Çanakkale’de Bir Gece: Alman Matematiğini Yenen Türk Süngüsünün Unutulmaz Sırrı
Bu topraklarda savaş, yalnızca haritalarda değil, imanın ve namusun korunduğu siperlerde kazanılır. Tarihin en zorlu cephesinde, bir binbaşının ‘delice’ denilen kararı, bir milletin kaderini nasıl değiştirdi?
Gelibolu’da Fırtınanın İçi
26 Mart 1915, saat 21:15. Gelibolu Yarımadası, 5. Ordu karargâhı.
Dışarıda, Çanakkale Boğazı’nı döven sert poyraz, pencerelerin ahşap çerçevelerini sarsıyordu. İçerideki hava ise, dışarıdaki fırtınadan çok daha gergindi. Gaz lambalarının titrek ışığı, masanın üzerine yayılmış devasa haritayı aydınlatıyordu.
Masanın başında, Liman von Sanders Paşa duruyordu. Alman İmparatorluğu’nun seçkin generali ve Osmanlı 5. Ordusu’nun Başkomutanı. Üzerindeki üniforma kusursuzdu; Prusya disiplininin canlı bir heykeli gibiydi.
Elindeki gümüş kaplama pergel ile harita üzerinde bir noktayı işaret ederken, yüzünde küçümseyici, neredeyse acıyan bir gülümseme belirdi.
“Binbaşı,” dedi. Sesi kalın ve otoriterdi. Türkçesi aksanlı ama anlaşılırdı. “Siz Türkler cesursunuz. Buna şüphe yok. Ama modern harp sadece cesaretle kazanılmaz. Matematikle kazanılır, disiplinle kazanılır.”
Pergeli masaya tak diye bıraktı. Ses odada yankılandı.
Karşısında duran Binbaşı Mahmut, yumruklarını yanlarında o kadar sıkmıştı ki, tırnakları avuçlarına batıyordu. 38 yaşındaydı. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarının tozunu yutmuş, barut kokusunu parfüm niyetine üzerine sindirmişti.
Üniforması Sanders’inki gibi jilet gibi değildi. Cephedeki çamurun izlerini, siperlerdeki uykusuz gecelerin yorgunluğunu taşıyordu. Ama gözleri, gözlerinde Sanders’in asla anlayamayacağı bir ateş yanıyordu.
“Paşam,” dedi Mahmut. Sesini saygılı ama çelik gibi sert tutmaya çalışarak, “Arz ettiğim plan matematik dışı değil. Bu coğrafyanın gerçeğidir. İngilizler kıyıya çıktığında onları sahilde karşılamazsak, tepeleri tutarsak, onları denize dökemeyiz. Benim önerdiğim gece baskını, onlar daha mevzilenmeden işi bitirecektir.”
Liman von Sanders başını iki yana salladı. Kısa bir bakış attığı Kurmay Başkanı Kâzım Bey’den destek almadıktan sonra, tekrar Mahmut’a döndü. Bir öğretmenin yeteneksiz bir öğrencisine ders verdiği o bıktırıcı ses tonuyla konuştu:
“Bakın Binbaşı. Alman Harp Akademisi’nde biz buna intihar deriz. Sahil savunması zayıf tutulmalı. Düşman içeri girmeli. Sonra yedek kuvvetlerle, yani benim emrimle onları ezeriz. Sizin bu gece baskını fikriniz, bu delice bir kumar ve ben ordumla kumar oynamam.”
Sanders, masanın üzerindeki Mahmut’un çizdiği eskiz planını eline aldı. Kâğıt ucuz ve sararmıştı; üzerindeki çizgiler kömür kalemiyle çizilmişti. Alman general kâğıdı iki parmağının ucuyla, sanki kirli bir mendil tutuyormuş gibi havaya kaldırdı.
“Düşmanın donanma gücünü hesaba kattınız mı? Hayır. Lojistik desteği? Hayır. Sadece ‘Allah’ diyerek süngüyle 20.000 İngiliz’i durduracağınızı sanıyorsunuz.”
Güldü. Kısa, kuru, ruhsuz bir Alman kahkahası.
