
İstanbul’un gökyüzünü kaplayan gri bulutlar, Boğaziçi’nin üzerinde ağır ağır süzülüyordu. Şehrin karmaşası içinde, küçük bir kamyonetin arka koltuğunda heyecanla dışarıyı izleyen bir kız vardı. Yüzünde hem merak hem de azim okunuyordu. O gün, Zeynep Aydın’ın hayatını sonsuza dek değiştirecek gündü.
“Baba, işte burası!” diye bağırdı Zeynep, parmağıyla uzaktaki görkemli binayı işaret ederek. On yaşındaki gözleri, Anadolu’dan göçüp İstanbul’un varoşlarında yaşam mücadelesi veren ailesi için hayal gibi görünen gökdelene kilitlenmişti. Ahmet Bey direksiyonu sıkıca kavrayıp kızına endişeyle baktı.
“Emin misin Zeynep? Yılmaz Holding çok büyük bir şirket. Kemal Bey çok meşgul bir adam. Bizi kabul edeceklerini sanmıyorum.”
Küçük Zeynep kararlıydı: “Kabul etmek zorundalar, baba! Öğretmenim dedi ki, en iyi öğrencilere her kapı açıktır. Ben de sınıfın en iyisiyim.”
Fatma Hanım, kocasıyla göz göze geldi. Kızlarının azmi onları hep şaşırtmıştı. Zeynep, bölgenin en başarılı öğrencisi olarak Yılmaz Holding’in bilim yarışmasını kazanmıştı. Ödül, holdingin sahibi Kemal Yılmaz’la tanışma fırsatıydı.
Kamyonet, Yılmaz Holding’in Levent’teki merkez binasının önünde durdu. Güvenlik görevlisi şüpheyle yaklaştı. Ahmet Bey boğazını temizledi: “Kızım Zeynep Aydın yarışmayı kazandı. Kemal Bey’le görüşecekti.” Güvenlik görevlisi elindeki listeye baktı ve başını salladı: “Evet, burada ismi var ama sadece kendisi girebilir.”
Zeynep, anne ve babasına güven dolu bir bakış attı. “Merak etmeyin, ben hallederim,” dedi. Lobiye girdiğinde kalbi hızla çarpıyordu. Cam ve çelikten yapılmış devasa bina, küçük kızı yutacak gibiydi. Resepsiyondaki genç kadın ona gülümseyerek, “Sen Zeynep olmalısın. Kemal Bey seni bekliyor. Gel, seni onun ofisine götüreceğim,” dedi.
Asansörle 35. kata çıktılar. Zeynep, pencereden dışarı bakınca İstanbul’un muhteşem manzarası karşısında nefesi kesildi. Boğazın iki yakasını birleştiren köprüler, uzakta sis altındaki tarihi yarımada… Tüm şehir onun ayakları altındaydı.
Resepsiyonist onu geniş bir koridordan geçirip büyük bir kapının önüne getirdi. “İşte buradasın, Kemal Bey içeride seni bekliyor.” Zeynep kapıyı tıklattı. İçeriden derin bir ses geldi: “Girin.” Küçük elleriyle kapı kolunu çevirdi. İçeride, geniş cam pencerelerin önündeki masasında oturan Kemal Yılmaz telefonla konuşuyordu. 35 yaşlarındaki bu adam, İstanbul’un en genç ve en başarılı iş adamlarından biriydi. Yüzünde ciddiyet ve yorgunluk çizgileri vardı ama gözlerinde parlak bir zeka ışıltısı görülüyordu.
Zeynep’i görünce telefonunu kapattı. “Sen olmalısın Zeynep, yarışmamızın kazananı. Projenden çok etkilendim. 10 yaşında bir çocuğun çevre kirliliğine karşı böyle kapsamlı bir çözüm sunması gerçekten olağanüstü.”
Zeynep önünde duran güçlü adama doğrudan baktı. “Teşekkür ederim, Kemal Bey. Aslında proje fikri, nehrimizin kirlendiğini gördüğümde aklıma geldi. Bizim orada…”
Kemal onun anlattıklarını dikkatle dinledi. Bu küçük kızın konuşurken gözlerinde beliren tutkuyu fark etmemek imkansızdı. Her cümlesi özgüven ve kararlılık doluydu.
“Peki Zeynep, büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordu Kemal, gerçekten merak ederek.
Zeynep duraksadı. Sonra hiç beklenmedik bir cevap verdi: “Sizin eşiniz olmak istiyorum.”
Kemal şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Evet, büyüdüğümde sizin eşiniz olacağım,” dedi Zeynep, gözlerini bile kırpmadan. “Çünkü siz doğru bir adamsınız. Projemi okudunuz, beni dinlediniz ve saygı gösterdiniz. Benim gibi varoştan gelen bir kızın fikirlerine değer verdiniz. Annem der ki, bir kadın kendisine saygı gösteren bir erkekle evlenmeliymiş. Ben de öyle yapacağım.”
Kemal bu beklenmedik açıklamanın karşısında ne diyeceğini bilemedi. Zeynep’in samimiyeti onu gülümsetmişti.
“Bu çok ilginç bir hedef Zeynep. Ama daha çok gençsin ve önünde keşfedeceğin koca bir dünya var. Belki büyüdüğünde bir mühendis veya bilim insanı olmak istersin.”
Zeynep başını iki yana salladı. “Hayır, kararımı verdim. Elbette önce okulu bitireceğim. Belki üniversiteye gideceğim ama sonra burada olacağım.”
Tam o sırada telaşla içeri giren Zeynep’in anne ve babası kızlarının sözlerini duyunca yüzleri kızardı.
“Özür dileriz Kemal Bey,” dedi Ahmet Bey utançla. “Kızımız bazen hayal dünyasında yaşıyor.”
“Hayır baba, hayal kurmuyorum,” diye diretti Zeynep. “Söz veriyorum. Büyüdüğümde geri geleceğim.”
Fatma Hanım kızını kolundan tuttu. “Hadi Zeynep. Kemal Bey’i daha fazla rahatsız etmeyelim. Teşekkür ederiz efendim.”
Odadan çıkarken Zeynep, Kemal’e son bir kez baktı. “Ben döneceğim,” diye tekrarladı. Gözlerinde kararlılık ışıltısıyla.
Kemal Yılmaz, pencereden dışarıya uzaklaşan mütevazı kamyonete bakarken gülümsedi. Çocuklar işte, hayal kurmak onların hakkıydı. O kamyonetteki küçük kız, belki de hayatının geri kalanında hiç görmeyeceği binlerce insandan sadece biriydi. Ama o gün, o ofiste verilen söz, kaderlerini sonsuza dek değiştirecekti.
Aradan beş yıl geçti. Kemal Yılmaz, 39 yaşına gelmişti ve artık İstanbul’un en etkili iş insanlarından biriydi. Yılmaz Holding ülke çapında şubeler açmış, uluslararası ortaklıklar kurmuştu. Kemal’in özel hayatı da iş hayatı gibi yolunda gidiyordu. İki yıl önce İstanbul sosyetesinin en zarif kadınlarından biri olan Elif Sezgin ile evlenmişti. Boğaz manzaralı Bebek’teki villalarında mutlu bir hayat yaşıyorlardı.
Elif, Kemal’in soğuk ve mesafeli duruşunu yumuşatmıştı. Ev artık sadece uyumak için gelinen bir yer değil, gerçek bir yuva olmuştu. O akşam Kemal eve her zamankinden erken döndü. Elif onu kapıda karşıladı, yüzünde heyecanlı bir gülümseme vardı.
“Kemal, sana söylemem gereken bir şey var,” dedi, kocasının elini tutarak.
Kemal onun heyecanını hissetti. “Ne oldu Elif?”
“Baba olacaksın.”
Kemal’in yüzünde şaşkınlık ve mutluluk karıştı. “Baba mı?”
“Evet. Bu sabah öğrendim. Doktor, altı haftalık olduğunu söyledi.”
Kemal, Elif’i kucakladı. O an, hayatının en mutlu anıydı. Bir aile kuracaklardı. Başarılarının, zenginliğinin, tüm imparatorluğunun ötesinde, gerçekten anlam taşıyan bir şey…
“Seni seviyorum Elif,” dedi karısının gözlerine bakarak.
“Ben de seni seviyorum Kemal.”
Ancak mutluluklar bazen kısa sürer. Elif’in hamileliğinin yedinci ayında İstanbul’u şiddetli bir fırtına vurdu. Kemal, Ankara’daki önemli bir toplantı için şehir dışındaydı. Elif evde yalnızdı. Aniden sancıları başladığında panikle kocasını aradı.
“Kemal, bebek geliyor. Çok erken. Korkuyorum.”
“Sakin ol hayatım. Hemen ambulansı arayacağım. Oraya en hızlı şekilde döneceğim.”
Ama fırtına tüm ulaşımı felç etmişti. Ambulans, sular altında kalan yollardan Bebek’e ulaşmakta zorlanıyordu. Kemal özel jetiyle İstanbul’a dönmeye çalışırken, kontrolsüz hava şartları nedeniyle iniş izni alamadı.
Elif, villada tek başına, sadece hizmetçilerinin yardımıyla doğum yapmak zorunda kaldı. Kemal nihayet eve ulaştığında doktorlar çoktan gelmişti ama çok geçti. Elif aşırı kan kaybından dolayı bilinçsiz yatıyordu. Prematüre doğan oğulları da yoğun bakıma alınmıştı.
Üç gün boyunca Kemal, hastane koridorlarında Elif’in odasıyla bebeğin kuvöz odası arasında gidip geldi. Dua etti, yalvardı. Tüm servetini onların kurtulması için vermeyi teklif etti. Ama para ve güç, kaderin karşısında yetersiz kaldı. Önce Elif’i, sonra da oğlunu kaybetti.
Kemal Yılmaz’ın dünyası yıkıldı. Cenaze törenleri bittikten sonra Bebek’teki villaya döndüğünde, ev artık bir yuva değil, boş bir kabuktu. Bebeğin odası hiç kullanılmayan eşyalarla doluydu. Elif’in kokusu hâlâ yatak odasında asılıydı.
Kemal kendini işe verdi. Sabahtan akşama kadar çalıştı. Geceleri yorgun düşüp uykuya dalana kadar dosyaları inceledi. Holding büyüdü, şirketler satın aldı, yeni pazarlara açıldı. Ama Kemal’in içinde bir şey ölmüştü. Gülümsemeyi, sevmeyi, yaşamaktan zevk almayı unutmuştu.
Ve küçük Zeynep’in beş yıl önce verdiği söz, hafızasının derinliklerinde unutulmuş bir anı olarak kaldı.
İstanbul’un diğer ucunda, Kadıköy’deki mütevazı bir apartman dairesinde Zeynep Aydın aynaya bakıyordu. Artık on yaşındaki o küçük kız değildi. Yirmi bir yaşında, üniversiteden yeni mezun olmuş, kendine güvenen bir genç kadındı. Ama gözlerindeki kararlılık, on bir yıl önceki halinden farklı değildi.
“Bu elbise nasıl anne?” diye sordu, üzerindeki lacivert, sade ama şık elbiseyi göstererek.
Fatma Hanım, kızının yansımasına buruk bir gülümsemeyle baktı. “Çok güzel kızım. Ama emin misin? Hala vazgeçebilirsin.”
Zeynep annesine döndü. “On bir yıldır bekliyorum anne. Söz verdim.”
“Çocuktun Zeynep. Kimse bir çocuğu verdiği sözle bağlamaz.”
“Ben bağlarım. Hem bu sadece bir çocukluk sözü değil. Ben onu hiç unutamadım.”
Fatma Hanım iç çekti. Kızı büyürken o günden sonra hep Kemal Yılmaz hakkında sorular sormuştu. Gazetelerde, dergilerde onunla ilgili haberleri kesip saklamıştı. Üniversitede işletme okumuştu, tıpkı Kemal gibi ve şimdi, mezun olur olmaz verdiği sözü tutmaya gidiyordu.
“Mehmet seni seviyor biliyorsun,” dedi annesi, kızını vazgeçirmeye çalışarak. “Mühendislik şirketinde iyi bir işi var. Sizden hoşlandığını söyledi.”
“Mehmet iyi bir insan anne, ama benim kalbim başka yerde.”
“Tanımadığın bir adamda mı? On bir yıl önce beş dakika konuştuğun birinde mi? Kemal Yılmaz artık değişmiştir. Karısını ve çocuğunu kaybetti. İnsanlar onun artık eskisi gibi olmadığını söylüyorlar.”
“İşte bu yüzden ona gitmem gerekiyor,” dedi Zeynep, çantasını alırken. “Belki ona yardım edebilirim.”
“Yardım mı? O milyarder bir iş adamı. Sen ise yeni mezun bir kızsın. Nasıl yardım edeceksin?”
Zeynep gülümsedi. “Bazen insanların ihtiyacı olan tek şey, yanlarında birilerinin olduğunu bilmektir.”
Yılmaz Holding’in merkez binası artık Levent’ten Maslak’a taşınmıştı. Eskisinden çok daha büyük, çok daha gösterişli bir gökdelendi. Zeynep, taksiyle binanın önüne geldiğinde içindeki kararlılığın yerini bir an için tedirginlik aldı. Ya onu hatırlamazsa, ya güvenlik onu içeri bile almazsa… Derin bir nefes aldı. “Hayır, söz verdim ve ben sözümü tutarım.”
Lobiye girdiğinde resepsiyondaki genç kadın ona şüpheyle baktı.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Kemal Bey’le görüşmek istiyorum.”
“Randevunuz var mı?”
“Hayır. Ama lütfen ona Zeynep Aydın’ın geldiğini söyler misiniz? Beni hatırlayacaktır.”
Resepsiyonist şüpheci gözlerle telefona uzandı. “Pekala, bir sorayım. Ama Yılmaz Bey genellikle randevusuz kimseyi kabul etmez.”
Zeynep bekledi. Kalbi hızla çarpıyordu. Resepsiyonist telefonda konuştu. Sonra şaşkın gözlerle Zeynep’e baktı.
“Yılmaz Bey şu anda bir toplantıda ama toplantı bitince sizi görmek istediğini söyledi. Lütfen bekleyin.”
Zeynep rahat bir nefes aldı ve bekleme salonuna geçti. Bir saat kadar sonra asansörden inen uzun boylu, yakışıklı ama yorgun görünen bir adam gördü. Kemal Yılmaz’dı bu. On bir yıl öncesinden daha olgun, daha güçlü görünüyordu ama gözlerindeki ışık sönmüştü.
