Çağlayan Adliyesi’nde milyonların kaderi tek bir cümlede büküldü. Ülkenin en pahalı avukatı susup kapıdan çıkınca, mavi üniformalı bir kadın paspasını bıraktı ve ayağa kalktı: “Ben onu savunacağım, Sayın Hâkim.” O an, salonun nefesi kesildi. Çünkü bazen adalet, kürsüde değil gölgede birikir; bazen bir hayat, tek bir cesur cümlede yeniden kurulur.
Çağlayan Adliyesi, koridorları eko yutan devasa bir iç organ gibi, sabahın nemini ve insanların fısıltılarını içine çekiyordu. Turnikelerden geçerken çantaların cırt sesi, güvenlik cihazlarının metalik tınlaması, her salon kapısının üzerinde yanan dijital numaralar… 7. duruşma salonunun önünde birike birike taşan kalabalık, bugün bir final izleyeceğini biliyordu. Kameraların göz bebekleri parlaktı; “Canlı” yazan kırmızı ışıklar, sessiz bir açlığa benziyordu.
Sanık sandalyesinde, bir zamanlar ülkenin en parlak otellerinin lobilerinde çevresine ışık saçan Ahmet Yıldırım, şimdi gri tonların içinde soluk bir heykel gibiydi. Elbisesinin omzunda ustaca dikilmiş bir yama, kravatında yıllar önce gümüş düğün yıldönümünde takılan bir iğnenin mat parıltısı. Bir imparatorluğun kalıntıları, üzerinde hâlâ ısrarla durduğu bir efkâr.
Savcı, genç ve keskin çizgili yüzüyle dosyaların sırtını tek tek okşuyor; avukat Kemal Özkan ise—Türkiye’nin hukuk efsanesi—cübbesinin yakasını iki parmakla düzeltiyordu. Saatlik ücreti beş bin lira, dosya incelemesine verdiği fiyat bir ev parası. “Hiç kaybetmedi” diye fısıldıyordu koridordaki adliye söylentisi. Ahmet, bir insanın tüm ikballerini bir başka insanın omuzlarına bıraktığı o eski alışkanlıkla, Özkan’a baktı ve bir süreliğine rahatladı.
Hâkim—elli yaşlarında, altın çerçeveli gözlüğünün ardından bakışları buz kesen bir kadın—salona sakin bir kesinlikle girdi. “Duruşma açıldı.” Önce iddia makamı, sonra savunma, sonra hüküm.
Savcı ayağa kalktı ve konuşmaya başladı. İddianame, sayılarla döşenmiş bir labirentti: vergi kaçakçılığı, belge sahteciliği, kara para aklama; “200 milyon lira” ifadesi havada ağır bir kurşun gibi kaldı. Tanık beyanları, bilirkişi raporları, hesap hareketlerinin birbiriyle konuşan grafikleri… Her cümle, Ahmet’in göğsüne batırılan soğuk bir iğneydi. “Dolandırıcıların kralı.” Basının başlıkları, savcının dudak kenarında sanki yeniden yazılıyordu.
Ahmet dinlerken, içinden bir kapı gıcırdayarak kapandı. Yıllardır biriktirdiği gurur, yerinden sökülmüş mobilya gibi yalpaladı. Her şeyi doğru değildi savcının; fakat “yeterince doğru” görünüyordu. Mahkemeyi ikna edecek kadar.
Ve sıra, savunmadaydı.
Kemal Özkan, ölçülü bir hareketle ayağa kalktı. Cübbesinin önünü iki eliyle hafifçe çekiştirdi, dosyayı avuçladı. Sekiz aydır biriktirdiği dilekçeler, notlar, emsal kararlar… Gözlüğünün üzerinden Ahmet’e baktı. Garip bir bakıştı bu—uzun, sanki bir veda. Sonra dosyayı, sessiz bir karar gibi masanın üzerine bıraktı. Tek kelime etmeden döndü, yürüdü. Kapıyı açtı. Çıktı.
Kapanan kapının tıklaması, salonda bir kurşun gibi yankılandı.
Bir an herkes sustu. Bir gazetecinin boğazını temizleme sesi bile suçüstü yakalanmış gibi utangaç kaçtı. Hâkim, savunma kürsüsüne, sonra kapıya, sonra tekrar kürsüye baktı. “Sanığın başka müdafii var mı?” diye sordu.
Ahmet’in dudakları aralandı, ama “Yok” kelimesi boğazında takıldı. O anda, arka sıralardan mavi bir leke yerinden doğruldu.
Mavi üniformalı bir kadın, elinde paspas, yorgun yüzünde yılların çizgileriyle ayağa kalktı. “Ben onu savunacağım, Sayın Hâkim.”