“Bu planı reddediyorum. Hatta bunu hiç görmemiş olmayı diliyorum. Askerlerinize dönün ve emrettiğim gibi geride bekleyin.”
Mahmut bir adım öne çıkmak istedi. İçindeki haykırış boğazına düğümlenmişti. Bu toprakları biz tanıyoruz. İngiliz bu tepelere yerleşirse bir daha söküp atamayız! demek istedi.
Ama hiyerarşi, bir askerin boğazındaki en sert tasmaydı.
“Emredersiniz paşam,” dedi sadece. Sesi kırılan bir cam kadar keskindi. Keskin bir topuk selamı verdi ve arkasını döndü.
O odadan çıkarken, arkasından Alman subayların fısıldaşmalarını ve hafif kıkırdamalarını duyabiliyordu. Romantikler… diyordu biri Almanca. Savaşı şiir zannediyorlar.
Kaderin Sırtladığı Plan
Binbaşı Mahmut karargâh çadırından çıkıp atına doğru yürürken, yağmur yüzüne kamçı gibi çarpıyordu. Cebindeki, buruşturulup atılan planın kopyası, göğsünün üzerinde kalbinin atışlarıyla ısınıyordu.
Sanders’in matematik dediği şey, Türk’ün imanıyla çarpıştığında, sonuçları Berlin’deki akademilerde bile hesaplanamayacak bir denkleme dönüşecekti.
“Haklılar rüzgâr,” diye mırıldandı Mahmut. Sesi rüzgârda kaybolurken. “Bizim toplarımız eski, mermimiz az. Çizmelerimiz delik. Onların matematiğine göre biz çoktan öldük.”
Eğerine atladı. Ufukta, boğazın girişinde bekleyen müttefik donanmasının ışıkları, devasa birer canavarın gözleri gibi parlıyordu. Dünyanın en büyük armadası oradaydı. Çelikten kaleler, yüzen şehirler. Ve karşılarında ne vardı? Siperlerde titreyen, yarı aç, evini ve namusunu korumaktan başka gayesi olmayan Anadolu çocukları.
Mahmut atını tepelere, kendi birliğinin olduğu bölgeye sürdü. Yol boyunca Sanders’in sözleri beyninde yankılanıyordu: Modern harp, disiplin, kumar…
Birliğine vardığında manzara, Sanders’in steril harita odasından çok farklıydı. Siperler çamur deryasıydı. Askerler derme çatma tentelerin altında ısınıyorlardı.
Yüzbaşı Kemal, birliğindeki yardımcısı, hemen yanına koştu. Genç yüzü gaz lambasının ışığında solgun ama kararlı görünüyordu. “Binbaşım, Paşa ne dedi? Saldırı planı onaylandı mı?”
Mahmut atından indi. Çizmeleri balçığa saplandı. Etrafındaki askerlerin gözlerine baktı. Hepsi bir cevap bekliyordu. Bir umut, bir emir. O gözlerde korku yoktu. Sadece, “Ölüme gidelim,” diyen o korkutucu sadakat vardı.
“Paşa,” dedi Mahmut. Sesi boğuktu. “Paşa planı reddetti. Delice buldu. Beklememizi emretti.”
Yüzbaşı Kemal’in omuzları düştü. “Beklemek mi? Ama Binbaşım, İngilizler şafakta çıkarsa, tepeleri tutarlarsa bizi avlarlar. Keklik gibi avlarlar.”
“Biliyorum Kemal!” Mahmut aniden bağırdı. Sonra sesini alçalttı. “Biliyorum.”
İki Komutan Arasında Sıkışan Vatan
Çadırına girdi. Kemal de peşinden geldi. Mahmut ıslak kepini masaya fırlattı. Sanders’in modern savaş dersi hâlâ kanına dokunuyordu. Masanın üzerindeki kendi haritasına baktı. Bu harita Sanders’inki gibi kusursuz değildi. Elle çizilmişti. Her bir patika, her bir kayalık ezbere işlenmişti.
“Dinle Kemal,” dedi Mahmut, haritadaki o kritik noktaya, Kireştepe sırtlarına parmağını basarak. “Alman Paşa, bizim ölmemizi bekliyor. Yani stratejik olarak geri çekilip düşmanı içeride karşılamamızı. Bu kitaba uygun ama bu kitap Avrupa ovaları için yazılmış. Burası Gelibolu.”