Kemal lobide etrafa bakındı. Sonra Zeynep’i gördü. Gözleri bir an için kısıldı, anlamaya çalışır gibi. Sonra hatırladı.
“Zeynep?” dedi, yanına yaklaşırken. “Gerçekten sen misin?”
Zeynep ayağa kalktı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. “Evet Kemal Bey. Ben sözümü tutmaya geldim.”
Kemal bir an duraksadı. “Söz… Ah, evet. O gün çok küçüktün.”
“Artık büyüdüm.”
Kemal, genç kadını tepeden tırnağa süzdü. Gerçekten de büyümüştü. Artık karşısında özgüvenli, güzel bir kadın duruyordu. Ama hâlâ o çocuksu masumiyet ve kararlılık gözlerinde okunabiliyordu.
“Burada konuşamayız,” dedi Kemal. “Arabam dışarıda. Seni eve götüreceğim. Orada konuşuruz.”
Zeynep başını salladı ve Kemal’in peşinden gitti. Dışarıda, şirketin şoförü kapıyı açtı. Lüks arabanın arka koltuğuna bindiler.
“Nerede kalıyorsun?” diye sordu Kemal, doğrudan onun gözlerine bakmadan.
“Henüz bir yer bulamadım. Bugün geldim İstanbul’a.”
“Üniversiteyi burada okumadın mı?”
“Ankara’da okudum. İşletme bölümünde.”
Kemal başını salladı. “İstanbul’da iş aramaya mı geldin?”
Zeynep derin bir nefes aldı. “Hayır, sana geldim. Sözümü tutmaya.”
Kemal’in yüzü gerildi.
“Zeynep, o çocukça bir şeydi. Sen küçüktün.”
“Ne dediğimi biliyordum ve şimdi de biliyorum.”
Araba Boğaz’ı geçti. Avrupa yakasına doğru ilerledi. Artık Bebek’teki villada değil, Sarıyer’deki çok daha büyük bir malikanede yaşıyordu.
Zeynep arabanın camından dışarı baktığında muhteşem bir manzarayla karşılaştı. Boğaz’ın en kuzey noktası, ormanlar ve deniz arasındaki bu malikane adeta bir krallık gibiydi.
“Burası çok güzel,” dedi Zeynep, gözlerini kocaman açarak.
“Soğuk ve boş bir ev,” diye düzeltti Kemal. “Elif öldükten sonra Bebek’te kalamadım. Çok fazla anı vardı. Buraya taşındım ama bu evi hiçbir zaman sevmedim.”
Zeynep onun gözlerindeki acıyı gördü. “Çok üzgünüm Kemal Bey. Eşinizi ve oğlunuzu kaybettiğinizi duydum.”
Kemal konuyu değiştirmek istercesine başını salladı. “İçeri girelim. Konuşmamız gereken çok şey var.”
Malikanenin kapısını yaşlı bir kadın açtı. “Hoş geldiniz beyefendi.”
“Teşekkürler Ayşe Hanım. Bu Zeynep Hanım, misafirimiz olacak.”
Ayşe Hanım, Zeynep’e merakla baktı. Kemal Yılmaz’ın eve bir kadın getirmesi çok nadir görülen bir durumdu.
“Hoş geldiniz hanımefendi. Odanızı hazırlatayım hemen.”
Zeynep şaşırdı. “Oda mı?”
Kemal, oturma odasına doğru yürürken açıkladı: “İstanbul’da kalacak yerin yoksa burada misafir olabilirsin. Ev çok büyük, rahatsız olmazsın.”
“Ama bu uygun olur mu?”
“Ayşe Hanım burada. Ev her zaman kalabalık. Merak etme.”
Oturma odasına girdiklerinde Zeynep etrafına hayretle baktı. Yüksek tavanlar, antika mobilyalar, Boğaz’ın muhteşem manzarasını gösteren dev pencereler… Ama tüm bu ihtişama rağmen evde bir soğukluk, bir eksiklik hissediliyordu.
Kemal bir koltuğa oturdu ve Zeynep’e karşısındaki koltuğu işaret etti.
“Şimdi söyle bakalım, bu çocukluk sözünün ardındaki gerçek neden nedir? Neden buradasın?”
Zeynep derin bir nefes aldı. “Gerçeği bilmek istiyorsunuz. Peki, o gün ofisten çıktıktan sonra hayatım değişti. Sizi tanıdığım an içimde bir şey kıpırdadı. Çocuktum evet, ama hissettiklerim gerçekti. Büyüdükçe bu his daha da güçlendi. Gazetelerde, dergilerde hakkınızda çıkan her şeyi okudum. Başarılarınızı, Yılmaz Holding’in yükselişini takip ettim. İşletme okumaya karar verdim. Çünkü siz de işletme okumuştunuz. Ve sonra eşinizi kaybettiğinizi duydum. O kadar üzüldüm ki size ulaşmak, bir şekilde yanınızda olmak istedim. Ama zamanı değildi. Önce kendimi geliştirmeli, eğitimimi tamamlamalıydım.”
Kemal dikkatle dinliyordu.
“Yani bu bir hayranlık hikayesi mi?”
“Hayır, sadece hayranlık değil. Bu bir bağ. Açıklayamıyorum ama sözümü tuttum, büyüdüm ve geldim. Şimdi buradayım ve ne hissettiğinizi, kim olduğunuzu anlamak istiyorum. Eğer bana bir şans verirseniz…”
Kemal kaşlarını çattı. “Ne tür bir şans?”
“Sizi tanıma şansı. Gerçek Kemal Yılmaz’ı, gazetelerdeki, dergilerdeki adamı değil, içinizdeki insanı.”
Kemal ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Boğaz’ın sularına bakarken konuştu.
“İçimdeki insan, o insan çoktan öldü Zeynep. Elif’le birlikte gitti. Geriye sadece bir kabuk kaldı.”
Zeynep de ayağa kalktı, ona doğru bir adım attı.
“İnanmıyorum. Hâlâ orada olmalı ve ben onu bulmaya kararlıyım.”
Kemal ona döndü. Gözlerinde bir duygu kıpırtısı vardı. Öfke mi, merak mı, yoksa minnet mi? Zeynep anlayamadı.
“Kalabilirsin,” dedi Kemal sonunda. “Ama beklentini düşük tut. Ben artık sevmeyi unutmuş bir adamım.”
“O zaman,” dedi Zeynep gülümseyerek, “size hatırlatmam gerekecek.”
O akşam Ayşe Hanım, Zeynep’i üst kattaki büyük bir misafir odasına yerleştirdi. Oda lüks içindeydi ama kişisellikten uzaktı. Bir otel odası gibiydi. Zeynep pencereden dışarı baktı. Karanlıkta Boğaz’ın ışıkları parlıyordu. “Gerçekten burada mıyım?” diye düşündü. Kemal Yılmaz’ın evinde mi?
Bavulunu açtı. Eşyalarını yerleştirmeye başladı. Yanında getirdiği küçük çerçeveli fotoğrafı komodinin üzerine koydu. Fotoğrafta küçük Zeynep, Yılmaz Holding’in önünde gururla duruyordu. O gün çekilmiş, hayatını değiştiren günün anısı.
“Söz verdim,” diye fısıldadı fotoğrafa bakarak. “Ve sözümü tutacağım.”
Aşağıda, çalışma odasında Kemal Yılmaz kadehine viski doldurdu. Masasındaki bilgisayar ekranında Zeynep’in özgeçmişi açıktı. Asistanından genç kadın hakkında araştırma yapmasını istemişti. Ankara Üniversitesi İşletme Bölümü birincisi, öğrencilik hayatı boyunca çeşitli sivil toplum kuruluşlarında gönüllü çalışmış, staj yaptığı şirketlerden mükemmel referanslar almıştı. Zeynep Aydın, kağıt üzerinde mükemmel bir adaydı ama Kemal’in içindeki şüphe bir türlü geçmiyordu.
“Ne istiyor?” diye mırıldandı kendi kendine. “Gerçekten o çocukça sözün peşinde mi, yoksa başka bir amacı mı var?”
Viskisinden bir yudum aldı ve pencereye doğru yürüdü. Ayın ışığı Boğaz’ın sularında gümüş bir yol çiziyordu. Bir zamanlar Elif’le birlikte bu manzaraya bakardı. Şimdi yalnızdı. Dört yıl olmuştu ama acı hâlâ tazeydi.
“Elif,” diye fısıldadı karanlığa. “Ne yapmalıyım? Bu kız beni hatırladı. On bir yıl boyunca beni düşündü. Kimse beni böyle hatırlamadı. Kimse…” Ama cevap alamadı. Geceye karışan fısıltıları boş odada yankılandı ve kayboldu. Elif yoktu artık ve Kemal yalnızdı. Genç bir kadının çocukluk sözüyle çıkagelmesi hayatını nasıl değiştirebilirdi ki? Bunu bilmiyordu ama bir şeyi biliyordu: Zeynep’in gözlerindeki o kararlılık, on bir yıl önceki küçük kızın gözlerindeki ifadenin aynısıydı ve bu Kemal’in içinde uzun zamandır hissetmediği bir duyguyu uyandırmıştı.
Merak.
Sabah güneşi Boğaz’ın sularında dans ederken Zeynep gözlerini açtı. Bir an nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Sonra hatırladı; Kemal Yılmaz’ın evindeydi. Rüya değildi. Hızla hazırlandı. Lacivert bir etek ve beyaz bir gömlek giydi, saçlarını topladı. Aynaya baktı, “Bugün ne olacak?” diye kendi yansımasına sordu. Derin bir nefes alıp odadan çıktı.
Merdivenleri inerken malikanenin ihtişamını daha iyi görebildi. Duvarlar antika tablolarla süslenmişti, merdivenler kristal bir avizeyle aydınlanıyordu. Ama tüm bu lükse rağmen ev soğuktu; içinde yaşayan, nefes alan bir ruh yoktu sanki.
Mutfağa gittiğinde Ayşe Hanım kahvaltı hazırlıyordu. “Günaydın Zeynep Hanım. Kahvaltı neredeyse hazır.”
“Günaydın Ayşe Hanım. Ben de yardım edebilir miyim?”
Yaşlı kadın şaşırdı. Bu evde kimse ona yardım teklif etmezdi. “Gerek yok kızım. Sen otur, ben hallederim.”
“Lütfen, boş durmayı sevmem. Ne yapabilirim?”
Ayşe Hanım genç kadını şefkatle süzdü. “Pekala, sofrayı hazırlayabilirsin. Kemal Bey kahvaltısını genelde bahçedeki masada yapar.”
Zeynep porselen tabakları, gümüş çatal bıçakları ve kristal bardakları terasa taşıdı. Bahçe, malikanenin en güzel yeriydi. Her çeşit çiçek vardı ama bakımsız görünüyordu. Sanki bir zamanlar özenle yapılmış, sonra ihmal edilmiş gibiydi.
Tam o sırada Kemal göründü. Koşu kıyafetleri içindeydi, terliydi. “Günaydın,” dedi Zeynep gülümseyerek.
“Günaydın,” dedi Kemal, ona kısaca bakarak. “Uyuyabildin mi?”
“Evet, oda çok rahat. Teşekkür ederim.”
Kemal başını salladı. “Kahvaltıdan sonra işe gitmem gerekiyor. Bugün önemli bir toplantım var.”
“Anlıyorum. Ben de zamanımı nasıl değerlendireceğimi düşünüyordum.”
“Ne yapmak istersin? İstanbul’u gezebilirsin. Şoförü emrine verebilirim.”
“Teşekkürler ama gerek yok. Belki biraz bahçeyle ilgilenirim. Bakımsız görünüyor.”
Kemal etrafına baktı. Sanki bahçeyi ilk kez görüyormuş gibi. “Evet. Elif öldükten sonra pek ilgilenemedim.”
“İzin verirsen ben ilgilenebilirim. Annem çiçekleri çok severdi, ondan biraz öğrendim.”
Kemal omuz silkti. “İstediğini yap. Ayşe Hanım sana yardımcı olur.”
Kahvaltı sessiz geçti. Kemal gazetesine gömülmüştü. Zeynep ise onun yüzünü inceliyordu. Yakından bakınca gözlerinin altındaki koyu halkalar, alnındaki ince çizgiler dikkatini çekti. Bu adam çok acı çekmiş, çok kayıp yaşamıştı.
Kemal gazeteden başını kaldırdığında Zeynep’in ona baktığını fark etti. Göz göze geldiler. Bir an için Kemal’in gözlerindeki buzlar eridi. Ardından hemen toparlandı.
“Gitmem gerekiyor,” dedi ayağa kalkarak. “Akşam görüşürüz.”
Zeynep başını salladı. “İyi günler Kemal Bey.”
Kemal gittikten sonra Zeynep bahçe işlerine girişti. Ayşe Hanım ona eldiven, makas ve diğer bahçe aletlerini verdi. Saatler boyunca çalıştı. Kurumuş dalları budadı, yabani otları temizledi, çiçekleri suladı. Güneş tepede yükselirken alnından ter damlıyordu ama memnundu. Bir şeyler yapıyordu, katkıda bulunuyordu.
Öğle saatlerinde Ayşe Hanım ona soğuk limonata getirdi. “Çok çalıştın kızım. Biraz dinlen.”
Zeynep limonatadan bir yudum aldı. “Teşekkürler Ayşe Hanım. Bu bahçe gerçekten çok güzel olabilir. Sadece biraz ilgiye ihtiyacı var. Tıpkı Kemal Bey gibi,” dedi Ayşe Hanım düşünceli bir sesle.
Zeynep ona baktı. “Ne kadar zamandır Kemal Bey’in yanındasınız?”
“On beş yıl oldu. Daha o Holding’in başına yeni geçmişti. Genç, hırslı bir adamdı. Sonra Elif Hanım’la tanıştı ve değişti. Daha yumuşak, daha mutlu oldu. Bebek beklediklerini öğrendiğimizde Kemal Bey’i hiç o kadar mutlu görmemiştim.” Ayşe Hanım’ın sesi titredi. “Sonra o korkunç gece Elif Hanım ve bebek ikisini de aynı hafta içinde kaybetti. O günden sonra Kemal Bey bir daha asla eskisi gibi olmadı. İşine gömüldü. Artık gülmüyor, şaka yapmıyor. Sadece var oluyor, yaşamıyor.”
Zeynep Ayşe Hanım’ın elini tuttu. “Çok üzgünüm.”