Salonun oksijeni çekildi sanki. Gözler, objektifler, fısıltılar o noktaya toplandı.
Fatma Demir, 62 yaşında, otuz yıldır bu binanın tuvaletlerini yıkayan, koridorlarını silen, salonlarının aralarını tozdan arındıran, görünmez olduğu öğretilmiş bir kadındı. Şimdi görünür oluyordu—tam da herkesin bakmayı unuttuğu bir yerden.
Hâkim gözlüğünü çıkarıp camını sildi. “Siz kimsiniz ve hangi sıfatla savunma yapmayı talep ediyorsunuz?”
Fatma dikleşti. İçinde, yıllar önce bıraktığını sandığı bir ses kıpırdadı. “Avukat Fatma Demir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1983 mezunuyum. Ruhsatım var; yirmi beş yıldır pasifte ama geçerli.”
Savcı ayağa fırladı. “Sayın Hâkim, bu bir maskaralık. Adalete hakaret—”
Hâkim avuç içiyle işaret edip susturdu. “Savunma hakkı kutsaldır. Sanık kabul ederse, mahkeme reddedecek bir sebep görmüyor.” Gözler Ahmet’e döndü. Adam, ilk kez, onun için hiçbir çıkarı olmayan birinin teklif ettiği şeyi görüyordu: bir şans. Başını salladı. “Kabul.”
“Hazırlık için ara,” dedi Hâkim. “Yarın saat on birde devam.”
Fatma paspasını tuttuğu elini bıraktı; diğer eliyle göğsüne bastırdı. Kalbi kulaklarında davul gibi vuruyordu. Salonun orta yerinde, yıllar sonra ilk kez bir “yer”i vardı.
O gece Zeytinburnu’ndaki küçük stüdyosunda, park alanına bakan o eski pencereden dışarı bakarken kutuları açtı. Tozlu kapaklar, yıllardır dokunulmayan anıların kokusunu saldı. Diplomasını buldu—pek iyi derece yazıyordu; gençliğinin çerçeveli bir fotoğrafı çıktı: Fatma ve Mustafa, aynı masada iki avukat; masanın üzerindeki dosyalara bir gelecek bağlamış gözler. Mustafa’nın yüzünü okşadı fotoğrafta. Pankreas kanseri onu martta alıp ağustosta götürmüş, Fatma’nın içindeki sesi de beraberinde sürüklemişti.
Büroyu kapatmıştı. Adaletin dili, Mustafa’nın eksilişiyle boğazında düğümlenmişti. Mahkemelerin koridorları hâlâ bildiği tek yerdi—ama savunma yerine temizlik arabası iterek geri dönmüştü. Yirmi beş yıl… Görünmezliğin kolezyumunda dolaşmıştı.
Şimdi masasında, kâtipten ödünç aldığı Yıldırım davasının dosyaları yığılıydı. Geceyi okumaya adadı. Notlar, küçük oklar, parantez içi sorular: 40 yıl önce öğrendiği tekniklerle metnin altını çizdi. İddianamede usule dair bir çatlak: arama kararının sınırları aşılmıştı. Tanık beyanında tarih kaymaları, birbirini tutmayan saatler. Bilirkişi raporunda çıkar çatışmasının gölgesi: raporu hazırlayan uzmanın başka bir dosyada zıt kanaat bildirdiğine dair bir iz. Azdı; ama vardı. Doğru yerden vurulursa bir duvarı yıkabilecek ince bir çatlak gibi.
Sabaha karşı altıda son dosyayı kapadı. Duş aldı. Dolabın derininden tek şık takımını çıkardı—Mustafa’nın cenazesinde giydiği siyah kostüm. Aynaya baktı; mavi üniformanın yerine siyah kumaşla sarılmış bir kadın gördü. Avukat Fatma Demir.
Ertesi sabah 7. salona girdiğinde, bir gün önce paspasıyla duvara yaslanan kadın değil, çanta taşıyan bir savunmacıydı. Hâkim kaşını kaldırdı, ama bir şey demedi. Savcı dudak bükerek gülümsedi—kolay zaferin sabırsızlığıyla.
Fatma kürsüye geçti. Salonu süzdü: merakla açılmış ağızlar, parıldayan kameralar, sanık koltuğunda pes etmeyi öğrenmiş bir adam. Derin bir nefes alıp başladı. “Müvekkilim masumdur,” demedi. Çünkü mahkeme salonu, yalanı izler; yutmaz. O, hukuk konuştu.
“Usul, devlet gücünün hoyratlığını frenlemek için vardır,” dedi. “Gözünüze küçük görünen bir ihlal, hepimizin kapısını aralar.” Sonra 347 numaralı belgeyi gösterdi: emrin kapsamı dışında elde edilmiş kilit bir delil. Savcı itiraz etti. Fatma sakin kaldı; “Hukukta önemsiz ihlal yoktur,” dedi.
