Çaldağı Üzerinde Biriken Sessizlik ve Verilen Ağır Karar

26 Ağustos 1921 sabahı, Ankara’nın 80 kilometre batısında, Sakarya Nehri’nin kıyısında zaman durmuş gibiydi. Türk ordusu son savunma hattındaydı. Daha fazla geri çekilecek yer yoktu; arkada sadece Ankara vardı. Ankara demek meclis demekti, hükümet demekti, bir milletin son umudu demekti.

Küçük bir çadırın içinde, havasızlığın ve barut kokusunun ortasında üç adam bir harita masasının başında duruyordu. Masanın üzerindeki harita eskiydi, yer yer yırtılmıştı ve üzerinde silinmeye yüz tutmuş kan lekeleri vardı.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa 41 yaşındaydı. Ama o sabah sanki seksen yaşındaydı. Gözlerinin altı morarmış, elleri yorgunluktan titriyordu. Son üç hafta içinde Kütahya ve Eskişehir düşmüş, ordu sürekli geri çekilmek zorunda kalmıştı. Her çekiliş, bir parça daha umudun gitmesi demekti.

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa, 49 yaşındaydı. Osmanlı’dan kalma o sert, deneyimli general yüzündeki derin çizgilerle sessizce bekliyordu. Yanlarında ise Başkomutan Mustafa Kemal vardı. 40 yaşındaydı ve 5 Ağustos’tan beri meclisin verdiği tam yetkiyle oradaydı. Ancak bu yetki ağır bir yüktü. Herkes biliyordu ki, zafer gelirse kahraman olacaktı; ama kaybederse bütün suç onun omuzlarına kalacaktı.

İsmet Paşa, parmağını haritadaki bir noktaya koydu: Çaldağı. Haymana platosunun ortasında, 300 metre yüksekliğinde, çıplak bir tepeydi burası. “Paşam,” dedi İsmet, sesi yorgunluktan kısılmıştı. “Çaldağı savunulamaz.”

Fevzi Paşa başını kaldırdı. “Anlat İsmet,” dedi sadece.

İsmet derin bir nefes aldı. Ordunun kuşatılma tehlikesini, her gün kaybedilen mevzileri ve Sakarya’nın son doğal engel olduğunu hatırlattı. Yunan ordusu yaklaşıyordu. Sayılar korkunçtu: 120 bin Yunan askerine karşı 100 bin Türk askeri. Onların yüzlerce topu ve makineli tüfeği vardı; bizim ise her şeyimiz azdı. Yemek azdı, cephane azdı, insan azdı.

“Çaldağı neden savunulamaz?” diye sordu Fevzi Paşa.

İsmet, bir askeri dehanın soğukkanlılığıyla cevap verdi: “Çünkü Çaldağı çıplaktır. Ağaç yok, kaya yok, sığınacak bir çalı bile yok. Toprak sert taş. Siper kazılamıyor. Yunan topçusu ateş açtığında askerlerimiz açık hedef olacak. Çaldağı bir savunma hattı değil, bir mezarlık olur.”

İsmet Paşa stratejik olarak tamamen haklıydı. Önerisi de mantıklıydı: Çaldağı’nı bırakıp Ankara’nın hemen dışındaki daha güvenli, daha elverişli bir hatta çekilmek. Her rasyonel komutan bunu yapardı. Güçlü noktada savunma yap, zayıf noktayı terk et.

Ancak Mustafa Kemal haritaya bakarken sessizliğini koruyordu. Çadırın dışından gelen uzak top sesleri bu sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Nihayet konuştu. Sesi yavaş, net ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindi: “Hayır.”

İsmet Paşa şaşırmıştı. “Ama paşam, askeri gerçekler…”

Mustafa Kemal parmağını sertçe o çıplak tepenin üzerine bastırdı. “Burası bırakılmayacak.”

İsmet Paşa itiraz etmek için ayağa kalktı. Askerlerinin boş yere öleceğini biliyordu. Mustafa Kemal, Fevzi Paşa’ya döndü: “Sen ne dersin?”

Fevzi Paşa duraksadı. İsmet’in askeri mantığını biliyordu ama Mustafa Kemal’in neyi gördüğünü de anlamıştı. “İsmet Paşa haklı,” dedi Fevzi Paşa. “Mevzi kötü. Ama eğer orası düşerse Yunanlılar Ankara’yı görecek. Halk paniğe kapılır, meclis dağılır, ordunun morali çöker. Çaldağı artık sadece bir dağ değil, bir inanç noktasıdır.”

Mustafa Kemal başını salladı. “İsmet Paşa, sen askeri olarak haklısın. Ama ben siyasi ve ruhi olarak bakıyorum. Eğer biz Çaldağı’ndan çekilirsek, asker ‘komutanlar pes etti’ der. Ankara ‘savaşı kaybediyoruz’ der. Ve o zaman, kazanılmış bir savaşı moral yüzünden kaybederiz.”

İsmet Paşa sustu. Anlamıştı ama içindeki kuşku bitmemişti. Çünkü o tepede ölecek olanların yüzlerini görebiliyordu. “Emir emrinizdir paşam,” dedi buz gibi bir sesle.

26 Ağustos öğleden sonra, yaklaşık 8.000 askerden oluşan takviye birlikler Çaldağı’na varmaya başladı. Askerler yamaca tırmandıkça İsmet Paşa’nın neden korktuğunu anladılar. Tepe dümdüz ve çıplaktı. Sadece sert, kahverengi toprak ve küçük taşlar vardı. Bir asker yanındakine fısıldadı: “Burası bizim mezarımız olacak.”