“Ben de,” dedi yaşlı kadın. “Ama belki senin gelişin bir şeyleri değiştirebilir.”
“Nasıl yani?”
“Dün gece uzun zamandır ilk defa Kemal Bey’in odasından piyano sesi geldi. Çok kısa sürdü. Belki sadece birkaç nota ama çaldı. Elif Hanım’ın ölümünden beri piyanoya hiç dokunmamıştı.”
Zeynep’in kalbi hızlandı. “Piyano mu çalıyor?”
“Hem de çok güzel çalardı. Elif Hanım’la tanıştığında ona piyano çalarak evlenme teklif etmişti.”
Bu bilgi Zeynep’i hem heyecanlandırdı hem de korkuttu. Kemal’in hayatında çok özel bir yeri olan bir şeydi piyano ve Elif’in anısıyla derinden bağlantılıydı.
“Nerede bu piyano?” diye sordu.
“Müzik odasında, üst katta kütüphanenin yanında.”
O akşam Kemal eve döndüğünde bahçenin değişimini fark etmemesi imkansızdı. Çiçekler canlanmış, yollar temizlenmiş, her şey düzene girmişti.
“Bu inanılmaz,” dedi bahçeyi incelerken.
Zeynep ellerindeki toprağı silerek yanına geldi. “Beğendin mi?”
Kemal ona baktı. Zeynep’in yanakları güneşten hafifçe kızarmıştı, saçları dağılmıştı. Üzerinde hâlâ bahçe işlerinde giydiği eski tişört ve kot pantolon vardı. Genç kadın doğal ve canlı görünüyordu.
“Evet,” dedi Kemal. “Beğendim. Teşekkür ederim.”
“Ben teşekkür ederim. Bana kalacak yer verdin.”
Kemal bahçede birkaç adım attı. “Eskiden Elif de burayı çok severdi. Her sabah çiçekleriyle ilgilenirdi.”
“Harika bir kadın olmalıydı,” dedi Zeynep samimiyetle.
“Öyleydi,” dedi Kemal, gözleri uzaklara dalarak.
O akşam yemekte bir gün öncesine göre daha rahat bir atmosfer vardı. Kemal günün nasıl geçtiğini sordu, Zeynep bahçede yaptıklarını anlattı. Sonra Kemal biraz işinden bahsetti; Yılmaz Holding’in yeni projelerinden, uluslararası anlaşmalarından… Zeynep ilgiyle dinledi, zeki sorular sordu. İşletme eğitimi almış olması konuşmalarını daha anlamlı kılıyordu.
Yemekten sonra Zeynep cesaretini topladı. “Kemal Bey, piyanonuzu görebilir miyim?”
Kemal’in yüzündeki ifade değişti. “Piyano mu? Nereden duydun?”
“Ayşe Hanım söyledi. Çok iyi çalarmışsınız.”
“Artık çalmıyorum.”
“Neden?”
“Çünkü müzik mutlu insanlar içindir.”
Zeynep bir an düşündü. “Belki de müzik tekrar mutlu olmanı sağlayabilir.”
Kemal başını iki yana salladı. “Geç oldu. İyi geceler Zeynep.”
“İyi geceler Kemal Bey.”
Kemal odasına çekildi. Zeynep ise tek başına kaldı, kütüphaneye gitmeye karar verdi. Kapıyı açtığında kitaplarla dolu devasa bir oda buldu karşısında. Raflar tavana kadar uzanıyordu; iş, ekonomi, tarih, felsefe, edebiyat… Bir koltuğa oturdu, raflardan bir kitap aldı. Rus klasiklerinden biriydi. Sayfaları çevirirken kitabın arasından bir fotoğraf düştü.
Fotoğrafta Kemal ve hamile bir kadın vardı. Kadın Boğaz manzaralı bir terasın önünde duruyordu, gülümsüyordu, gözleri mutlulukla parlıyordu. Kemal ise arkasında durmuş kollarıyla onu sarmıştı. Onun da yüzünde Zeynep’in hiç görmediği bir gülümseme vardı.
“Elif olmalı,” diye düşündü Zeynep, fotoğrafa uzun uzun baktı. Kemal’in eşi güzeldi, zarifti ve en önemlisi çok mutlu görünüyordu. Kemal de öyle.
Fotoğrafı kitabın arasına dikkatle yerleştirdi, kitabı rafa geri koydu. Kütüphanenin yan tarafındaki kapıyı fark etti; müzik odası olmalıydı. Kapıyı yavaşça açtı. İçeride odanın ortasında büyük siyah bir piyano duruyordu. Etrafında notalar, kitaplar vardı ama her şey tozluydu. Uzun zamandır dokunulmamış gibiydi.
Zeynep piyanoya yaklaştı, kapağını kaldırdı. Tuşlara dokunmaya cesaret edemedi. Bu Kemal’in özel alanıydı, acısının bir parçasıydı. Saygı göstermeliydi. Kapıyı kapatıp kendi odasına döndü. Yatağına uzandı ama uyuyamadı. Aklı gördüğü fotoğraftaydı; Kemal ve Elif’in mutluluğu, sonra yaşadıkları trajedi…
Zeynep, Kemal’in acısını paylaşmak, onu anlamak istiyordu. Ama nasıl?
Saatler gecenin derinliklerinde uzaktan gelen hafif bir piyano sesi duydu. Çok kısıktı, neredeyse fısıltı gibiydi ama kesinlikle bir piyano sesiydi. Kemal çalıyordu. Zeynep yataktan kalktı, kapıya yaklaştı. Sesi daha iyi duyabilmek için kulağını kapıya dayadı. Melodi hüzünlüydü, derinlerde bir acıyı anlatıyordu. Chopin’in bir noktürüydü bu. Zeynep müzik derslerinden hatırlıyordu.
Kapıyı açtı ve koridora çıktı, müzik odasına doğru ilerledi. Ayaklarının ucuna basarak… Odanın kapısı aralıktı. İçeride, ay ışığının aydınlattığı odada Kemal piyanonun başında oturuyordu. Gözleri kapalıydı, parmakları tuşların üzerinde dans ediyordu. Yüzünde derin bir acı ifadesi vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da…
Zeynep kapının önünde durdu, içeri girmeye cesaret edemedi. Bu özel an, Kemal’in kendisiyle, anılarıyla, acısıyla başa kaldığı bir andı. Müdahale etmek istemedi.
Melodi sona erdiğinde Kemal bir süre hareketsiz kaldı. Sonra, “Biliyorum oradasın,” dedi gözlerini açmadan.
Zeynep irkildi. “Özür dilerim. Rahatsız etmek istemedim.”
“Gel içeri.”
Zeynep yavaşça odaya girdi. Kemal ona baktı, gözleri karanlıkta parlıyordu.
“Çok güzeldi,” dedi Zeynep. “Chopin değil mi?”
Kemal başını salladı. “Noktür. Elif’in en sevdiği parçaydı.”
“Seni rahatsız ettiğim için özür dilerim.”
“Rahatsız etmedin. Aksine, belki de birileri dinlesin diye çalıyordum. Bilmiyorum.”
Zeynep piyanonun yanına geldi, uzakta durdu. “Devam etmek ister misin? Dinlemek isterim.”
Kemal bir an düşündü, sonra elini uzattı ve Zeynep’i yanına piyanonun başına oturmaya davet etti.
“Otur, bir şey göstereceğim.”
Zeynep tereddütle yanına oturdu. Kemal tekrar çalmaya başladı. Bu kez farklı bir parçaydı, daha hafif, daha umut dolu bir melodi…
“Bu da nedir?” diye sordu Zeynep.
“Benim bestelerim,” dedi Kemal. “Elif’le tanıştığımda bestelemiştim.”
Müzik odada yankılanırken Zeynep, Kemal’in yüzüne baktı. Adamın yüzündeki acı ifadesi yavaş yavaş yumuşuyordu. Müzik, buzdan kalkanını eritiyordu.
Kemal çalmayı bitirdiğinde ikisi de sessizce oturdu. Sonra Kemal konuştu:
“Dört yıldır ilk kez bu parçayı çaldım.”
“Neden şimdi?”
Kemal ona baktı. “Bilmiyorum. Belki senin bahçeyi canlandırman, belki de… Belki de zamanı gelmişti. Belki de Elif benim hayata devam etmemi isterdi.”
Bu sözler Zeynep’in kalbini ısıttı. Küçük de olsa bir adım atılmıştı.
“Teşekkür ederim,” dedi Zeynep. “Bana bunu gösterdiğin için.”
Kemal hafifçe gülümsedi, gerçek içten bir gülümsemeydi bu. “Ben teşekkür ederim, dinlediğin için.”
O gece ikisi de odalarına daha hafif bir kalple döndü. Zeynep, Kemal’in içindeki adamın hâlâ orada olduğunu biliyordu. Artık acının altında gömülmüştü ama tamamen ölmemişti ve Zeynep onu geri getirmeye kararlıydı.
Kemal ise yatağına uzanırken uzun zamandır ilk kez geleceği düşünmeye başladı. Belki de hayat devam edebilirdi. Belki de kalbi tekrar hissedebilirdi.
Bir hafta geçmişti. Zeynep, Kemal’in evine ve hayatına yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Her sabah erkenden kalkıyor, bahçeyle ilgileniyor, sonra kütüphanede vakit geçiriyordu. Kemal ise çoğu zamanını işte geçiriyordu. Ama artık akşamları eve geldiğinde Zeynep’le konuşuyor, bazen birlikte müzik dinliyor, hatta zaman zaman piyanonun başına oturuyordu.
O sabah Kemal kahvaltı masasına her zamankinden farklı bir enerjiyle geldi.
“Bugün işe gitmeyeceğim,” dedi Zeynep’in şaşkın bakışları altında. “Sana bir şey göstermek istiyorum.”
“Neyi?” diye sordu Zeynep merakla.
“Dünyamı,” dedi Kemal. “Yılmaz Holding’i. Gerçek imparatorluğumu.”
“Şirketin merkezini zaten görmüştüm,” dedi Zeynep.
“Merkez sadece buzdağının görünen kısmı. Asıl Yılmaz Holding’i görmek için fabrikalarımızı, tesislerimizi, projelerimizi görmen gerekiyor. Eğer istersen seni gezdirmek istiyorum.”
Zeynep’in yüzü aydınlandı. “Tabii ki isterim.”
Bir saat sonra Kemal’in şoförü onları lüks arabayla İstanbul’un dışına, Gebze’ye doğru götürüyordu. Yol boyunca Kemal, Yılmaz Holding’in tarihini anlattı.
“Babam küçük bir tekstil atölyesiyle başladı. Sonra ben üniversitedeyken teknoloji sektörüne yatırım yapmaya başladık. Babam öldüğünde şirketin başına geçtim. O zamanlar 28 yaşındaydım. Kimse bana güvenmiyordu. Çok genç diyorlardı, tecrübesiz. Ama ben onlara yanıldıklarını gösterdim.”
“Nasıl başardın?” diye sordu Zeynep.
“Çok çalıştım. Gece gündüz uyumadan, dinlenmeden riskleri göze aldım. Kimsenin düşünmediği alanlara yatırım yaptım. Sürdürülebilir enerji, teknoloji, yapay zeka… Herkes petrol ve inşaat peşindeyken ben geleceğe yatırım yaptım.”
Gebze’deki teknoloji kampüsüne vardıklarında Zeynep gördükleri karşısında nefesi kesildi. Devasa bir kompleks, yüzlerce dönüm arazi üzerine kurulmuştu. Modern binalar, yeşil alanlar, hatta küçük bir gölet bile vardı.
“Burası inanılmaz,” dedi Zeynep araçtan inerken.
“Yılmaz Teknoloji Kampüsü,” dedi Kemal gururla. “Türkiye’nin en büyük teknoloji geliştirme merkezi. Burada iki bin mühendis ve bilim insanı çalışıyor. Yapay zeka, robotik, yenilenebilir enerji üzerine projeler geliştiriyorlar.”
Kemal, Zeynep’i kampüs içinde gezdirdi. Laboratuvarları, ofisleri, test alanlarını gösterdi. Her yerde genç, dinamik insanlar çalışıyordu. Zeynep, Kemal’in çalışanlarla konuşma şeklini izledi. Saygılıydı, her birinin adını biliyordu, projelerini hatırlıyordu.
“Çalışanlarınla çok iyi bir ilişkin var,” dedi Zeynep bir laboratuvardan çıkarken.
“En değerli varlığımız insanlarımız,” dedi Kemal. “Babam bana her zaman bunu öğretti. Makineler alınır, binalar yapılır ama insanları kazanmak, onların güvenini ve sadakatini elde etmek… İşte gerçek yetenek budur.”
Öğle yemeğini kampüsün kafeteryasında yediler. Çalışanlar Kemal’i görünce saygıyla selam veriyordu ama aynı zamanda ona olan sevgileri de belliydi.
“İnsanlar seni seviyor,” dedi Zeynep yemek yerken.
“Umarım öyledir,” dedi Kemal. “Çünkü ben onlara değer veriyorum.”
Yemekten sonra arabaya bindiler ve İstanbul’un diğer ucuna, Tuzla’ya doğru yola çıktılar. Burada Yılmaz Holding’in tersanesi vardı.
“Burası daha yeni bir yatırım,” dedi Kemal. “Sürdürülebilir denizcilik üzerine çalışıyoruz. Elektrikli tekneler, güneş enerjisiyle çalışan gemiler… Denizleri kirletmeden, doğaya zarar vermeden ulaşım sağlamak amacımız.”
Tersaneyi gezdiler. Yarı inşa halindeki tekneler, gemiler, modern ekipmanlar, her şey son teknolojiydi. Mühendisler Kemal’e projelerini anlatırken Zeynep onun gözlerindeki tutkuyu gördü. İş söz konusu olduğunda Kemal bambaşka bir insana dönüşüyordu; enerjik, heyecanlı, tutkulu.
Akşam üzeri son durakları İstanbul’un merkezindeki Yılmaz Vakfı oldu. Modern bir binada faaliyet gösteren vakıf, eğitim, sağlık ve çevre projeleri yürütüyordu.
“Bu benim en çok gurur duyduğum projemiz,” dedi Kemal. “Para kazanmak güzel ama onu doğru yerlere harcamak daha da güzel. Her yıl karımızın yüzde onunu vakfa aktarıyoruz. Okullar, hastaneler, burslar… Elimizden geldiğince topluma geri vermeye çalışıyoruz.”
Vakfı gezerken duvarlardaki fotoğraflardan birinde Elif’i gördü Zeynep. Kemal’in yanında bir okul açılışında kurdele keserken görünüyordu.