Gözlerini Kemal’e dikti. “Eğer bu gece o sırtlara sızmazsak, eğer o delice dediği baskını yapmazsak, yarın sabah bu taburdaki çocukların yarısı şehit olacak. Diğer yarısı da esir.”
Kemal yutkundu. “Emre itaatsizlik mi edeceğiz Komutanım? Bunun cezası idam.”
“Divan-ı Harp,” dedi Mahmut soğukkanlılıkla.
Bir sessizlik oldu. Sadece yağmurun sesi duyuluyordu.
Mahmut cebinden eski gümüş bir köstekli saat çıkardı. Kapağını açtı. İçinde küçük bir kız çocuğu resmi vardı. Kızı Elif, İstanbul’da onu bekliyordu.
“Eğer biz burada başarısız olursak Kemal, o İngiliz gemileri İstanbul’a girecek. Ve o zaman ne emrin bir önemi kalacak, ne de Divan-ı Harp’in. Çünkü ortada bir vatan kalmayacak.”
Mahmut haritaya tekrar döndü. Parmağıyla tehlikeli, sarp bir patikayı çizdi.
“Sanders haklıydı. Benim planım bir kumardı. Ama o neye oynadığımızı anlamadı. Biz rütbe için oynamıyoruz. Biz var olmak için oynuyoruz.”
Başını kaldırdı. Gözleri artık öfkeli değil, buz gibi bir kararlılıkla bakıyordu.
“Haberci çavuşları topla, sessizce. Sadece güvenilir takım komutanlarını istiyorum. Bu gece bir tatbikat yapacağız. Çok özel, çok sessiz ve çok ölümcül bir tatbikat.”
“Almanlar duyarsa?” diye fısıldadı Kemal.
Mahmut’un dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “Duyduklarında ya bizi kurşuna dizmek için gelecekler, ya da elimizi öpmek için. Ama her iki durumda da, güneş doğduğunda İngilizleri o sahilde cehenneme çevireceğiz.”
Yüzbaşı Kemal selam verdi. “Emredersiniz Binbaşım.”
Hayaletler Geceye Karıştı
Saat 01:15. Yağmur şiddetini artırmıştı. Siperlerin içinde Binbaşı Mahmut ve Yüzbaşı Kemal, seçilmiş 40 askerin önünde duruyordu.
Bu adamlar taburun hayaletleriydi. En sessiz yürüyenler, karanlıkta en iyi görenler. Çoğu avcıydı, dağlıydı.
Mahmut fısıldayarak konuştu. “Bu gece yapacağımız işin emri yok. Eğer başarısız olursak, sabah bizi İngiliz mermisi değil, Divan-ı Harp bekliyor. Geri dönmek isteyen şimdi dönsün.”
Kimse kıpırdamadı.
Sadece Onbaşı Seyit, tüfeğinin mekanizmasını sessizce kontrol etti ve “Bizim mezarımız burada Komutanım. Mahkeme salonunda değil,” dedi. Bu söz, 40 adamın da ortak yeminiydi.
“Güzel,” dedi Mahmut. “Süngü takın. Ateş etmek yasak. İngiliz devriyelerini görürseniz gölge olacaksınız. Ses çıkaran ölür.”
Grup harekete geçti. Hedef, Kireçtepe’nin en sarp, çıkılamaz denilen yamacı. Sanders’in haritalarında burası geçit vermez olarak işaretlenmişti. Bu yüzden Almanlar buraya nöbetçi bile koymamıştı. Mahmut ise çocukluğunda keçilerin bile zor çıktığı yolları bilirdi.
Çamur postallarını aşağı çekiyordu. Her adım bir mücadeleydi.
Tam Alman karargâhının görüş alanından çıkmak üzereyken, Kemal aniden elini kaldırdı. Durun. İleride patikanın ağzında bir fener ışığı sallanıyordu. Bir Alman devriyesi.
İki subay ellerinde fenerlerle siper hatlarını denetliyordu. Eğer onları görürlerse, her şey biterdi. Emre itaatsizlik suçüstü yapılırdı.
