Bu evde artık güven yoktu. Bu çatı altında kalmak, kendi elleriyle ateşe odun atmak demekti.
Planı o gün kurdular. Para? Emekli maaşını çekmek mümkündü. Not? Hayır. Ne Selçuk’a, ne Taner’e gerçeği söyleyemezlerdi. Taner’i tehlikeye atamazlardı, Selçuk ise kanıtsız bir suçlamayı asla kabul etmezdi. Gece olur olmaz, uyuyor gibi yapacak, ev sessizliğe gömüldüğünde birkaç parça eşya alıp çıkacaklardı. Yastığın altındaki fotoğraf, küçük radyo, birkaç giysi, ilaçlar… Masaya, her şeyi açıklamayan tek cümlelik bir not bırakıldı. Nefeslerini tutarak kapıyı araladılar ve gecenin serinliğine karıştılar.
Sokak boştu. Nurten Hanım şalını omuzlarına çekti. Tahsin Bey bastonuna yüklenerek yürüdü. Tren istasyonu uzak, saat 02.30’du. Taksi çağıramazlardı, iz bırakmamak gerekiyordu. Yürüdüler. Adımları, kendi yazgılarından kaçmaya değil, yazgılarını geri almaya çıkmış iki insanın adımlarıydı.
Şehir merkezine varınca, Tahsin Bey’in aklına bir isim düştü: Hatice. Nurten’in tekstil fabrikasından arkadaşı. Çınaraltı Mahallesi. Gün ağarırken kapısını çaldılar. Hatice sabahlığıyla belirdiğinde, yüzünde endişeyle karışık bir şaşkınlık vardı. “İçeri girin.” Başka soru sormadı. Çay kaynadı. Sözler ürpererek döküldü: Kaçtık. Melike. İlaçlar. Aşağılamalar. Plan. Hatice dinledi. “Burası bir nevi dayanışma evi oldu,” dedi. “Kalın. Ne kadar isterseniz.”
Evde ise başka bir sahne oynanıyordu. Sabah Melike, kayınvalidesinin ve kayınpederinin gidişini fark ettiğinde, yüzündeki rahatlamayı titreyen bir sesle örtmeye çalıştı. Selçuk, önce umursamaz gibi davrandı ama Taner’in öfkesi evin tavanına çarptı: “Kaçmışlar! Bu senin suçun anne!” Selçuk oğlunu susturmaya kalksa da, duvarların inceliği gerçekleri sızdırmıştı. Taner’in gözlerinden dökülen itiraf, Selçuk’un yüreğine ilk çatlağı attı.
Günler geçti. Üçüncü haftada, Selçuk evde yalnızken eski fotoğraf albümünü açtı. Omzunda taşıdığı çocuk, doğum günü pastasını üfleyen küçük benlik, annenin gözlerindeki şefkat… Gözyaşıyla birlikte bir cümle fısıldandı: “Ne oldu bize?” O akşam, Melike’nin tüm o iyi eş performansının arasından, Selçuk’un kararlı sesi süzüldü: “Annemle babamı bulacağım.”
Arayış uzun sürdü. Hastaneler, huzurevleri, eski mahalle, cami, fabrikanın önü… Taner okuldan çıkıp babasına katıldı. “Dedem burada olsa camiye giderdi.” Ezan vakti, şehrin bir ucundaki küçük bir bakkalda, yaşlı bir bakkal “Hatice Hanım’ı sormuştu” deyince ipucu bulundu. Çınaraltı’ndaki sarı apartman. Üçüncü kat, sağdaki daire.
Selçuk kapının önünde durdu. “Ya bizi görmek istemezlerse?” Taner, “Denemeden bilemeyiz,” dedi. Kapı açıldı; Hatice’nin temkinli nazik bakışları ardından Tahsin Bey göründü. Zaman durdu. Taner koştu, dedesine sarıldı. Nurten kapıya geldi; gözlerinde sevgi, özlem, temkinlilik ve kırgınlık aynı anda parıldıyordu. Hatice, “İçeri buyurun,” diyerek gerginliği yumuşattı.
Oturuldu. Tahsin Bey’in sesi netti: “Neden geldin, Selçuk? Bizi aramana üç hafta sürdü.” Selçuk başını eğdi: “Özür dilerim. Beni büyüten insanlara nasıl böyle davrandım bilmiyorum.” Nurten Hanım, “Melike’nin etkisi oldu,” dedi, ama sesi “seni mazur görüyorum” demiyordu; daha çok “gerçeği görüyorum” diyordu. Selçuk bir an durdu, sonra masaya bir başka gerçek bıraktı: “O ilaç kutusunu buldum.”
Hava kesildi. Taner öne atıldı: “Ne kutusu?” Selçuk, Melike’nin odasında saklanan şişelerden, araştırdığı etkilerden bahsetti. “Her şeyi bilmiyorum ama yeterince biliyorum,” dedi. “O ya eşyalarını alıp gidecek ya da polise gidecektim.” Melike inkâr etti; panikle gözleri büyüdü. Ertesi gün eşyalarını toplayıp Bursa’daki kız kardeşine gitti.
Selçuk başını kaldırdı: “Sizden istediğim, eve dönmeniz. Evimiz artık bir saygı evi olacak.” Tahsin Bey, kısık ama berrak bir sesle konuştu: “Koşullarımız var.” Selçuk hemen eğildi: “Ne isterseniz.” “Önce saygı,” dedi Tahsin Bey, “sonra çatı katındaki oda, bahçeye bakan pencere… ve son olarak, Melike’nin bir daha o evin kapısından içeri girmemesi.” Selçuk tereddüt etmedi: “Söz veriyorum. Boşanma işlemlerini başlattım.”