“Elif vakıf işleriyle çok ilgilenirdi,” dedi Kemal, Zeynep’in bakışlarını fark ederek. “Aslında vakfı birlikte kurduk. O olmasaydı belki de bu kadar başarılı olamazdık.”
“Çok özel bir kadın olmalıydı,” dedi Zeynep içtenlikle.
“Öyleydi,” dedi Kemal, gözleri uzaklara dalarak. “Onu ilk gördüğümde anlamıştım. Bir sanat galerisinde tanıştık. Ben iş dünyasında hızla yükselen bir adamdım, o ise sanat tarihçisi. Çok farklı dünyalardandık ama aramızda öyle bir çekim vardı ki… Onunla tanıştıktan sonra hayatım değişti. Daha yumuşak, daha dengeli bir insan oldum. O bana hayatta sadece işin olmadığını öğretti.”
“Onu çok seviyordun.”
“Hâlâ seviyorum,” dedi Kemal, sesi titreyerek. “Her gün onu düşünüyorum. Her sabah uyandığımda bir an için yanımda olacağını sanıyorum. Sonra gerçek beni tokatlıyor. O yok artık ve ben eksik kaldım.”
Zeynep cesaretini toplayıp Kemal’in elini tuttu. “Onu asla unutmak zorunda değilsin. Ama belki, belki hayata devam etmen gerekiyor. Elif de bunu isterdi, değil mi?”
Kemal, Zeynep’in elini sıktı. “Belki de haklısın ama kolay değil.”
“Biliyorum ve acele etmeni beklemiyorum. Sadece burada olduğumu bilmeni istiyorum.”
Kemal, genç kadına baktı. Gözlerinde minnet, şaşkınlık ve belki de biraz umut vardı.
Akşam olduğunda son bir durak daha yaptılar. Kemal, Zeynep’i şirket merkezinin en üst katına götürdü. Burası binanın çatısındaki bir bahçeydi. Her çeşit bitki vardı, küçük yollar, banklar, hatta bir de fıskiye…
“Burası sığınağım,” dedi Kemal. “Zor günlerde, büyük kararlar öncesinde buraya gelirim, düşünürüm, kendimle başa kalırım.”
“Çok huzurlu bir yer,” dedi Zeynep, İstanbul’un ışıklarını seyrederken. Güneş batmak üzereydi ve şehir turuncu bir ışıkla aydınlanıyordu.
“Şimdi,” dedi Kemal, bir banka oturarak, “seni gün boyunca gezdirdim, dünyamı gösterdim. Şimdi senin sıran. Bana anlat Zeynep, gerçekten ne istiyorsun? Neden buradasın? On bir yıl önce verdiğin çocukça bir söz için mi, yoksa başka bir amacın mı var?”
Zeynep derin bir nefes aldı. İşte kritik an gelmişti.
“Dürüstlük istiyorsun, tamam. Evet, on bir yıl önce verdiğim söz için buradayım ama bu sadece çocukça bir söz değildi. O gün seni tanıdığımda içimde bir şey kıpırdadı. Büyüdükçe bu his güçlendi. Seni tanımak, anlamak, belki de sana yardım etmek istedim. Gazetelerde hakkında çıkan haberleri okudum, başarılarını takdir ettim. Ve sonra Elif’i kaybettiğini duydum. Çok üzüldüm ama aynı zamanda belki artık zamanı geldi diye düşündüm. Belki artık sana ulaşabilirdim.”
“Ne bekliyorsun Zeynep? Benim gibi kırık bir adamla ne yapmayı umuyorsun?”
“Seni tamir etmeyi beklemiyorum Kemal. Kimseyi tamir edemeyiz. İnsanlar kendi yaralarını kendileri iyileştirir. Ben sadece yanında olmak istiyorum. Seni tanımak, anlamak istiyorum. Ve eğer şans verirsen, belki, belki birlikte yeni bir başlangıç yapabiliriz.”
“Yeni bir başlangıç…” Kemal bu kelimeleri tekrarladı, sanki yabancı bir dil öğreniyormuş gibi.
“Evet,” dedi Zeynep. “Yeni bir başlangıç. Elif’i unutmadan, onun anısına saygı duyarak ama aynı zamanda hayata devam ederek.”
Kemal uzun süre sessiz kaldı. Sonra, “Bilmiyorum Zeynep,” dedi. “Gerçekten bilmiyorum. Bir parçam bunu istiyor ama diğer parçam korkuyor.”
“Neden korkuyorsun?”
“Tekrar kaybetmekten, acı çekmekten, Elif’e ihanet etmiş gibi hissetmekten… Anılarına ihanet etmeden de yaşayabilirsin Kemal. Onu hep sevmeye devam edebilirsin ama aynı zamanda hayata da devam edebilirsin.”
Kemal başını salladı. “Belki de haklısın ama zaman lazım. Düşünmem lazım.”
“Anlıyorum,” dedi Zeynep gülümseyerek, “ve beklemeye hazırım.”
Ay gökyüzünde yükselirken ikisi de sessizce İstanbul’u seyrediyordu. Aralarında bir şeyler değişiyordu; yavaş yavaş, adım adım ama kesinlikle değişiyordu.
Eve döndüklerinde Kemal, Zeynep’i kapıya kadar götürdü. “Bugün için teşekkür ederim,” dedi Zeynep. “Dünyamı gösterdiğin için.”
“Rica ederim,” dedi Kemal. “Ben de uzun zamandır böyle bir gün geçirmemiştim. İyi geldi.”
“Benim için de öyle.”
Bir an ikisi de ne diyeceklerini bilemediler. Sonra Kemal, “İyi geceler, Zeynep,” dedi.
“İyi geceler, Kemal.”
Kemal odasına giderken içinde bir şeylerin canlandığını hissetti. Uzun zamandır ilk kez yarını düşünmek onu heyecanlandırdı. Zeynep’le ne yapacaklardı? Nereye gideceklerdi? Bu düşünceler ona uzun zamandır hissetmediği bir duygu verdi: umut.
Zeynep ise odasında günün anılarını düşünüyordu. Kemal’in dünyasını görmüştü. Sadece zengin bir iş adamı değil, vizyoner bir lider, duyarlı bir insan olduğunu anlamıştı ve en önemlisi hâlâ sevebilen bir kalbi olduğunu görmüştü. Sadece cesarete ihtiyacı vardı.
“Ben sana bu cesareti vereceğim, Kemal,” diye fısıldadı. Gece lambasını kapatırken, “söz veriyorum.”
Ertesi sabah Kemal erkenden kalktı. Pijamalarıyla bahçeye indi. Güneş yeni doğuyordu ve çiğ damlaları çiçeklerin üzerinde parlıyordu. Zeynep’in restore ettiği bahçe sabah ışığında daha da güzel görünüyordu. Kemal derin bir nefes aldı. İlkbahar havası ciğerlerini doldurdu. Uzun zamandır ilk kez hayatın kokusunu aldı. Çiçekleri, toprağı, hayatı.
“Günaydın,” dedi bir ses arkasından. Zeynep de elinde iki fincan kahveyle gelmişti.
“Günaydın,” dedi Kemal gülümseyerek. “Erken kalkmışsın.”
“Her zaman erken kalkarım. Güneşin doğuşunu izlemeyi severim.”
Kemal kahveyi aldı. “Teşekkürler.”
Yan yana bahçede sessizce oturup kahvelerini içtiler. Konuşmaya gerek yoktu. Sadece orada olmak, birlikte o anı paylaşmak yeterliydi.
“Bugün ne yapmak istersin?” diye sordu Kemal sonunda.
Zeynep ona baktı, gözlerinde bir parıltıyla. “Sen ne önerirsin?”
“İstanbul’u sana göstermek istiyorum. Turistik yerleri değil, benim İstanbul’umu, sevdiğim yerleri, özel köşeleri.”
“Çok isterim,” dedi Zeynep heyecanla.
Ve böylece yeni bir gün başladı. Kemal’in kalbinde yavaş yavaş filizlenen umutla, Zeynep’in içindeki kararlılıkla dolu bir gün. İkisi de bilmiyordu ama bugün hayatlarının dönüm noktası olacaktı.
İstanbul’un eski sokakları binlerce yıllık tarihin izlerini taşıyordu. Kemal ve Zeynep, Sultanahmet’teki küçük bir kahvehanenin terasında oturmuş, Ayasofya’nın muhteşem kubbelerini seyrediyorlardı. İlkbahar güneşi tarihi yarımadanın üzerine altın bir ışık döküyordu.
“Burası benim en sevdiğim yerlerden biri,” dedi Kemal kahvesinden bir yudum alarak. “İstanbul’un kalbinde, tarihin tam ortasında hissediyorum kendimi. Bizans’tan Osmanlı’ya imparatorluklar görmüş bu şehirde insanın kendi sorunları ne kadar da küçük kalıyor.”
Zeynep, Kemal’in yüzündeki huzurlu ifadeyi izledi. İş dünyasının sert adamı gitmiş, yerine daha yumuşak, daha düşünceli biri gelmişti.
“İstanbul’u çok seviyorsun, değil mi?” diye sordu Zeynep.
“Bu şehre aşığım,” dedi Kemal, gözlerini ufka dikerek. “Her köşesinde farklı bir hikaye, her sokağında farklı bir yaşam var. Modern ve antik, fakir ve zengin, doğu ve batı hepsi bir arada, kaotik bir uyum içinde.”
Sabah saatlerini tarihi yarımadada geçirdiler. Ayasofya’yı, Sultanahmet Camii’ni, Yerebatan Sarnıcı’nı gezdiler. Kemal her yerin tarihini, hikayelerini anlattı. Zeynep onun bilgisine hayran kaldı.
“Nasıl bu kadar çok şey biliyorsun?” diye sordu. Sarnıçtan çıkarken Kemal gülümsedi. “Elif sanat tarihçisiydi. Ondan çok şey öğrendim. Birlikte bu yerleri defalarca gezdik. Her defasında yeni bir detay gösterirdi bana.”
Elif’in adını artık daha rahat söylüyordu. Acı hâlâ vardı ama artık konuşabiliyordu.
Öğle yemeğini Boğaz’ın kenarında küçük bir balık lokantasında yediler. Tekneler geçerken Anadolu yakasının siluetini seyrettiler.
“Şimdi sıra benim İstanbul’umda,” dedi Kemal. Yemekten sonra, “sana farklı bir dünya göstereceğim.”
Taksiyle Kasımpaşa’ya gittiler. Dar sokaklar, eski apartmanlar, çamaşır asılı balkonlar… Kemal, Zeynep’i küçük bir apartmanın önünde durdurdu.
“İşte burada büyüdüm,” dedi. Üç katlı, eskimiş binayı göstererek. “En üst katta iki odalı bir dairede. Babam tekstil atölyesinde çalışırken annem evde dikiş dikerdi. Varlıklı bir aileden gelmiyorum Zeynep. Her şeyi sıfırdan kazandık.”
Zeynep şaşırmıştı. Yılmaz Holding’in imparatorluğunun kurucusu, Sarıyer’deki malikanenin sahibi bu mütevazı mahallede mi büyümüştü?
“Bilmiyordum,” dedi Zeynep. “Yani zengin bir aileden geldiğini düşünmüştüm.”
“Çoğu insan öyle sanır,” dedi Kemal tebessüm ederek. “Ama hayır. Babam fabrika işçisiydi. Annem ise ilkokul mezunu bir ev hanımı. Çok çalıştılar. Beni okutmak için her şeylerini verdiler. Onların fedakarlığı sayesinde bugün buradayım.”
Mahallede yürüdüler. Kemal çocukluk anılarını anlattı, oynadığı sokakları, gittiği okulu gösterdi. Bir ara yaşlı bir adam Kemal’i tanıdı ve selamladı.
“Kemal Bey, ne kadar büyüdün, ne kadar değiştin. Baban hayatta olsaydı ne kadar gurur duyardı.”
Kemal yaşlı adamla sarıldı. “Teşekkür ederim Ahmet amca. Nasılsınız? İyi misiniz?”
“İyiyim oğlum. Senin sayende oğluma iş verdin, torunuma burs verdin. Allah senden razı olsun.”
Konuşma bittiğinde Zeynep, Kemal’in gözlerindeki parıltıyı fark etti. Bu sahip olduğu her şeye rağmen köklerini unutmayan bir adamdı.
“Çok etkilendim,” dedi Zeynep. Oradan ayrılırken, “Nereden geldiğini unutmamışsın.”
“Unutursam kim olduğumu da unuturum,” dedi Kemal. “Babam her zaman derdi ki, insanın değeri sahip olduklarıyla değil, başkalarına verdikleriyle ölçülür.”
Akşam üzeri Kemal’in özel köşesi dediği yere gittiler. Burası Pierre Loti tepesindeki küçük bir kafeydi, daha az turistin bildiği bir patikadan çıkılan yerdeydi. İstanbul panoraması ayaklarının altında uzanıyordu.
“Buraya ilk kez Elif’le gelmiştim,” dedi Kemal masaya otururken. “Evlenme teklif ettiğim yer. Gün batımında şehrin ışıkları yanarken ona hayatımın geri kalanını onunla geçirmek istediğimi söylemiştim.”
Zeynep yutkundu. Kemal’in özel bir anısını paylaşmak onu daha da yakınlaştırıyordu.
“Çok romantikmiş,” dedi Zeynep içtenlikle.
“Elif romantizm konusunda beni eğitti,” dedi Kemal hafifçe gülerek. “Onunla tanışmadan önce romantizm benim sözlüğümde yoktu. İş, başarı, para… Bunlar vardı sadece. O bana hayatın başka yönlerini gösterdi.”
Çay içtiler, İstanbul’u seyrettiler. Güneş batarken şehir yavaş yavaş ışıklarla doldu. Boğaz altın bir şerit gibi parlıyordu iki yaka arasında.
“Bugün için teşekkür ederim,” dedi Zeynep. “Senin İstanbul’unu gösterdiğin için.”
“Ben teşekkür ederim,” dedi Kemal. “Uzun zamandır bu kadar barışık hissetmemiştim kendimle.”
Kemal duraksadı, sonra devam etti. “Zeynep, sana bir şey sormak istiyorum. Gerçekten beni tanımadan nasıl böyle hissedebiliyorsun? Nasıl on bir yıl boyunca bir fikre, bir hayale bağlı kalabildin? Bu mantıklı değil.”