Binbaşı Cevat, askerlerine bakarken boğazının düğümlendiğini hissetti. Çoğu 18-19 yaşındaydı. “Kazın!” emrini verdi. Ama kazmalar sert toprağa çarptığında sadece kıvılcım çıkıyordu. Sabaha kadar uğraştılar ama siperler diz boyuna bile gelmemişti. Sığ, korumasız ve dardı.

27 Ağustos’ta cehennem başladı. Yunan topçusu mesafe ayarı yapmaya başladı. İlk mermiler toprağı havaya savurdu. Daha ilk gün, savaş bile başlamadan siperlere düşen mermilerle 5 asker şehit oldu. 28 ve 29 Ağustos’ta top ateşi durmadı. Çaldağı kelimenin tam anlamıyla titriyordu. İnsan beyni bu kadar sese dayanamıyordu. Bazı askerler sarsıntıdan çıldırdı, bazıları sağır oldu.

30 Ağustos’ta Ankara’da panik zirveye ulaştı. Meclis, hükümetin Kayseri’ye taşınmasını tartışıyordu. Mustafa Kemal kürsüye çıkıp gürledi: “Hiçbir yere gitmiyoruz! Ordu Çaldağı’nda tutuyor, biz de burada tutacağız!” Ama gizlice, Ankara’nın sokaklarında bile savunma hatları hazırlatıyordu.

31 Ağustos’ta Çaldağı’ndaki askerler bitkinlik sınırındaydı. Su yoktu, yemek bir dilim ekmekten ibaretti, uyku ise sadece bir hayaldi. 1 Eylül gecesi Yunan karargahında General Papulas saldırı emrini verdi. 30 bin taze Yunan askeri, 8 bin yorgun Türk askerinin üzerine yürüyecekti. Matematik açıktı; Çaldağı düşecekti.

2 Eylül sabahı, görülmemiş bir top ateşiyle başladı. Türk siperleri havaya uçtu, askerler toprağın altına gömüldü. Saat 08:30’da piyade saldırısı başladı. Yunan askerleri düzenli sıralar halinde, davullar çalarak tepeye tırmanıyordu. Türk makineli tüfekleri ateş açtı, ilk sıralar düştü ama arkadan binlercesi geliyordu.

Süngü süngüye, boğaz boğaza bir kavga başladı. Binbaşı Cevat’ın sol kolu kırılmış, başından kanlar süzülüyordu ama “Geçemeyecekler!” diye bağırıyordu. Saat 13:00’te Türklerin cephanesi bitti, bombası bitti, nefesi bitti. Yunan bayrağı Çaldağı’nın zirvesine dikildi.

Haber Ankara’ya ulaştığında meclis buz kesti. Her şeyin bittiği sanılıyordu. Ama Mustafa Kemal ayağa kalktı. “Bitmedi,” dedi. “Ben bizzat gidiyorum. Çaldağı’nı geri alacağız.”

3 Eylül günü Mustafa Kemal cepheye ulaştı. Yanında Fevzi ve İsmet Paşalar vardı. Kemal, dürbünüyle zirvedeki o mavi beyaz bayrağa baktı. 8 Eylül sabahı için karşı saldırı planladı. Bu sefer sadece askerler yoktu; Ankara’dan, Konya’dan gelen yaşlılar, kadınlar, hatta çocuklar cephane taşıyordu. Tüm millet o tepeye kilitlenmişti.

8 Eylül sabahı Türk topçusu elindeki son mermilerle Çaldağı’nı dövdü. Saat 08:00’de Mustafa Kemal bizzat ön safta, elinde kılıcıyla askerlerin başındaydı. “İleri!” diye bağırdığında, askerler başkomutanlarını yanlarında gördü. O an askeri mantık bitti, inanç başladı.

Saat 13:00’te Türk bayrağı yeniden zirvedeydi. Yunan ordusu şaşkındı; aldıkları bir tepeyi bu kadar kısa sürede, bu kadar büyük bir hırsla geri alan bir orduyla hiç karşılaşmamışlardı. Bu saldırı, Yunan ordusunun belini kıran asıl darbe oldu.

13 Eylül 1921’de Yunan ordusu Sakarya’nın batısına tamamen çekildi. 21 gün süren bu cehennemin sonunda 55 bin insan ölmüş ya da yaralanmıştı. Ağır bir fiyattı ama Türkiye hayatta kalmıştı.

Yıllar sonra İsmet İnönü’ye soracaklardı: “Çaldağı’nı savunma kararı doğru muydu?”

İsmet Paşa uzun uzun düşündü ve “Askeri olarak hayır,” dedi. “Mantıklı olarak da hayır. Ama ruhsal olarak kesinlikle evet. Çünkü Çaldağı bizim pes etmeyeceğimizin sembolüydü. Eğer oradan çekilseydik, sadece bir tepeyi değil, kendimize olan inancımızı kaybederdik.”

Fevzi Çakmak ise Harp Okulu’ndaki genç subaylara şunu öğretecekti: “Liderlik bazen popüler olmayan, mantığa aykırı görünen ama ruhun ihtiyacı olan kararı vermektir. Mustafa Kemal Çaldağı’nda bunu yaptı. Ve o gün o çıplak tepede sadece bir savaş kazanılmadı; bir devletin temeli atıldı.”

Bugün Çaldağı hâlâ orada sessizce durur. Üzerinde ağaç yoktur, kaya yoktur. Sadece sert toprak ve rüzgarın taşıdığı o eski hikaye vardır. O gün o çadırda verilen o “mantıksız” karar, bugün üzerinde yürüdüğümüz bu hür toprağın bedeliydi.