O söz, yıllardır ağırlık yapan bir taşın yerinden çekilmesi gibiydi. Nurten Hanım’ın dudaklarına bir gülümseme geldi, göğsündeki düğüm hafifledi. Hatice çay getirdi; küçük salon, büyük bir kırılmanın cılız ama berrak ışığıyla doldu.
Eve dönüş neredeyse törendi. Selçuk çatı katını temizlemiş, boyamış, yeni perdeler asmış, halıyı yenilemiş, Tahsin Bey için pencere kenarına bir okuma koltuğu ve küçük bir kitaplık yerleştirmişti. Nurten Hanım için dikiş köşesi kurmuş, en sevdiği kumaş ve iplikleri özenle dizerken duvara aile fotoğraflarını kronolojik sırayla asmıştı. Berna kapıda, büyükannesi için ördüğü atkıyı saklıyordu. Taner cebinde defalarca yazıp sildiği bir özür mektubu taşıyordu.
Kamyonet durdu. Tahsin Bey bastonuna yaslanıp indi; kırılgandı ama gözlerinde yeni bir sükûnet vardı. Nurten Hanım merdiven başında yutkundu, gerçeğe dokunmadan önce onu izlemek istedi. Sarıldılar; uzun, sessiz, biriktirilmiş yılların ağır ama şefkatli kucaklaşmasıydı.
Berna başını eğdi: “Özür dilerim.” Nurten Hanım, “Sen benim torunumsun,” dedi, çenesini kaldırıp gözlerinin içine bakarak. “Affettim.” Atkıyı aldı, her ilmeğin düzensizliğinde torunun çabasını, pişmanlığını gördü. Masa kuruldu; Melike’siz bir ev ilk kez eksik değil, tamamlanmış hissettirdi. Tahsin Bey bahçede gül yetiştirdiği günleri anlattı; herkes dinledi, sanki yıllardır anlatılması ertelenen hikâyeler şimdi evin duvarlarına sıcaklık örüyordu.
Altı ay geçti. Ev, bir zamanlar gerginlikle titreyen duvarların yerine gülüşmelerin yankılandığı bir yuvaya dönüştü. Tahsin Bey bahçede Berna’ya gül fidanlarını gösterdi: “Bu gülün bir hikâyesi var; büyükannenin gelinliğindeki güle benzer. Sevgi, sabır ister.” Berna hayranlıkla dinledi: “Bir çiçek elli yılı taşıyabilir mi?” Tahsin Bey başını salladı: “Bazı şeyler zamana meydan okur: Sevgi, sadakat, aile bağları.”
Taner mutfakta büyükannesiyle hamur açıyor, “Sabır,” diyordu Nurten Hanım, “hamur canlıdır; sevgi ister.” Un kokusu evin her köşesine yayılıyor, kahkaha ile karışıp sıcak bir anıya dönüşüyordu. Selçuk işten sonra çalışma odasına kapanmak yerine babasıyla çardakta oturuyor, “Nasıl göremedim?” diye soruyordu. Tahsin Bey omzuna dokunuyordu: “Aşk bazen gözleri kör eder; önemli olan ders almaktır.”
Bir gün Selçuk, “Baba, beni nasıl affettin?” dedi. Tahsin Bey, “Affetmek zor,” diye karşılık verdi, “ama her gün seçtiğim bir hafiflik: sevgiyi seçmek. Kin ağırdır, bırakması kolaydır aslında.” O akşam 78. yaş pastasının mumlarını üflerken, Tahsin Bey hiçbir şey dilemedi. Masaya baktı: Oğlu, torunları, eşi… Gözleri parladı. “Ben zaten dilediğim her şeye sahibim,” dedi. “Gerçek zenginlik, bu masanın etrafında oturanlardır.”
Selçuk kadehini kaldırdı: “Ailemiz için… Saygımız ve sevgimiz her gün artsın.” Gün batımı pencereden içeri süzüldü, odadaki yüzleri altın bir renge boyadı. Bir zamanlar kapanmayı bekleyen o mezar gibi ev, şimdi yeniden doğmuştu. Yenilenmiş bir aile, derinden öğrenilmiş dersler, sabrın ve sevginin onardığı yaralar… Ve bütün bu uzun yolculuğun sonunda, bir gerçek bütün ağırlığıyla yerini aldı: Aile kanla değil, sevgiyle tanımlanır.
Gece yarısı kaçan iki siluet, artık korkudan değil, özgürlükten yanaydı. Onları geride tutan şey, karanlık bir planın gölgesi değil, birbirlerine verdikleri sözün ışığı oldu: “Her zaman olduğu gibi, birlikte.” Ve bu söz, evin her odasında yankılandı; çaydanlığın buharında, bahçede tomurcuklanan güllerde, dikiş köşesinde biriken ipliklerde… Hayat bazen başladığın yere benzer bir kavşağa döndürür insanı. Ama aynı yoldan geçen ayaklar, bu kez başka bir ağırlık taşır: Affetmenin hafifliğini, sevginin kalıcılığını ve saygının onarıcı gücünü.
Böylece, o gece yarısı başlayan yolculuk, bir evin kapısından içeri, asıl yuvaya –kalplere– geri döndü. Ve orada, sessiz bir söz verildi: Bu ev artık bir “saygı evi” olacak. Çünkü gerçek zenginlik, paylaşılan sofralarda, tutulan ellerde ve “biz” diyebildiğin her cümlede saklıdır.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