Zeynep derin bir nefes aldı. “Bazen hayatta mantıkla açıklayamadığımız şeyler olur Kemal. O gün senin ofisinde gözlerindeki o ifadeyi gördüğümde içimde bir şey kıpırdadı. Büyüdükçe bu his güçlendi. Seni gazetelerde, televizyonda gördükçe, hakkında öğrendikçe bu his daha da derinleşti. Açıklayamıyorum. Sadece biliyordum.”
“Neyi biliyordun?”
“Seninle bir bağım olduğunu. Kader mi dersin, tesadüf mü bilmiyorum ama hissettim ve şimdi burada seninle otururken yanılmadığımı biliyorum.”
Kemal genç kadına uzun uzun baktı. Gözlerindeki samimiyet, yüzündeki ifade yalan söylemiyordu. Gerçekten inanıyordu söylediklerine.
“Peki ya ben?” diye sordu Kemal. “Ya ben aynı şeyi hissetmiyorsam? Ya ben hâlâ Elif’i seviyorsam ve başka birini sevemeyeceğimi düşünüyorsam?”
“O zaman saygı duyarım,” dedi Zeynep tereddüt etmeden. “Ben seni zorlamak için gelmedim Kemal. Sana bir şans vermek için geldim ve kendime de. Eğer hissetmiyorsan, eğer istemiyorsan bunu anlarım. Ama en azından denedim diyebilirim.”
Kemal başını salladı. “Dürüstlüğün için teşekkür ederim. Ben bilmiyorum Zeynep. Gerçekten bilmiyorum. Bir parçam ilerlemek, yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama diğer parçam korkuyor.”
“Biliyorum ve bu normal. Acı çektin, kaybettin. Tekrar aynı acıyı yaşamaktan korkuyorsun.”
“Sadece acıdan değil,” dedi Kemal. “Elif’e ihanet etmiş gibi hissetmekten de korkuyorum. Onu seviyordum Zeynep. Gerçekten seviyordum.”
“Biliyorum,” dedi Zeynep, elini uzatarak Kemal’in elini tuttu. “Ve bunu değiştirmeni istemiyorum. Elif her zaman hayatının bir parçası olacak. Ben sadece belki yeni bir parçası olabilirim diye düşünüyorum.”
Kemal Zeynep’in elini sıktı. Gün batımının son ışıkları yüzüne vuruyordu. Gözlerindeki karmaşık duygular, umut ve korku, istek ve tereddüt hepsi oradaydı.
“Zamana ihtiyacım var,” dedi sonunda. “Düşünmem, hissetmem gerekiyor.”
“Anlıyorum,” dedi Zeynep gülümseyerek. “Ve ben burada olacağım.”
Eve dönerken arabanın içinde bir sessizlik vardı. Ama bu rahatsız edici bir sessizlik değil, dolu bir sessizlikti. İkisi de düşünüyordu, hissediyordu. İçlerindeki değişimi fark ediyordu.
Malikaneye vardıklarında Ayşe Hanım kapıda karşıladı onları. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Kemal Bey, Serkan Bey geldi. Sizi bekliyor.”
Kemal’in yüzü gerildi. “Serkan mı? Ne istiyor bilmiyorum efendim. Ama acil bir konu olduğunu söyledi. Çalışma odanızda bekliyor.”
Kemal Zeynep’e döndü. “Özür dilerim. Bir iş meselesi. Sen dinlen, ben hallederim.”
Zeynep başını salladı. “Tabii, önemli değil.”
Kemal hızla içeri girdi. Zeynep onu takip etmek yerine bahçeye çıkmaya karar verdi. Akşam serinliğinde çiçeklerin arasında yürürken günün anılarını düşündü. Kemal’in ona İstanbul’unu göstermesi, geçmişini paylaşması… Bunlar önemli adımlardı.
Yarım saat kadar sonra evden gelen yüksek sesler dikkatini çekti. Birisi bağırıyordu. Kemal miydi? Merak etti ve eve doğru yürümeye başladı. Tam o sırada büyük cam kapılar açıldı ve orta yaşlı, şık giyimli bir adam dışarı çıktı. Arkasından Kemal geliyordu. İki adam tartışıyordu.
“Bu bir hata Kemal,” diyordu yabancı adam. “Bu projeyi bensiz yapamazsın ve bunu sen de biliyorsun.”
“Yapabilirim Serkan,” dedi Kemal soğuk bir sesle. “Ve yapacağım, kararım kesin.”
“Pişman olacaksın,” dedi Serkan tehditkar bir sesle. Sonra Zeynep’i fark etti. “Ha, demek bu yüzden yeni bir oyuncak bulmuşsun.”
Kemal’in yüzü öfkeyle kasıldı. “Sınırı aşıyorsun Serkan.”
“Hayır, sen aşıyorsun,” dedi Serkan, Zeynep’i tepeden tırnağa süzerek. “Elif’in ölümünden sadece dört yıl sonra. Hızlı toparlanmışsın.”
Kemal bir adım attı ama Zeynep araya girdi. “Kemal, lütfen,” dedi sakin bir sesle. “Değmez.”
Serkan, Zeynep’e döndü. “Sen de kimsin? Onun servetinin peşinde olan başka bir altın avcısı mı, yoksa şirketinin sırlarını çalmak isteyen bir casus mu?”
“Ben Zeynep Aydın,” dedi Zeynep başını dik tutarak. “Ve kim olduğumu, neden burada olduğumu sadece Kemal’e açıklamak zorundayım. Size değil.”
Serkan alayla güldü. “Kemal, dikkatli ol. Bu küçük hanım sandığından daha tehlikeli olabilir. Elif gibi saf değil bu.”
“Yeter!” dedi Kemal sesini yükselterek. “Çık evimden Serkan. Ve bir daha da gelme.”
Serkan bir an daha Zeynep’e baktı. Sonra arabasına doğru yürüdü. “Bu daha bitmedi Kemal. Hiç bitmedi.”
Araba uzaklaşırken Kemal sinirle saçlarını karıştırdı. “Özür dilerim,” dedi Zeynep’e. “Bunun tanık olmanı istemezdim.”
“Kim bu adam?” diye sordu Zeynep.
“Serkan Demir. Rakip bir holdingin sahibi. Bir zamanlar ortaktık ama yollarımızı ayırdık. Şimdi yeni bir enerji projesi için tekrar ortaklık teklif etti. Reddettim. Bunu hazmedemedi.”
“Neden reddettin?”
“Çünkü ona güvenmiyorum. İş etiği şüpheli ve son olaydan sonra kesinlikle onunla çalışmak istemiyorum.”
“Son olay?”
“Kemal iç çekti. Gelecek hafta büyük bir ihale var. Temiz enerji üzerine. Ben de Serkan da teklif vereceğiz. Ama öğrendim ki Serkan rakiplerini elemek için etik olmayan yöntemler kullanıyor. Rüşvet, tehdit, bilgi sızdırma…”
“Ve sen bunu ifşa mı edeceksin?”
“Evet. Elimde kanıtlar var. İhale kuruluna ileteceğim.”
Zeynep, Kemal’in elini tuttu. “Doğru olanı yapıyorsun.”
“Biliyorum ama Serkan tehlikeli bir adam ve şimdi seni de hedef aldı.”
“Benim için endişelenme,” dedi Zeynep gülümseyerek. “Ben kendimi korumasını bilirim.”
Kemal, genç kadının gözlerindeki özgüveni gördü. “Seni küçümsememeli,” dedi hafifçe gülerek.
“Kesinlikle,” dedi Zeynep göz kırparak.
O akşam yemekten sonra Kemal piyanonun başına oturdu. Artık neredeyse her gece çalıyordu ve her gece biraz daha uzun, biraz daha tutkulu çalıyordu. Müzik ruhundaki buzları eritiyordu. Zeynep onu dinlerken bu adamın ne kadar değiştiğini düşündü. İlk geldiğinde soğuk, mesafeli, neredeyse robotik biriydi. Şimdi ise duyguları, zaafları, korkuları olan bir insan olmuştu. İnsan olmuştu işte, sadece bu.
Kemal parçayı bitirdiğinde Zeynep alkışladı. “Harika çalıyorsun.”
“Teşekkür ederim,” dedi Kemal. “Uzun zamandır bu kadar özgür hissetmemiştim çalarken.”
“Çünkü artık kendine izin veriyorsun Kemal. Hissetmeye, yaşamaya izin veriyorsun.”
Kemal ona baktı, gözleri parlıyordu. “Sanırım haklısın ve bunun için sana teşekkür etmeliyim.”
“Bana değil,” dedi Zeynep. “Kendine teşekkür et. Sen karar verdin değişmeye, iyileşmeye.”
“Belki,” dedi Kemal. “Ama sen olmasaydın belki de hiç başlayamazdım.”
Zeynep gülümsedi. “Ben sadece kapıyı çaldım Kemal. Açan sendin.”
O gece odalarına gitmeden önce kapıda durdular. Bir an için ikisi de ne yapacaklarını bilemediler. Öpüşmek mi, el sıkışmak mı, sarılmak mı? Sonunda Kemal eğildi ve Zeynep’in yanağına nazikçe bir öpücük kondurdu.
“İyi geceler Zeynep,” dedi sesi hafifçe titreyerek.
“İyi geceler Kemal,” diye fısıldadı Zeynep, yanağındaki sıcaklığı hissederek.
Odalarına girdiklerinde ikisi de biliyordu ki bir eşi aşılmıştı. Küçük bir adım belki ama önemli bir adım. Ve bu adım onları geri dönülemez bir yola sokmuştu.
Zeynep sabahın erken saatlerinde uyandı. Güneş henüz yükselmemişti ama doğunun ufku pembeleşmeye başlamıştı. Yataktan kalktı, pencereye yaklaştı ve Boğaz’ın karanlık sularına baktı. Bir aydır Kemal’in evinde kalıyordu ve hayatları yavaş yavaş iç içe geçmeye başlamıştı. Son birkaç haftada çok şey değişmişti. Kemal artık daha çok gülümsüyordu, kahkahaları evin koridorlarında yankılanıyordu. Piyanosunu her gece çalıyordu, bazen Zeynep’e yeni parçalar öğretiyordu. Birlikte yemek yapıyorlar, kitap okuyorlar, uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı.
Zeynep gardırobunu açtı, ne giyeceğine karar vermeye çalıştı. Bugün özel bir gündü. Kemal Yılmaz Vakfı’nın yıllık toplantısına onu da davet etmişti. Bu, Zeynep’in Kemal’in iş çevresine resmen tanıtılacağı ilk etkinlikti. Koyu mavi zarif bir elbise seçti, sade ama etkileyiciydi. Saçlarını topladı, hafif bir makyaj yaptı. Aynada son bir kez kendine baktı.
“Hazır mısın Zeynep?” diye sordu kendi yansımasına. “Bu büyük bir adım.”
Tam o sırada kapısı çalındı. Açtığında Kemal’i gördü. Koyu gri bir takım elbise giymişti, şık ve etkileyiciydi.
“Günaydın,” dedi Kemal gülümseyerek. “Hazır mısın?”
“Sanırım,” dedi Zeynep, biraz gergin. “Bu elbise uygun mu?”
Kemal ona baktı, gözleri parladı. “Mükemmel. Çok güzel olmuşsun.”
Zeynep kızardı. “Teşekkür ederim.”
“Sana bir şey vermek istiyorum,” dedi Kemal, cebinden küçük bir kutu çıkararak.
Zeynep şaşkınlıkla kutuyu aldı. İçinde zarif bir kolye vardı. Gümüş bir zincirin ucunda safir bir taş.
“Bu inanılmaz güzel,” dedi Zeynep, nefesi kesilmiş bir halde.
“Gözlerinin rengine uyacağını düşündüm,” dedi Kemal. İzin verirsen kolyeyi Zeynep’in boynuna taktı. Parmakları hafifçe Zeynep’in boynuna değdiğinde ikisi de bu temasın yarattığı elektriği hissetti.
“Teşekkür ederim,” dedi Zeynep kolyeyi okşayarak. “Çok anlamlı bir hediye.”
“Rica ederim,” dedi Kemal. “Bugün vakıftaki herkes seni merak ediyor. Ayşe Hanım herkese senin hakkında konuşmuş. ‘Kemal Bey’in hayatını değiştiren genç kadın’ diye.”
Zeynep gülümsedi. “Umarım beklentilerini karşılarım.”
“Kesinlikle karşılayacaksın,” dedi Kemal elini uzatarak. “Hadi gidelim.”
Yılmaz Vakfı’nın yıllık toplantısı Boğaz kıyısındaki lüks bir otelin balo salonunda yapılıyordu. Yüzlerce davetli, şık kıyafetler içinde dolaşıyor, kadehlerini tokuşturuyordu. İş dünyasından insanlar, politikacılar, sanatçılar, İstanbul’un eliti buradaydı.
Kemal ve Zeynep içeri girdiklerinde tüm gözler onlara döndü. Kemal Yılmaz, dört yıldır hiçbir sosyal etkinliğe bir kadınla katılmamıştı ve şimdi kolunda genç ve güzel bir kadınla geliyordu. Fısıltılar hemen başladı.
“Kim bu? Yeni sevgilisi mi? Elif’ten sonra ilk kez birini mi getirdi?”
Kemal, Zeynep’in gerginliğini hissetti. “Merak etme,” diye fısıldadı. “Her şey yolunda gidecek.”
Vakıf yönetimindeki üst düzey yöneticilerle tanıştırdı Zeynep’i. Hepsi nazik, saygılıydı ama gözlerindeki merakı gizleyemiyorlardı.
Canan Hanım, vakfın direktörü, Zeynep’i kenara çekti. “Sonunda,” dedi gülümseyerek, “Kemal’i hayata döndüren biri. Dört yıldır bekliyorduk.”
“Ben sadece…” diye başladı Zeynep.
“Hayır, mütevazı olma,” dedi Canan Hanım. “Kemal değişti. Gözlerindeki ışığı görüyorum. Bu senin sayende.”
Toplantının resmi bölümü başladığında Kemal kürsüye çıktı. Vakfın son bir yıldaki projelerini anlattı, gelecek planlarını paylaştı. Konuşurken gözleri sık sık Zeynep’i buluyordu kalabalığın içinde.
“Ve bu yıl,” dedi Kemal konuşmasının sonunda, “vakfımız yeni bir projeye başlıyor: Eğitimde fırsat eşitliği projesi. Ekonomik zorluklar yaşayan bölgelerdeki yetenekli gençlere eğitim bursu, mentorluk ve staj imkanı sağlayacağız. Bu projenin ilham kaynağı…” Bir an duraksadı, Zeynep’e baktı. “Bu projenin ilham kaynağı, hayatıma yeni bir bakış açısı getiren biri. Kendisi de benzer bir yoldan geldi ve ne kadar zorlu olduğunu biliyor.”