Kilit tanığın beyanındaki çatalları tek tek söktü: bir yerde “perşembe” derken, aynı olay için başka ifadede “salı”; birinde Ahmet’le yüz yüze görüştüğünü söylerken, telefon kayıtlarının o saatte başka bir şehirde olduğunu göstermesi. “Bu küçük bir çelişki değil; anlatının omurgasında kırık,” dedi.
Bilirkişi raporunu masaya yatırdı. Uzmanın daha önce aynı bulgular için tam aksi kanaat bildirdiğini ve Yıldırım’ın düşüşünden kâr eden bir şirketten ödeme aldığını belgeledi. “Uzmanlık, tarafsız olana denir; bu bir ücretli kanaattir.”
Üç saat konuştu. Her paragraf bir taş çekti duvardan. Savcı her itirazında, Fatma’nın soğukkanlı geri paslarıyla nefesini ayarlamak zorunda kaldı. Salon sessizce dindi, dinledikçe ağırlaştı.
Bitirdiğinde, söz bitmişti ama boşluk dolmuştu. Hâkim, okunamayan bir ifadeyle bakıyordu. “Karar için yarın,” dedi. “Saat on bir.”
O gece Fatma uyumadı—dosyalar değil, anılar uykusunu kaçırdı. Mustafa’yı düşündü. “Görsen ne derdin?” diye mırıldandı. Sonra, kimseye söylemediği bir sır, zihninin perdesini araladı: Kemal Özkan’ın neden kaçtığını biliyordu. Çünkü yıllardır, avukatların ve hâkimlerin yanında, görünmez sayıldığı için açık edilen cümlelere tanık olmuştu. Üç yıl önce bir odada kalmış bir evrak—olmaması gereken bir yerde—Özkan’ın Yıldırım’ın rakipleriyle bağını göstermişti. İçeriden kaybetmek için kurulmuş bir düzenek. Belki vicdan, belki korku; belki ikisi birden onu kapıya götürmüştü.
Ertesi sabah, Hâkim yerine oturur oturmaz Fatma söz istedi. “Yeni deliller var,” dedi. Savcı ayağa fırladı. “Kabul edilemez! Sekiz ay boyunca—” Hâkim avucunu kaldırdı. “Adalet, takvimden büyüktür. Dinleyeceğim.”
Fatma gerçeği söyledi; üstelik kendi payına düşen utancı da saklamadan. “Üç yıl önce gördüğüm belgeleri o gün taşıyamadım. Bugün taşıyorum,” dedi. Kemal Özkan’ın karşı tarafa çalıştığını ima eden transfer izleri, danışmanlık sözleşmeleri, “müvekkil aleyhine strateji” diye not düşülmüş bir e-posta—bir komplonun yüzü ortaya çıkıyordu.
Salon karıştı. Mikrofonlar açıldı, flaşlar patladı. Hâkim taş yüzlü kaldı. “Savcılık, iddiaları 24 saat içinde soruştursun. Kemal Özkan, araştırma sonuçlanana kadar gözaltına alınsın.”
Ahmet Yıldırım, başını kaldıramadığı bir utançla Fatma’ya baktı. Yediği kazığın gölgesi, karşısında duran kadının omuzlarının üstüne düşmüyordu. İlk kez, yıllardır selam vermeden geçtiği bir temizlik işçisinin, onun tek savunması olduğunu anladı.
Bir hafta sonra, 7. duruşma salonu tıklım tıklımdı. Avrupa’dan muhabirler; “Temizlik işçisinin davası” başlıklarıyla gelen ekipler… Kemal Özkan, artık tanık kürsüsünde oturuyordu; bileklerinde henüz toka izi yoktu, ama bakışlarında bir çöküşün teri vardı. Savcılık, Fatma’nın işaret ettiği transferleri bulmuş; danışmanlık ödemelerini, yan şirketler üzerinden dolaştırılmış paraları, ofis içi yazışmaları ortaya koymuştu.
Hâkim dosyayı açtı. Yüzündeki ifade buzdan heykeldi; ama bakışlarında Fatma’nın daha önce görmediği bir nüans vardı: saygı.
Kararı okumak bir saat sürdü. Hâkim, iddianamenin taşlarını tek tek yerinden söktü: usulsüz elde edilmiş delil; yalan tanıklık; çıkar çatışmasıyla lekelenmiş bilirkişi. “Sanık Ahmet Yıldırım hakkında, usul ihlalleri ve delillerin zehirlenmesi sebebiyle beraat,” dedi. “Masumiyetin beyanı değildir; ama bugün bu mahkemenin görevi, delille sınanmış adaleti tesis etmektir.”