Mahmut askerlerine yere yatmalarını işaret etti. Kırk adam bir anda çamurun bir parçası oldu.
Alman subayların konuşmaları duyuluyordu. Biri, “Türklerin disiplini zayıf. Bu yağmurda hepsi uyuyordur,” diyordu Almanca. Fenerin ışığı Mahmut’un yattığı yerin sadece 2 metre üzerinden geçti.
Mahmut nefesini tuttu. Kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atıyordu. Kendi müttefikini vurmak zorunda kalmak… Bu düşünce midesini bulandırdı ama ışık geçti. Almanlar uzaklaştılar.
“Kalkın,” dedi Mahmut. “Artık Almanlar arkamızda. Önümüzde sadece düşman var.”
Tırmanışın en zor kısmı başlamıştı. Kayalar ıslak ve kaygandı. Mahmut en öndeydi. Dizleri kanıyordu ama acıyı hissetmiyordu. Aklında tek bir hesap vardı: Şafak sökmeden İngilizlerin çıkarma yapacağı koyun tepesine varmak.
Kör Karanlıkta Kurulan Tuzak
Saat 03:45. Zirveye, fundalıkların arasına ulaştılar.
Mahmut dürbününü kaldırdı. Aşağıda koyun suları sakin görünüyordu ama ufukta denizin üzerinde hareket eden devasa gölgeler vardı. Çıkarma gemileri, filikalar, sessizce motorları kapalı küreklerle geliyorlardı. Binlerce İngiliz askeri.
Kemal yanına süründü. Nefes nefese. “Görüyorum Binbaşım. Karıncalar gibi geliyorlar.”
Mahmut dürbünü indirdi. “Sanders haklıydı. Bu bir intihar görevi,” dedi fısıldayarak. Sonra süngüsünü tüfeğine taktı. Metalin metale sürtme sesi gecenin içinde ölümcül bir klik sesi çıkardı.
“Ama bizim intiharımız değil. Onlarınki.”
Kırk Türk askeri, dünyanın en büyük donanmasına karşı sadece süngüleri ve inançlarıyla tepenin sırtında pusuya yattı. Tuzak kurulmuştu.
27 Mart 1915, saat 04:15. Şafak sökmeden hemen önceki o kör karanlık. Kurtla kuzunun ayırt edilemediği an.
Aşağıda Ege Denizi’nin buz gibi sularında, tarihin gördüğü en büyük çıkarma harekâtlarından biri başlıyordu.
Amiral gemisi HMS Queen Elizabeth’in güvertesinde General Ian Hamilton, elindeki porselen fincandan sıcak çayını yudumluyordu.
“Muazzam,” dedi Hamilton. Sesinde şiirsel bir hayranlık vardı. “Şu sessizliğe bakın beyler. Türkler tamamen gafil avlandı. İstihbarat raporları haklıymış. Von Sanders ana kuvvetlerini geride tutuyor. Kıyılar bomboş.”
Yanındaki bir albay gülümsedi. “Sanırım kahvaltımızı karada, Türk karargâhında yapacağız efendim. Direniş beklemiyorum.”
Hamilton başını salladı. “Zavallı Türkler. Alman disiplini Türklerin savaşçı ruhunu köreltmiş.”
Hamilton’ın bilmediği, o anda dürbünüyle baktığı o bomboş tepenin sırtında, 40 çift gözün nefeslerini tutmuş, parmakları tetikte onları izlediğiydi.
Matematik Bozulurken
Aşağıdaki manzara ürkütücüydü. Filikalar karaya vuran dalgalar gibi kıyıya yanaşıyordu. İlk botun tabanı kuma sürttü. İngiliz askerleri botlardan atlamaya başladı. Su bellerine kadar geliyordu. Silahlarını başlarının üzerinde tutarak sahile çıkıyorlardı. Rahattılar. Kendi aralarında fısıldaşıyor, hatta şakalaşıyorlardı. Bir sigara yakmaya çalışan askerin çakmak sesi duyuldu: Çıt çıt.
Yüzbaşı Kemal, Mahmut’un hemen yanındaydı. Fısıldadı: “Binbaşım. 300 kişi oldular. Ateş etmeyecek miyiz? Daha fazla gelirlerse bizi ezerler.”