Herkes Zeynep’e döndü. Genç kadın duygulanmış bir şekilde gülümsedi.
Toplantıdan sonra kokteyl bölümünde Kemal, Zeynep’i kolundan tuttu ve bahçeye çıkardı. Yıldızlar parlıyordu, Boğaz’dan hafif bir meltem esiyordu.
“Teşekkür ederim,” dedi Kemal ona dönerek. “Bugün için.”
“Ben bir şey yapmadım,” dedi Zeynep.
“Hayır, çok şey yaptın,” dedi Kemal. “Sadece bugün değil, son bir aydır hayatıma girdiğin günden beri sen beni değiştirdin Zeynep.”
Zeynep, Kemal’in gözlerindeki ifadeyi gördü. Orada korku yoktu artık, sadece sıcaklık ve belki de sevgi.
“Sen de beni değiştirdin,” dedi Zeynep. “Bana bir hayal olmadığını gösterdin. Çocukluk sözümün peşinden gitmek hayatımın en doğru kararıydı.”
Kemal bir adım daha yaklaştı. Elini kaldırdı, Zeynep’in yanağına dokundu.
“Sana bir şey itiraf etmek istiyorum,” dedi sesi titreyerek. “O günden sonra, yani ofisime geldiğin günden sonra seni hiç unutmadım. O küçük kız, gözlerindeki o kararlılık… Zaman zaman aklıma gelirdin. Ve sonra dört yıl önce Elif’i kaybettiğimde, en karanlık günlerimde nedense senin yüzün gelirdi aklıma. O küçük kızın ‘Ben döneceğim’ diyen sesi… Belki de bir şekilde bilinçaltımda senin geleceğini biliyordum.”
Zeynep’in kalbi hızlandı. “Gerçekten mi?”
“Evet,” dedi Kemal. “Ve şimdi burada seninle, hayatımda ilk kez Elif’ten sonra yeniden bir şeyler hissediyorum. Bu beni korkutuyor ama aynı zamanda çok da iyi geliyor.”
Kemal, Zeynep’e doğru eğildi. Dudakları birbirine yaklaştı ve sonra ay ışığının altında, Boğaz’ın sularının fısıltısı eşliğinde öpüştüler. Nazik, tatlı, umut dolu bir öpücüktü bu. Ayrıldıklarında ikisinin de gözleri parlıyordu.
“Bu doğru mu hissettiriyor?” diye sordu Kemal.
“Evet,” diye fısıldadı Zeynep. “Çok doğru.”
Eve döndüklerinde malikanede her zamankinden farklı bir hava vardı. Sanki duvarlar bile değişmişti, daha sıcak, daha canlıydı. Ayşe Hanım onları karşıladı, gözlerindeki mutluluğu gizleyemiyordu.
“İyi miydi toplantı?” diye sordu.
“Muhteşemdi,” dedi Kemal gülümseyerek. “Zeynep herkesi büyüledi.”
Ayşe Hanım, ikisinin arasındaki elektriği hissetti. “Çay hazırlayayım mı?”
“Gerek yok,” dedi Kemal. “Biz biraz bahçede oturacağız.”
Bahçeye çıktılar. Zeynep’in diktiği çiçekler ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Bir banka oturdular, Boğaz’ı seyrettiler.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Zeynep.
“Ne olmasını istersin?” diye sordu Kemal.
“Bilmiyorum,” dedi Zeynep dürüstçe. “Ben sadece seni bulmak için geldim. Sonrasını düşünmemiştim.”
“Ben de bilmiyorum,” dedi Kemal. “Ama bildiğim bir şey var: artık sensiz olmak istemiyorum.”
Zeynep, Kemal’in elini tuttu. “Ben de seninle olmak istiyorum.”
“O zaman,” dedi Kemal, “adım adım ilerleyelim. Bugünü yaşayalım, yarını düşünmeyelim. Sadece hissedelim.”
“Anlaştık,” dedi Zeynep gülümseyerek.
O gece birbirlerine iyi geceler derken önceki gecelerden farklıydı. Bu kez kapıda durup birbirlerine bakarak değil, uzun bir öpücükle ayrıldılar.
Ertesi sabah Kemal erkenden kalktı. Bir fikir gelmişti aklına. Zeynep’e sürpriz yapmak istiyordu. Ayşe Hanım’ı çağırdı, planını anlattı. Yaşlı kadın sevinçle kabul etti.
Öğle saatlerinde Zeynep bahçede kitap okurken Kemal geldi. “Hadi,” dedi elini uzatarak. “Sana bir sürprizim var.”
“Ne sürprizi?” diye sordu Zeynep merakla.
“Görünce anlarsın.”
Arabayla kısa bir yolculuktan sonra İstanbul’un kenar mahallelerinden birine geldiler. Burada eski bir okul binası vardı. Dış cephesi boyasız, bahçesi bakımsızdı.
“Burası neresi?” diye sordu Zeynep.
“Eğitimde fırsat eşitliği projesinin ilk durağı,” dedi Kemal. “Bu okulu satın aldık, yeniliyoruz ve senin de yardımını istiyorum.”
“Benim yardımımı mı?”
“Evet. Bu projeyi birlikte yönetmemizi istiyorum. Senin bakış açına, senin enerjine ihtiyacım var. Sen de bu yollardan geçtin Zeynep. Zorlukları biliyorsun. Senin deneyimin bu çocuklar için çok değerli olabilir.”
Zeynep duygulandı. “Gerçekten mi? Yani ben sadece yeni mezun bir öğrenciyim. Ne kadar yardımcı olabilirim ki?”
“Çok şey yapabilirsin,” dedi Kemal. “Ve zaten yapıyorsun. Bana ilham verdin. Şimdi bu çocuklara da ilham verebilirsin.”
Okula girdiler. İçeride işçiler çalışıyordu. Duvarlar boyanıyor, yeni sıralar yerleştiriliyordu. Kemal planları anlattı: modern bir kütüphane, bilgisayar laboratuvarı, sanat stüdyosu… Burada üç yüz öğrenci eğitim görecek ve en başarılı olanlar Yılmaz Holding’de staj yapma şansı bulacak. Tıpkı senin gibi, yetenekli ama imkanları kısıtlı gençler…
Zeynep duygulanmıştı. “Bu inanılmaz Kemal. Gerçekten inanılmaz.”
“Senin sayende,” dedi Kemal. “Sen bana tekrar vermeyi öğrettin.”
Okulu gezdikten sonra bahçede bir çınar ağacının altına oturdular. Kemal yanında getirdiği piknik sepetini açtı. İçinde sandviçler, meyveler, içecekler vardı.
“Ayşe Hanım hazırladı,” dedi gülümseyerek. “Sanırım o da bizim için çok mutlu.”
“Herkes öyle görünüyor,” dedi Zeynep gülerek. “Çünkü değiştiğimi görüyorlar,” dedi Kemal. “Dört yıl boyunca bir hayalet gibi yaşadım. Şimdi ise tekrar yaşıyorum. Senin sayende.”
Öğleden sonra okul projesini konuşarak geçirdiler. Zeynep fikirlerini paylaştı: mentorluk programı, kariyer günleri, aile katılımı…
“Sen bu işi benden daha iyi yapacaksın,” dedi Kemal etkilenerek.
“Birlikte yapacağız,” dedi Zeynep. “Ekip olarak.”
Gün batarken arabaya bindiler ve eve doğru yola çıktılar. Yolda Kemal bir telefon aldı, yüzü ciddileşti.
“Ne oldu?” diye sordu Zeynep telefondan sonra.
“Serkan,” dedi Kemal. “İhale ile ilgili kanıtları açıklayacağımı duymuş, beni tehdit ediyor.”
“Ne dedi?”
“Eğer belgeleri ihale kuruluna verirsem, karşılığını ödeyecekmişim.”
“Ne yapacaksın?”
Kemal düşündü. Sonra kararlı bir ifadeyle, “Doğru olanı,” dedi. “Her zaman doğru olanı yapmaya çalıştım. Şimdi de öyle olacak.”
Zeynep, Kemal’in elini sıktı. “Seni destekliyorum. Ne olursa olsun.”
O gece eve döndüklerinde Kemal, Zeynep’i odasına kadar geçirdi. Kapıda durdular.
“Bugün için teşekkür ederim,” dedi Zeynep. “Projeyi sevdim. Gerçekten anlamlı bir iş yapıyorsun.”
“Biz yapıyoruz,” diye düzeltti Kemal.
Öpüştüler. Bu kez daha uzun, daha tutkulu… Ayrıldıklarında Kemal fısıldadı: “İyi geceler Zeynep.”
“İyi geceler Kemal.”
Zeynep odasına girdi, kapıyı kapattı, kalbi hızla çarpıyordu. Hayatında ilk kez gerçekten aşık olduğunu hissetti. Bu, hayalini kurduğu adamla yaşadığı bir masal değildi artık. Bu, gerçek bir adamla, tüm kusurları, tüm korkuları, tüm geçmişiyle birlikte yaşadığı gerçek bir aşktı.
Kemal ise odasında pencereden dışarı bakarak düşünüyordu. İçinde bir heyecan, bir korku, bir mutluluk vardı. Elif’ten sonra ilk kez bir kadına karşı böyle hissediyordu. Bu onu korkutuyordu ama aynı zamanda özgürleştiriyordu da.
“Elif,” diye fısıldadı karanlığa. “Ben yaşıyorum. Ama artık devam etmem gerekiyor. Zeynep… O beni hayata döndürdü.”
Ve o gece rüyasında Elif’i gördü. Ama bu kez kabuslarında olduğu gibi acı içinde değildi; gülümsüyordu.
“Mutlu ol Kemal,” diyordu. “Benim için de mutlu ol.”
Kemal uyandığında yüzünde bir gülümseme vardı. İçindeki ağırlık, suçluluk kalkmıştı sanki. Hafif, özgür hissediyordu. Yeni bir gün başlıyordu ve bugün yeni bir başlangıcın ilk günüydü.
İhalenin sonuçlanmasına iki gün kala Kemal
İhalenin sonuçlanmasına iki gün kala, Kemal sabah erken saatlerde ofisindeydi. Masasında Serkan Demir’in etik dışı faaliyetlerini belgeleyen dosyalar duruyordu. Bu belgeler, rakip şirketlere yapılan baskıları, ihale kurulundaki bazı üyelere verilen rüşvetleri ortaya çıkarıyordu. Kemal bu belgeleri ihale kuruluna sunmayı planlıyordu.
Tam o sırada sekreteri içeri girdi. “Kemal Bey, Serkan Bey geldi. Görüşmek istiyormuş.”
Kemal derin bir nefes aldı. “Gelsin.”
Serkan içeri girdiğinde yüzünde sahte bir gülümseme vardı. “Günaydın Kemal. Erken başlamışsın bugün.”
“Ne istiyorsun Serkan?” diye sordu Kemal, doğrudan konuya girerek.
“Barış.” dedi Serkan, bir koltuğa otururken. “Sana bir teklifim var.”
“Dinliyorum.”
“İhaleden çekil. Bana bırak. Karşılığında Yılmaz Holding’e yeni kuracağım teknoloji şirketinde yüzde yirmi hisse vereceğim. Milyarlarca liralık bir iş olacak bu.”
Kemal güldü. “Rüşvet mi teklif ediyorsun bana?”
“İş ortaklığı.” dedi Serkan sırıtarak. “İkimiz de kazanırız.”
“Hayır, teşekkürler. Ben ihaleye dürüst bir şekilde girmeyi tercih ederim.”
Serkan’ın yüzündeki gülümseme silindi. “Peki ya belgeler? Onları ihale kuruluna vermeyeceksin, değil mi?”
“Tam tersine,” dedi Kemal. “Yarın sabah kurulun başkanıyla görüşeceğim.”
Serkan öne eğildi, sesi tehditkar bir tona büründü. “Bu akıllıca değil Kemal. Çok şey kaybedebilirsin.”
“Tehdit mi ediyorsun beni?”
“Uyarıyorum,” dedi Serkan. “Dostça bir uyarı.”
“Dost olduğumuzu sanmıyorum,” dedi Kemal. “Ve şimdi lütfen ofisimi terk et.”
Serkan ayağa kalktı ama kapıya gitmeden önce masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Kemal ve Zeynep’in vakıf toplantısında çekilmiş bir fotoğrafıydı. “Güzel kadın,” dedi. “Bana Elif’i hatırlatıyor biraz. Ama emin misin Zeynep Hanım’ın gerçekten kim olduğunu bildiğinden?”
Kemal’in kaşları çatıldı. “Ne demek istiyorsun?”
“Hiç araştırdın mı onu? Gerçekten kim olduğunu, neden burada olduğunu sordun mu kendine?”
“Çık dışarı Serkan,” dedi Kemal öfkeyle.
Serkan omuz silkti ve kapıya yöneldi. “Sadece bir dost tavsiyesi. Güzel yüzlerin arkasında bazen çirkin gerçekler saklıdır.”
Serkan gittikten sonra Kemal masasına döndü ama dikkatini toplayamıyordu. Serkan’ın sözleri istemese de aklına takılmıştı. Zeynep hakkında gerçekten ne biliyordu? Ankara Üniversitesi’nde okuduğunu söylemişti ama hiç kanıtlamak için bir belge göstermemişti. Ailesinden bahsetmişti ama Kemal onlarla hiç tanışmamıştı. On bir yıl önce verdiği bir söz için geldiğini söylemişti. Ama bu gerçekten mümkün müydü?
“Saçmalama Kemal,” dedi kendi kendine. “Serkan kafanı karıştırmaya çalışıyor.” Ama şüphe tohumu bir kere ekilmişti. Kemal telefonunu eline aldı ve güvenlik şefini aradı. “Ahmet Bey, bir araştırma yapmanı istiyorum. Zeynep Aydın hakkında her şey. Eğitim geçmişi, aile bilgileri, finansal durumu, her şey.”
“Anlaşıldı Kemal Bey. Hemen başlıyorum.”
Kemal telefonu kapatınca kendinden utandı. Nasıl Zeynep’ten şüphelenebilirdi? Genç kadın ona hayatını geri vermişti. Ona güvenmeliydi. Ama iş dünyasında güven lüks bir duyguydu ve Kemal hayatı boyunca temkinli olmayı öğrenmişti.