Salonun tavanı bir an daha yükseldi sanki. Gazeteciler ayakta, kameralar titriyordu. Ahmet Yıldırım’ın gözleri boşta kaldı, sonra doldu. Fatma, savunma masasında sessizce ağladı: mutluluktan değil yalnızca—yıllar sonra hakkıyla bir şeyi yerine koymuş olmanın ağırlığından.
Duruşma bittiğinde Ahmet, insanların arasından ağır ağır yol buldu. Fatma’nın karşısında durdu. Söyleyecekleri, boğazında bir düğüme tosladı. Sonra başını eğdi; parayla ve statüyle ilgisi olmayan bir saygıyla. Fatma, başını hafifçe salladı. Teşekküre ihtiyacı yoktu; kendine ihtiyacı vardı—kendini hâlâ yapabildiğini bilmeye.
Günler geçti. Kemal Özkan hakkında açılan dava kısa sürede hükme bağlandı: yolsuzluk ve güveni kötüye kullanmadan beş yıl. Adı, “ihanet”le anılır oldu. Gazetelerde bir zamanların efsane avukatının fotoğrafı, düşüşün hızıyla ölçüldü.
Bir yıl sonra, Zeytinburnu’ndaki stüdyo dairede farklı bir eşyalar dizilimi vardı. Mavi üniforma askının arkasında kalmış; onun yerine kapının yanında, eski bir brifing çantası asılıydı. Kapıda cilalanmamış pirinç bir tabela: “DEMİR HUKUK — Adalet Herkes İçin.” İçeride iki masa: biri Fatma’nın, diğeri stajyer bir genç kadın—Ayda. Başka kimsenin almak istemediği dosyalar birikiyordu: haksız fesihler, iş kazaları, küçük esnafın belediyeyle davaları, evden çıkarılan yaşlı kadının tahliye itirazı… Her biri, bir Davut’un bir dev gölgesine karşı attığı taş.
Ahmet Yıldırım’ın adı gazetelerde daha az geçer oldu. İmparatorluk yeniden kurulmadı; ama daha küçük, daha temiz bir işletmeler ağı filizlendi. Bir vakıf hesabına her ay anonim bir bağış yatırılıyordu: “Ücretsiz Hukuk Yardımı”. Kimseler bilmiyordu; belki Fatma sezdi, belki hiç sormadı. Diline teşekkür yerine dua geldi: birine değil, doğru olana.
Fatma, ofisin duvarına sararmış bir fotoğraf astı: genç bir kadın ve bir adam, ilk bürolarının önünde; gözlerinde hudutsuz ihtimaller. Altına küçük bir plaket: “Adalet herkes içindir—sadece ödeyebilenler için değil. Av. Mustafa Demir (1955–1998).” Her sabah ilk kahveden önce o fotoğrafa baktı. Mustafa’yla konuşur gibi: “Bugün yine zor bir dosya var. Ama biz zoru severiz, değil mi?” İçinde, yıllarca susturulmuş bir ses, her gün biraz daha açıldı.
Bir öğleden sonra, Çağlayan’ın koridorunda bir temizlik arabası kolu eline değdi. Döne döne kilim yıkamış bir çift el, “Fatma abla?” dedi. Mavi üniformalı genç bir kadın—Gül—yüzü terli, ama gözleri ışıklı. “O gün salonda ayağa kalktığınızda ben de oradaydım. O gün, bir gün ben de okumalıyım, dedim.” Fatma gülümsedi. Cebinden kartını çıkarıp verdi. “Boş vaktinde uğra. Çayın var, dosyam bol.”
Gül kartı aldı; sanki ağır bir şey değil, bir kapı tutuyordu. “Abla,” dedi, “o an, paspası bırakıp konuştunuz ya… Bazen, kendi hayatım için de öyle bir an bekliyorum.” Fatma, omzuna elini koydu. “O anı bekleme,” dedi. “O anı sen başlat.”
Adalet, bazen dev salonlarda mikrofonlara konuşur; bazen küçük odalarda, sessizce büyür. Bir insanın görünmez olmaktan vazgeçtiği, kendine yeniden yer açtığı, “Ben yapacağım,” dediği bir anda başlar.
Ve Çağlayan’ın ağır kapıları her sabah açıldığında, koridorda yeni bir ayak sesi yankılanır. Kimi paspas iter, kimi çanta taşır, kimi dosya. Ama aralarında biri, hep, görünmezliğin ipini koparmaya hazırdır.
Fatma Demir, bir cümleyle geri dönmüştü. Ve bazen, bütün bir hayatı kurtarmak için gerçekten gereken tek şey, bir cümledir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