Mahmut gözünü ayırmadan fısıldadı: “Hayır, bekle. Hepsi çıksın. Kendilerini güvende hissetsinler.”
Bu, bir komutanın verebileceği en zor karardı: Düşmanın güçlenmesini izlemek. Her saniye sahildeki İngiliz sayısı artıyordu. 300, 400, 500…
İngiliz öncü birliği sahilde toparlandı. Bir subay elindeki fenerle her şeyin temiz olduğu işaretini verdi. Arkadaki filikalar hızlandı. Sahildeki askerler silahlarını omuzlarına asıp gevşek bir düzende yukarı tepelere doğru yürümeye başladılar. Mahmut’un olduğu tepeye doğru.
İşte Sanders’in matematik dediği hata buydu. İngilizler tepenin boş olduğuna o kadar emindi ki, avcı kolu düzeni bile almamışlardı. Pikniğe gider gibi yürüyorlardı.
Mahmut elini yavaşça havaya kaldırdı. Yanındaki 40 asker, tüfeklerinin nişangâhlarını aşağıdaki gölgelere sabitledi. Mesafe 100 metreye düşmüştü.
50 metre.
Mahmut ciğerlerini sonuna kadar havayla doldurdu ve gecenin sessizliğini bıçak gibi kesen o emri kükredi: “ATEŞ!”
O an Kireştepe’nin yamacı, 40 namludan çıkan alevle gündüze döndü. Tar tar tar…
Bu, sıradan bir tüfek atışı değildi. Mahmut, askerlerini aylarca buna hazırlamıştı: Seri atış. Her asker, mermiyi sürdüğü anda tetiğe basıyor, mekanizmayı bir makine gibi çalıştırıyordu. 40 tüfek, sanki dört makineli tüfek gibi ses çıkarıyordu.
Aşağıdaki manzara tam bir kaostu. İlk yaylım ateşinde o rahat yürüyen İngiliz öncü birliği, biçilmiş ekin gibi yere serildi. Ne olduğunu anlamamışlardı bile. Mermilerin nereden geldiğini göremiyorlardı. Karanlığın içinden üzerlerine ölüm yağıyordu. Pusu! Pusu!
Süngü Tak, Hücum İleri!
Gemideki General Hamilton çay fincanını elinden düşürdü. Fincan güvertede parçalanırken dürbününü kaptı. “Neler oluyor? İstihbarat raporları buranın boş olduğunu söylemişti!” diye bağırdı.
Yanındaki albay, yüzü kireç gibi beyazlaşmış halde cevap verdi: “Efendim, makineli tüfekler! Türklerin orada makineli tüfek yuvaları var. Çok yoğun ateş altındayız!”
Yanılıyorlardı. Orada tek bir makineli tüfek yoktu. Sadece vatanını savunan elleri nasırlı 40 Türk köylüsü ve onların eski Mauser tüfekleri vardı. Ama inançları, silahlarını otomatikleştirmişti.
Fakat İngilizler toparlanmaya başlamıştı. Sayıları çok fazlaydı. Şok etkisi geçince karşılık vermeye başladılar. Binlerce mermi tepeye, Mahmut’un mevzisine yağıyordu.
Yüzbaşı Kemal omzundan yaralanmıştı. “Mermi azalıyor Binbaşım!” diye bağırdı gürültünün arasında. “Dayan sayıları çok fazla!”
Mahmut aşağıya baktı. İngilizler sayı avantajlarını kullanıp kenarlardan sarmaya çalışıyordu. Sanders haklı çıkmak üzereydi. Matematik, cesareti yenmek üzereydi. Eğer mevzide kalırlarsa kuşatılıp yok edileceklerdi.
O an Mahmut’un aklına, Sanders’in intihar dediği, Hamilton’ın imkânsız dediği türden bir fikir daha geldi. Normal bir komutan geri çekilirdi. İyi bir komutan mevziyi sonuna kadar savunurdu. Ama bir Türk komutanı… O beklenmeyeni yapardı.
Mahmut ayağa kalktı. Siperden çıktı ve mermilerin vızıldadığı açık alanda boylu boyunca ayağa kalktı. Tüfeğinin ucundaki süngü, şafak vaktinin ilk gri ışığında parladı.