Zeynep vakıf binasındaki yeni ofisini düzenliyordu. Kemal ona burada bir çalışma alanı vermişti. Eğitimde fırsat eşitliği projesini yönetmesi için duvarlara posterler asıyor, kitapları raflara diziyordu. Cep telefonu çaldı. Arayan annesiydi.
“Anne, merhaba,” dedi Zeynep gülümseyerek.
“Kızım, nasılsın? Senden haber alamayınca merak ettik.”
“İyiyim anne, çok iyiyim. Burada yeni bir projeye başladık. Eğitim projesi, fakir çocuklara burs, eğitim imkanı sağlayacağız.”
“Biz diye kastettiğin sen ve Kemal Bey mi?”
“Evet,” dedi Zeynep, yüzünde mutlu bir ifadeyle. “Kemal ve ben.”
“Yani ilişkiniz ciddi mi?”
Zeynep bir an duraksadı. “Sanırım. Öyle diyebiliriz. Kemal değişti anne, artık daha açık, daha mutlu ve ben ona aşık oldum.”
“Kızım,” dedi annesi endişeli bir sesle. “Mutluluğunu istiyorum ama temkinli ol. Bu adam senin çocukluk hayalin. Gerçek hayat hayallerdeki gibi olmayabilir.”
“Biliyorum anne. Ama bu gerçek Kemal, gerçek bir insan. Kusurları, korkuları olan ve ben onu olduğu gibi seviyorum.”
“Umarım her şey yolunda gider,” dedi annesi. “Baban da seni özledi. Ne zaman bizi ziyarete geleceksin?”
“Yakında,” dedi Zeynep. “Belki Kemal’i de getiririm.”
Telefonu kapattıktan sonra Zeynep pencerenin kenarına gitti ve dışarıdaki bahçeyi seyretti. Hayatında ilk kez bu kadar mutluydu. Sanki tüm parçalar yerine oturmuştu.
Akşam üzeri Kemal ofise geldi. Yüzü gergindi, gözlerinde bir endişe vardı.
“Merhaba,” dedi Zeynep ona doğru giderek. “İyi misin? Yorgun görünüyorsun.”
“İyiyim,” dedi Kemal kısa bir şekilde. “Sadece zor bir gün geçirdim.”
“Serkan mı? Yine mi tehdit etti?”
“Evet ama önemli değil,” dedi Kemal pencereye doğru yürüyerek. “Zeynep, sana bir soru sormak istiyorum.”
“Tabii, sor.”
“Ankara Üniversitesi’nde işletme mi okudun?”
Zeynep şaşırdı. “Evet. Neden sordun?”
“Sadece merak ettim,” dedi Kemal dönüp ona bakarak. “Mezuniyet belgen yanında mı?”
“Hayır, annemlerin evinde. Neden bunu soruyorsun Kemal? Bir sorun mu var?”
Kemal iç çekti. “Hayır, sadece Serkan bugün bazı şeyler söyledi. Kafamı karıştırdı.”
“Ne gibi şeyler?”
“Senin hakkında, kim olduğun, neden burada olduğun hakkında…”
Zeynep’in yüzündeki ifade değişti. Şok, hayal kırıklığı, öfke hepsi birden yansıdı. “Ve sen ona inandın, öyle mi? Benden şüphelendin?”
“Hayır, sadece…”
“Beni araştırdın mı Kemal?” diye sordu Zeynep doğrudan gözlerine bakarak.
Kemal cevap vermedi ama gözleri ele verdi onu.
“Araştırdın,” dedi Zeynep, sesi titreyerek. “Bana güvenmiyorsun.”
“Zeynep, iş dünyasında…”
“Bu iş değil Kemal!” diye bağırdı Zeynep, gözleri dolarken. “Bu benim. Ben sana hayatımı açtım, sana her şeyi anlattım, sana güvendim. Ve sen… Sen benden şüpheleniyorsun.”
“Sadece emin olmak istedim,” dedi Kemal, sesini yumuşatmaya çalışarak. “Serkan çok şey söyledi ve ben…”
“Ve sen ona inandın,” diye tamamladı Zeynep. “Ona değil, bana.”
“Zeynep, lütfen…”
Ama Zeynep onu dinlemiyordu artık. Çantasını aldı ve kapıya yöneldi.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Kemal peşinden giderek.
“Bilmiyorum,” dedi Zeynep dönerek. “Ama burada kalamam. Şüpheyle, güvensizlikle dolu bir yerde kalamam.”
“Lütfen konuşalım,” dedi Kemal. “Ne hakkında konuşacağız Kemal? Sen beni tanımıyormuşsun gibi davranıyorsun. Ben sana kalbimi açtım, sense beni araştırıyorsun. Bu… Bu acıtıyor.”
“Özür dilerim,” dedi Kemal elini uzatarak. “Gerçekten özür dilerim, yanılıyordum.”
“Evet, yanılıyordun,” dedi Zeynep, gözyaşları akarken. “Ve şimdi… Lütfen beni yalnız bırak, düşünmem gerekiyor.”
Kemal çaresizce izledi genç kadının çıkışını. Bir şeyler söylemek, onu durdurmak istedi ama kelimeleri bulamadı.
Zeynep binadan çıktı, bir taksiye bindi. Nereye gideceğini bilmiyordu.
“Otele mi, eve mi, Ankara’ya mı? Nereye gidelim hanımefendi?” diye sordu taksici.
Zeynep bir an düşündü. “Balat’a,” dedi sonunda. “St. Mary Manastırı’na.”
Kemal eve döndüğünde Ayşe Hanım onu endişeyle karşıladı.
“Kemal Bey, Zeynep Hanım nerede? Bir şey mi oldu?”
“Tartıştık,” dedi Kemal yorgun bir sesle. “Evden gitti. Nereye gitti bilmiyorum.”
Kemal çalışma odasına gitti, kendini koltuğa attı. Ne büyük bir hata yapmıştı. Serkan’ın sözlerine kanmış, Zeynep’ten şüphelenmişti. Şimdi ise onu kaybetme riskiyle karşı karşıyaydı.
Telefonu çaldı. Güvenlik şefiydi.
“Kemal Bey, Zeynep Hanım hakkındaki araştırmayı tamamladık ve…”
“Her şey söylediği gibi. Ankara Üniversitesi İşletme bölümü birincisi. Ailesi Ankara’da yaşıyor. Babası emekli öğretmen, annesi hemşire. Hiçbir şüpheli durum yok.”
Kemal iç çekti. “Teşekkürler Ahmet Bey. Raporu gönder bana.”
Telefonu kapattıktan sonra Kemal pencereye gitti. Dışarıda yağmur başlamıştı. İstanbul’un ışıkları yağmur damlalarının ardından bulanık görünüyordu.
“Ne yaptım ben?” diye mırıldandı. “Ne büyük bir hata yaptım.”
Telefonu tekrar eline aldı. Zeynep’i aradı ama cevap vermedi. Mesaj attı.
“Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. Lütfen beni ara.”
Ama cevap gelmedi. Saatler geçti, gece yarısı oldu. Kemal hâlâ odasındaydı, elinde bir kadeh viskiyle. Zeynep’ten haber yoktu.
Tekrar telefona sarıldı, bu kez başka bir numara çevirdi.
“İstanbul Emniyet Müdürlüğü, buyurun?”
“Merhaba, ben Kemal Yılmaz. Bir kayıp ihbarında bulunmak istiyorum.”
—
Zeynep manastırın bahçesinde oturmuş, gökyüzüne bakıyordu. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutluydu. Hava serinlemişti. Buraya sık sık gelirdi, üniversite yıllarında huzur bulurdu bu eski manastırın duvarları arasında. Şimdi de huzura ihtiyacı vardı.
Kemal’in şüphesi kalbinde derin bir yara açmıştı. Ona bu kadar açıldıktan, tüm benliğini verdikten sonra nasıl böyle bir şey yapabilirdi? Nasıl ondan şüphelenebilirdi?
Cep telefonunu çıkardı. On cevapsız arama, beş mesaj… Hepsi Kemal’den. Son mesajı okudu.
“Neredesin? Çok endişeleniyorum. Lütfen beni ara. Seni seviyorum.”
Seni seviyorum… İlk kez kullanıyordu bu kelimeyi. Zeynep’in kalbi sıkıştı. O da Kemal’i seviyordu. Ama şimdi her şey daha karmaşıktı.
Yaşlı bir rahibe yanına geldi. “İyi misin kızım? Çok geç oldu.”
“İyiyim, teşekkür ederim,” dedi Zeynep gülümsemeye çalışarak.
“Kalacak yerin var mı? İstersen misafir odasında kalabilirsin.”
Zeynep minnetle kabul etti. Bir gece burada kalmak, düşünmek için iyi olacaktı. Küçük sade odaya yerleştiğinde telefonunu tekrar çıkardı. Kemal’i aramalı mıydı? Henüz hazır değildi. Bunun yerine annesini aradı.
“Anne, ben Zeynep.”
“Kızım, neredesin? Kemal Bey aradı, seni sordu. Çok endişeliydi.”
“Kemal mi aradı seni?” diye sordu Zeynep şaşkınlıkla.
“Evet. Bir saat önce. Nerede olabileceğini sordu. Çok telaşlıydı.”
Zeynep iç çekti. “Anne, biz tartıştık. Şu an biraz zamana ihtiyacım var.”
“Ne oldu kızım?”
“Kemal benden şüphelendi. Beni araştırdı.”
“O… Zeynep, üzgünüm ben de. Ama belki, belki haklıydı. Belki tüm bu hikaye çok tuhaftı. On bir yıl önce verdiğin bir söz için gittin ona. Kim yapar bunu?”
“Sen yaparsın,” dedi annesi yumuşak bir sesle. “Sen her zaman sözünü tutan, kararlı bir çocuktun. Ve Kemal Bey, o sadece temkinli davranmış olabilir. Onu çok suçlama.”
“Belki de haklısın,” dedi Zeynep düşünceli bir şekilde. “Ama şimdi biraz zamana ihtiyacım var.”
“Anlıyorum kızım. Ama onu çok fazla bekletme. Eğer gerçekten önemliyse…”
“Önemli anne. Çok önemli.”
“O zaman kalbini dinle.”
Telefonu kapattıktan sonra Zeynep yatağa uzandı. Taş duvarlar, küçük pencere, sade mobilyalar… Bu basitlik zihnini berraklaştırıyordu. Kemal’i düşündü; onunla geçirdiği zamanı, paylaştıkları anıları, hissettiği duyguları ve sonra bugün yaşadıkları tartışmayı, Kemal’in gözlerindeki şüpheyi… Bu acıtmıştı. Ama belki bu da ilişkinin bir parçasıydı. Güven inşa etmek zaman alan bir süreçti.
“Ona bir şans daha vermeliyim mi?” diye sordu kendi kendine. “Yoksa bu bizim için sonun başlangıcı mı?”
Pencereden dışarı baktı. İstanbul ışıkları parlıyordu uzakta ve bir yerde, o ışıkların arasında Kemal onu düşünüyordu.
“Yarın!” diye fısıldadı Zeynep gözlerini kapatırken. “Yarın karar vereceğim.”
—
Sabah İstanbul’un üzerine nazikçe doğdu. Güneş St. Mary manastırının eski taş duvarlarını altın bir ışıkla aydınlatıyordu. Zeynep, küçük odanın penceresinden dışarı baktı. Yeni bir gün başlıyordu ve karar verme zamanı gelmişti.
Gecenin bir vakti, derin düşünceler içindeyken masanın üzerinde duran kağıt ve kaleme uzanmıştı. Kemal’e bir mektup yazmıştı. Duygularını, hayal kırıklığını ama aynı zamanda hâlâ var olan sevgisini anlatan bir mektup…
Şimdi, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte mektubu tekrar okudu.
—
**Sevgili Kemal,
Bu mektubu sana yazmak belki de hayatımın en zor kararlarından biri. Dün yaşadıklarımız kalbimde derin bir iz bıraktı. Sana açıldım, sana güvendim, sana kalbimi verdim ve sen şüphelendin. Bu acıttı Kemal. Gerçekten acıttı. Ama gecenin sessizliğinde düşündüm. Belki de bu tamamen senin hatan mıydı? Ben on bir yıl önce verdiğim bir sözü tutmak için hayatına aniden girdim. Tanımadığın bir kadın, uzun zamandır unuttuğun bir çocukluk anısı… Belki de senin yerinde olsaydım ben de şüphelenirdim. Bu yüzden seni anlamaya çalışıyorum. Ama anlamak tamamen affetmek değil. Güven bir ilişkinin temelidir Kemal, ve bu temel sarsıldığında her şey sarsılır.
Şimdi senden tek bir şey istiyorum: dürüstlük. Gerçekten ne hissettiğini, gerçekten ne istediğini söyle bana. Eğer kalbinde hâlâ şüphe varsa bunu bilmek hakkım. Eğer hâlâ Elif’in anısıyla yaşıyorsan ve ilerleyemiyorsan bunu da bilmem gerekiyor. Ve eğer tüm bunlara rağmen gerçekten beni seviyorsan, bunu göster. Sadece sözcüklerle değil, eylemlerle.
Ben seni seviyorum Kemal. O küçük kız olarak başlayan ama şimdi yetişkin bir kadın olarak devam eden bir sevgiyle… Ama sevgi tek başına yeterli değil. Güven, saygı, dürüstlük… Bunlar olmadan sevgi sadece boş bir sözcük.
Sana bir şans daha vermek istiyorum. Bize bir şans daha vermek istiyorum. Ama bu sefer gözlerimiz açık olacak. Bu sefer tüm gerçeklerle yüzleşeceğiz.
Bu mektubu okuduktan sonra, eğer hâlâ beni istiyorsan gel, beni bul. St. Mary Manastırı’ndayım. Burada, bu sessiz huzurlu yerde, belki yeni bir başlangıç yapabiliriz.
Sevgilerimle,
Zeynep**
—
Zeynep mektubu katladı ve zarfa koydu. Manastırdan çıktı, yakındaki bir kafede kahvaltı etti. Sonra cesaretini toplayıp taksi çağırdı.
“Nereye gidiyoruz hanımefendi?” diye sordu şoför.
“Sarıyer,” dedi Zeynep. “Yılmaz malikanesine.”
Kemal gece boyunca uyuyamamıştı. Zeynep’i aramış, tüm tanıdıklarını aramış, hatta polise bile başvurmuştu. Ama hiçbir sonuç alamamıştı. Sabah olduğunda gözleri kızarmış, yüzü yorgunluktan çökmüştü. Ayşe Hanım endişeyle ona kahve getirdi.