Gür sesi patlamaların üzerinde yankılandı: “SÜNGÜ TAK! HÜCUM İLERİ! ALLAH ALLAH!”
Bu emri duyan Yüzbaşı Kemal bile bir an dona kaldı. 40 kişiyle 1.000 kişiye taarruz etmek.
Ama Mahmut beklemedi. Allah Allah! diye bağırarak tepeden aşağıya, karanlığın ve düşmanın üzerine koşmaya başladı. Bunu gören o 40 hayalet bir saniye bile tereddüt etmedi. Onlar da kalktı ve bir insan çığı gibi, korkunç bir gürültüyle aşağıya akmaya başladılar.
Sahildeki İngilizler için bu, korkunun son noktasıydı. Karanlığın içinden üzerlerine doğru koşan, ölümden korkmayan, çığlık çığlığa gelen gölgeler. Psikolojileri çöktü. Binlerce Türk geliyor sandılar. Çünkü hiç kimse 40 kişinin 1.000 kişiye saldıracak kadar deli olabileceğine inanmazdı.
İngiliz hatları kırıldı. Öndeki askerler arkadakileri ezerek denize, filikalara kaçmaya başladı. Süngü savaşı, boğuşma, kaos…
Mareşalin Selamı
O sırada 10 kilometre geride, Alman karargâhında Liman von Sanders, uzaktan gelen bu yoğun çatışma sesleriyle yatağından fırlamıştı. Pencereye koştu. Ufukta patlayan ışıkları gördü.
“Aptal Diger Saksız!” diye tısladı. “O aptal Binbaşı emrime karşı geldi! Şimdi kendini ve adamlarını katlettiriyor. Sabah ilk işim onu Divan-ı Harp’te yargılatmak olacak. Tabii cesedi kalırsa.”
Sanders, Mahmut’un kaybettiğini sanıyordu. Çünkü mantığına göre bu şartlarda kazanmak imkânsızdı.
Ama sahilde işler, Sanders’in mantığına göre işlemiyordu.
Mahmut, bir İngiliz subayıyla göğüs göğüse boğuşuyordu. Subayın tabancası patladı. Mahmut solunda yanıcı bir acı hissetti ama durmadı. Tüfeğinin dipçiğiyle subayı etkisiz hale getirdi.
Etrafına baktı. İngilizler kaçıyorlardı. Dünyanın en güçlü ordusunun askerleri, silahlarını kuma atıp denize doğru koşuyorlardı. Filikalar devriliyor, panik içindeki askerler birbirini çiğniyordu.
Güneşin ilk ışıkları Kireçtepe’nin üzerine düştüğünde manzara inanılmazdı. Sahil, İngiliz teçhizatı, terk edilmiş silahlar ve konservelerle doluydu. Deniz kaçan filikalarla doluydu. Kıyıda ise sadece 34 Türk askeri ayaktaydı; altı şehit vermişlerdi. Üstleri başları kan ve çamur içindeydi.
Binbaşı Mahmut, sağlam eliyle yere düşmüş bir İngiliz subay şapkasını aldı. Üzerindeki kraliyet armasına baktı. Sonra onu denize fırlattı.
Yüzbaşı Kemal, kanayan omzunu tutarak yanına geldi. Yüzünde acıyla karışık sarhoş edici bir zafer gülümsemesi vardı. “Binbaşım,” dedi. Nefes nefese. “Kaçtılar. Hepsini denize döktük.”
Mahmut, karargâhın olduğu yöne, Sanders’in olduğu yere baktı. “Asıl savaş şimdi başlıyor Kemal,” dedi. “Düşmanı yendik. Şimdi gidip müttefikimize zaferin neye benzediğini öğretmemiz lazım.”
Saat 08:30. 5. Ordu karargâhı. Liman von Sanders, öfkeden yüzü kıpkırmızı, masasının başında volta atıyordu.
Çadırın kapısı açıldı. İçeriye çamur, kan ve barut kokusu doldu. Binbaşı Mahmut girdi. Üniforması paramparçaydı. Sol kolu kanlı bir bezle sarılmıştı. Yüzü is içindeydi ama başı dikti.
Sanders, Mahmut’un üzerine yürüdü. “Sen!” diye kükredi. “Nasıl cüret edersin? Benim emrim olmadan birliği tehlikeye attın! Divan-ı Harp’te yargılanacaksın! Hemen silahını teslim et!”
Mahmut, Sanders’in yüzüne sakince baktı. Sağ eliyle cebine uzandı ve buruşuk bir kâğıt çıkardı. Bu, Sanders’in dün gece imkânsız deyip çöpe attığı plandı. Kâğıdı masaya, Sanders’in o meşhur gümüş pergelinin yanına koydu.
Ardından dışarıyı işaret etti. “Silahımı alabilirsiniz Paşam,” dedi Mahmut. Sesi yorgun ama netti. “Ama önce dışarıdaki hediyelerinizi kabul edin.”
Sanders şaşırdı. Hışımla çadırdan dışarı çıktı. Gördüğü manzara karşısında olduğu yere çakıldı. Karargâhın avlusunda yüzlerce İngiliz Lee Enfield tüfeği kule gibi yığılmıştı. Yanlarında İngiliz telsizleri, mühimmat sandıkları vardı. Ve biraz ötede, başları öne eğik alınmış üç İngiliz subayı oturuyordu.
Mahmut arkasından geldi. “Kireçtepe temizlendi Paşam. İngiliz öncü birliği imha edildi. Geri kalanlar denize döküldü. Şu an o tepede Türk bayrağı dalgalanıyor. Sizin savunulamaz dediğiniz tepede.”
Alman generalin yüzündeki kırmızılık gitti. Yerini kireç gibi bir beyazlık aldı. Matematik, disiplin, akademi kuralları, hepsi o çamurlu tüfek yığınının altında ezilmişti.
Sanders, Mahmut’a döndü. Bir şeyler söylemek istedi. Dudakları titredi. “Ama nasıl… O kuvvetle? Nasıl?”
Mahmut, yaralı kolunu tutarak hafifçe gülümsedi. “Sizin haritalarınızda görünmeyen bir silahımız var Paşam,” dedi. “Bizim kaybedecek başka vatanımız yok. Bu, matematiği yener.”
O an odadaki tüm Alman subaylar başlarını öne eğdi. Sanders yutkundu. Mahmut’un söküp atacağını söylediği apoletlerine baktı. Sonra yavaşça, titreyen bir elle asker selamı verdi.
Bu, bir mareşalin emrine uymayan bir binbaşıya verdiği, tarihte eşine az rastlanır bir saygı duruşuydu. Sanders’in o selamı, sadece o sabahın değil, tüm Çanakkale savunmasının ruhunu değiştiren bir andı.
Yüreğin Matematiği
Selamdan hemen sonra, Liman von Sanders Binbaşı Mahmut’u çadırına davet etti. Alman general, titreyen elleriyle masadaki gümüş tabakadan iki sigara çıkardı. Birini Mahmut’a uzattı.
“Alın Binbaşı,” dedi Sanders. Sesi artık o metalik Alman tonundan sıyrılmış, daha insani, daha yorgun bir hale bürünmüştü. “Bunu hak ettiniz.”
“Askerlerim dışarıda yaralı beklerken içemem Paşam,” dedi Mahmut.
Sanders acı bir gülümsemeyle başını salladı. Kendi sigarasını yaktı.
“Söyleyin bana Binbaşı,” dedi Sanders, gözlerini Mahmut’un yorgun yüzüne dikerek, “O tepeden aşağıya koşarken, o emri verirken gerçekten kazanacağınıza inanıyor muydunuz? Yoksa sadece şerefli bir ölüm mü arıyordunuz? Çünkü benim akademimde öğrettikleri hiçbir strateji, 40 kişinin 1.000 kişiye saldırmasını açıklayamaz.”
Mahmut, yaralı kolunu düzeltti. Gözleri masadaki haritaya kaydı.
“Paşam,” dedi Mahmut. “Siz savaşı haritalarda, mesafelerde ve sayılarda görüyorsunuz. Bu doğru. Avrupa’da savaş böyle olabilir. Ama biz burada toprak için savaşmıyoruz. Biz o toprağın altındakiler için, babalarımız, dedelerimiz ve o toprağın üstündekiler için, çocuklarımız için savaşıyoruz.”