“Kemal Bey, biraz dinlenseniz. Kendinizi hasta edeceksiniz.”
“Dinlenemem,” dedi Kemal. “Onu bulmam lazım. Özür dilemem lazım.”
“Bulacaksınız,” dedi yaşlı kadın şefkatle. “Zeynep Hanım akıllı bir kız, size dönecektir.”
Tam o sırada kapı çalındı. Kemal yerinden fırladı, kapıya koştu. Ama gelen Zeynep değildi. Bir kurye, elinde bir zarfla duruyordu.
“Kemal Yılmaz?” diye sordu kurye.
“Benim.”
“Size bir mektup var. İmzalayın lütfen.”
Kemal mektubu aldı, hemen açtı. Zeynep’in el yazısını tanıdı. Okumaya başladı. Her kelime kalbine dokunuyordu. Mektubu bitirdiğinde gözleri yaşarmıştı. Zeynep haklıydı. Güven olmadan sevgi yeterli değildi ve o, Zeynep’in güvenini kırmıştı.
“Ayşe Hanım!” diye seslendi. “Arabayı hazırlat hemen.”
“Nereye gidiyorsunuz Kemal Bey?”
“St. Mary Manastırı’na,” dedi Kemal hızla hazırlanırken. “Zeynep orada.”
Araba hazırlandığında Kemal tam çıkmak üzereydi ki telefonu çaldı. Asistanıydı.
“Kemal Bey, özür dilerim ama ihale kurulu başkanı acilen sizinle görüşmek istiyor. Belgeler hakkında…”
Kemal duraksadı. İhale, Serkan’ın etik dışı faaliyetleri, belgeler… Hepsi çok önemliydi. Ama şimdi Zeynep’i bulmak daha önemliydi.
“Söyle ona, öğleden sonra görüşeceğim,” dedi Kemal. “Şu anda çok önemli bir işim var.”
—
Zeynep malikhaneye vardığında güvenlik görevlisi onu karşıladı.
“Zeynep Hanım, hoş geldiniz. Kemal Bey sizi arıyordu. O evde mi?” diye sordu Zeynep.
“Hayır, az önce çıktı. St. Mary Manastırı’na gidiyormuş.”
Zeynep gülümsedi. Demek Kemal mektubu almış ve hemen harekete geçmişti. Bu iyi bir işaretti.
“Teşekkürler,” dedi Zeynep. “Ben de oraya döneceğim o zaman.”
Tam arabasına binecekti ki arkasından bir ses duydu. Zeynep Hanım döndüğünde Serkan Demir’i gördü. Adam lüks arabasından inmiş, ona doğru geliyordu.
“Serkan Bey,” dedi Zeynep şaşkınlıkla. “Siz burada ne yapıyorsunuz?”
“Kemal’le konuşmaya geldim,” dedi Serkan gülümseyerek. “Ama anlaşılan o da siz de yokmuşsunuz. Küçük bir tartışma mı yaşadınız?”
Zeynep adamın alaycı tonundan rahatsız oldu. “Bu sizi ilgilendirmez.”
“Aslında ilgilendiriyor,” dedi Serkan daha da yaklaşarak. “Çünkü Kemal benim en büyük rakibim ve sen onun en büyük zayıflığı oldun.”
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu Zeynep tedirgin bir şekilde.
“Dün Kemal’in ofisine gittiğimde masasında senin fotoğrafını gördüm. Gözlerindeki ifade… Sana âşık olmuş ve bu benim için bir fırsat.”
“Nasıl bir fırsat?”
“Kemal’in zihnini karıştırmak için,” dedi Serkan sinsi bir gülümsemeyle. “Senin hakkında şüphe tohumları ektim ve başarılı oldum. Değil mi? Tartıştınız.”
Zeynep’in yüzü öfkeyle kızardı. “Siz… Siz bilerek yaptınız bunu.”
“İş dünyası acımasızdır Zeynep Hanım,” dedi Serkan omuz silkerek. “Ve ben kazanmak için her yolu kullanırım.”
“Siz iğrenç birisiniz,” dedi Zeynep arabaya doğru ilerlerken. “Kemal haklıymış sizin hakkınızda.”
“Belki öyledir,” dedi Serkan. “Ama şunu unutma, eğer Kemal sana gerçekten güvenseydi benim söylediklerim onu etkilemezdi.”
Zeynep durdu, düşündü. Serkan bir noktada haklıydı. Kemal’in güveni daha sağlam olmalıydı.
“Güven inşa edilir Serkan Bey,” dedi Zeynep dönüp adama bakarak. “Ve biz daha yeni başlıyoruz.”
Arabaya bindi ve hızla uzaklaştı. Şimdi Kemal’i bulmalı ve her şeyi açıklığa kavuşturmalıydı.
—
Kemal manastırın avlusunda durmuş, etrafına bakınıyordu. Zeynep’i göremedi. Yaşlı bir rahibeye yaklaştı.
“Affedersiniz, Zeynep Aydın adında bir genç kadını arıyorum. Burada mı acaba?”
Rahibe başını salladı. “Evet, buradaydı ama az önce ayrıldı. Nereye gittiğini söyledi mi?”
“Evet, sizi bulmaya gittiğini söyledi. Evinize.”
Kemal iç çekti. Birbirlerini kaçırıyorlardı. Telefonunu çıkardı, Zeynep’i aradı. Ama cevap alamadı. Belki de yoldaydı, telefonu kapalıydı. Ne yapmalıydı şimdi? Eve mi dönmeliydi yoksa beklemeli miydi?
Biraz düşündükten sonra manastırın bahçesindeki bir banka oturdu. Zeynep’in mektubunu tekrar okudu. “Eylemlerle göster,” demişti Zeynep. Kemal düşündü. Nasıl gösterebilirdi? Nasıl kanıtlayabilirdi güvenini, sevgisini?
Tam o sırada bahçe kapısı açıldı ve Zeynep içeri girdi. Kemal’i gördü, gözleri parladı. Kemal ayağa kalktı, ona doğru koştu.
“Zeynep,” dedi nefes nefese. “Çok özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. Ben…”
“Dur,” dedi Zeynep elini kaldırarak. “Önce benim söyleyeceklerim var.”
Kemal sustu, bekledi.
“Az önce Serkan’la karşılaştım,” dedi Zeynep. “Bana her şeyi anlattı. Bilerek aramıza şüphe tohumları ekmiş. Senin zihnini karıştırmak, ihaleyi kazanmak için.”
Kemal’in yüzü öfkeyle karardı. “O alçak.”
“Evet,” dedi Zeynep. “Ama bir noktada haklıydı. Eğer bana gerçekten güvenseydin, onun sözleri seni etkilemezdi.”
Kemal başını öne eğdi. “Haklısın ve bunun için özür dilerim. Ben… Ben korkuyordum Zeynep. Seni kaybetmekten korkuyordum. Elif’i kaybetmek beni o kadar derinden yaraladı ki, tekrar aynı acıyı yaşamaktan korkuyordum ve bu korku mantıklı düşünmemi engelledi.”
“Anlıyorum,” dedi Zeynep yumuşak bir sesle. “Gerçekten anlıyorum Kemal. Ama bir ilişki güven üzerine kurulur. Buna inanıyor musun?”
“İnanıyorum,” dedi Kemal. “Ve sana güveniyorum Zeynep. Şüphe duymadan, koşulsuz güveniyorum.”
“Bunu nasıl kanıtlayabilirsin?” diye sordu Zeynep.
Kemal düşündü. Sonra cebinden bir zarf çıkardı. “Bunlar Serkan’ın etik dışı faaliyetlerini belgeleyen kanıtlar. İhale kurulu bunları bekliyor. Ama işte… Bunları sana emanet ediyorum. Ne yapacağına sen karar ver. Yırt, yak, kurula ver… Sana güveniyorum.”
Zeynep zarfı aldı, bir an baktı. Sonra Kemal’e geri verdi. “Ben de sana güveniyorum Kemal ve biliyorum ki doğru olanı yapacaksın.”
Kemal zarfı geri aldı, gülümsedi. “Birlikte vereceğiz. Ortak bir karar olarak.”
İkisi de birbirine baktı. Gözlerinde sevgi, güven ve umut vardı.
“Peki şimdi ne olacak?” diye sordu Zeynep.
Kemal cebinden küçük bir kutu çıkardı. “Bunu daha sonra, daha romantik bir ortamda vermeyi planlıyordum ama belki de şimdi tam zamanı.” Kutuyu açtı. İçinde zarif bir yüzük vardı. Altın bir bant üzerinde küçük bir pırlanta.
“Bu bir evlenme teklifi değil,” dedi Kemal hemen. “Henüz değil. Bu bir söz. Sana her zaman dürüst olacağıma, her zaman güveneceğime dair bir söz.”
Zeynep gözleri dolu dolu yüzüğe baktı. “Söz yüzüğü.”
“Evet,” dedi Kemal. “Bir zamanlar küçük bir kız bana söz vermişti. Şimdi ben de o kıza söz veriyorum. Kabul eder misin?”
Zeynep gözyaşları içinde başını salladı. “Ediyorum.”
Kemal yüzüğü Zeynep’in parmağına taktı. Sonra eğildi ve onu öptü. Uzun, derin, sevgi dolu bir öpücüktü bu. Ayrıldıklarında Kemal fısıldadı:
“Seni seviyorum Zeynep.”
“Ben de seni seviyorum Kemal,” diye fısıldadı Zeynep.
El ele manastırın bahçesinden çıktılar. Güneş tam tepeden parlıyordu. Yeni bir gün, yeni bir başlangıç…
—
Altı ay sonra Yılmaz Vakfı’nın yeni eğitim merkezi açılışındaydılar. İhale sonuçlanmış, Kemal kazanmıştı. Serkan’ın şirketine ise etik dışı faaliyetlerinden dolayı ağır cezalar verilmişti. Artık rakip değildi, İstanbul’dan ayrılmıştı.
Zeynep açılış kurdelesini keserken gururla gülümsüyordu. Yanında Kemal, diğer yanında ise ailesi duruyordu. Fatma Hanım ve Ahmet Bey, kızlarının mutluluğunu görmekten dolayı sevinçliydiler. Başta Kemal’den şüphelenmiş olsalar da, şimdi onu tanıyor ve seviyorlardı.
“Bu merkez,” dedi Zeynep mikrofona konuşurken, “sadece bir bina değil, bir umut. Tıpkı benim hikayem gibi… On bir yıl önce küçük bir kız bir söz verdi ve o sözü tuttu. Şimdi buradaki her çocuğa söz veriyoruz. Sizin yanınızda olacağız, hayallerinizi gerçekleştirmenize yardım edeceğiz.”
Kalabalık alkışladı. Kemal, Zeynep’e gururla baktı. Genç kadın sadece hayatını değil, işini, vakfını, her şeyini değiştirmişti. Daha iyi bir insan olmasını sağlamıştı.
Açılıştan sonra Sarıyer’deki malikanenin bahçesinde küçük bir kutlama düzenlediler. Aile, yakın arkadaşlar, iş ortakları, herkes oradaydı. Kemal, Zeynep’i dans pistine çıkardı. Yavaş bir müzik eşliğinde dans ederlerken kulağına fısıldadı:
“Mutlu musun?”
Zeynep gülümsedi. “Çok mutluyum.”
“Ya sen?”
“Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım,” dedi Kemal. “Ve bunu sana borçluyum.”
“Hayır,” dedi Zeynep. “Bunu kendine borçlusun. Sen değişmeye karar verdin. Ben sadece kapıyı çaldım.”
“Ve ben açtım,” dedi Kemal gülümseyerek.
“Evet,” dedi Zeynep. “Açtın.”
Müzik devam ederken Kemal cebinden bir kutu daha çıkardı, ama bu seferki daha büyüktü. Dans pistinin ortasında durdu, dizlerinin üzerine çöktü.
“Zeynep Aydın,” dedi kutuyu açarak. İçinde parlak bir pırlanta yüzük vardı. “Benimle evlenir misin?”
Zeynep şaşkınlık ve mutlulukla doldu. “Evet,” dedi gözyaşları içinde. “Evet Kemal Yılmaz, seninle evlenirim.”
Kemal yüzüğü parmağına taktı, ayağa kalktı ve onu öptü. Herkes alkışlıyordu ama onlar kimseyi duymuyordu. O an sadece ikisi vardı dünyada.
Bir ay sonra Boğaz kıyısındaki küçük bir kilisede evlendiler. Sade ama zarif bir törenle… Kemal’in müzisyen arkadaşları piyano çaldı. Zeynep’in ailesi ve arkadaşları, Kemal’in iş ortakları ve çalışanları herkes oradaydı. Ayşe Hanım gözyaşları içinde onları izledi. Bu ev sonunda gerçek bir yuva olmuştu.
Düğünden sonra balayına çıkmadan önce Kemal bir sürpriz hazırlamıştı. Zeynep’i on bir yıl önce her şeyin başladığı yere götürdü: Yılmaz Holding’in eski merkez binasına. Bina hâlâ duruyordu ama artık başka bir şirketin mülkiyetindeydi.
“Neden buraya geldik?” diye sordu Zeynep merakla.
“Çünkü her şey burada başladı,” dedi Kemal. “Ve şimdi burada yeni bir söz vermek istiyorum.”
Binanın önündeki merdivenlere çıktılar. Tam on bir yıl önce küçük Zeynep’in durduğu yere…
“Zeynep Yılmaz,” dedi Kemal ellerini tutarak. “Sana söz veriyorum. Her gün seni daha çok seveceğim. Her gün sana daha çok güveneceğim. Her gün senin için daha iyi bir insan olacağım. Bu hayatımın sözü.”
Zeynep gözyaşları içinde gülümsedi. “Ben de sana söz veriyorum Kemal Yılmaz. Her gün yanında olacağım. Her gün kalbini güvenle saklayacağım. Her gün seninle birlikte büyüyeceğim. Bu benim hayatımın sözü.”
El ele merdivenleri indiler ve yeni hayatlarına doğru yürüdüler. İstanbul’un ışıkları önlerinde uzanan yolu aydınlatıyordu. Bir zamanlar küçük bir kızın verdiği söz, şimdi iki insanın kaderini değiştirmiş, iki kalbi birleştirmişti.
Ve onlar sözlerini tutarak yaşadılar, sonsuza dek…
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