Mahmut, cebinden o gümüş köstekli saati, kızı Elif’in fotoğrafını çıkardı. Masaya koydu.
“O tepeden aşağı koşarken aklımda ölmek yoktu. Aklımda, eğer ben durursam o İngilizlerin İstanbul’a gireceği ve bu çocuğun bir daha asla özgür uyanamayacağı gerçeği vardı. İşte o an 40 kişi değil, 40.000 kişi gibi hissedersiniz. Sizin matematiğinizin hesaplayamadığı kuvvet budur: Mecburiyet.”
Sanders uzun süre sustu. Sigarasını söndürdü. Sonra masadaki günlüğünü açtı ve dolma kalemiyle bir şeyler yazdı. Yıllar sonra yayınlanan hatıratında, o gün yazdığı şu satırlar ortaya çıkacaktı:
“Türk askerini kendi kalıplarımızla yargılamak yaptığımız en büyük hataydı. Onlar ‘imkânsız’ kelimesini sözlüklerinden silmiş bir millet. Liderlik ettiğim bu orduda bazen komutanın ben mi yoksa onlar mı olduğunu karıştırıyorum. Bugün bir Türk binbaşı bana savaşın kitaplarda değil, yüreklerde kazanıldığını öğretti.”
Sönmeyen Ateş
Aylar geçti. Çanakkale, geçilmez mührünü tarihe vurdu. Ancak kaderin çarkları acımasızdı. 1918’de Mondros Ateşkesi imzalandığında, o muzaffer Osmanlı ordusu dağıtıldı.
Peki ya Binbaşı Mahmut’a ne oldu? Kahraman olarak madalyalara boğuldu mu? Paşa olup İstanbul’da yalıda mı yaşadı?
Hayır. Gerçek kahramanların hikâyesi masallardaki gibi bitmez.
Mondros’tan sonra Mahmut terhis edildi. Üniforması elinden alındı ama yeminini teslim etmedi. İstanbul işgal altındayken o, Boğaz’da demirleyen İngiliz zırhlılarına bakıp ağlamadı. Yumruğunu sıktı.
Anadolu’ya geçti. İnebolu üzerinden karlı dağları aşarak Ankara’ya yürüdü. Artık bir binbaşı değildi. Rütbesi yoktu, adı yoktu. Sadece Kuvay-i Milliyeci Mahmut idi.
Kurtuluş Savaşı boyunca Sakarya’da, Dumlupınar’da yine en ön saflardaydı. Gelibolu’da öğrendiği o delice taktikleri Yunan ordusuna karşı kullandı. Yokluk içinde varlık yaratmayı, bir avuç mermi ile ordu durdurmayı, Sanders’e değil, bu sefer genç teğmenlere öğretti.
Büyük Taarruz sabahı, 30 Ağustos 1922’de, Mahmut artık 45 yaşındaydı. Saçları ağırmıştı. Vücudunda sayısız şarapnel izi vardı. Ama gözlerindeki o ateş, hiç sönmemişti. İzmir’e giren süvarilerin arasındaydı.
Kordonboyu’nda Türk bayrağının çekilişini izlerken yanındaki genç bir asker ona sordu: “Amca, çok ağlıyorsun. Birini mi kaybettin?”
Mahmut gülümsedi. Gözyaşlarını sildi. “Hayır evlat,” dedi. “Ben bugün birini buldum. Yıllar önce Kireçtepe’de verdiğim bir sözü tuttum. Kızım artık özgür uyanacak.”
Savaştan sonra Mahmut köyüne döndü, köşesine çekildi. Kimse onun, Çanakkale’de İngiliz öncü birliğini tek başına durduran o efsanevi binbaşı olduğunu bilmedi. O da anlatmadı. Madalyalarını sandığının en dibine, o eski köstekli saatin yanına koydu.
Tarlada çalıştı. Toprakla uğraştı. Savaşın gürültüsünden sonra sessizliği sevdi.
1954 yılında vefat ettiğinde cenazesi mütevazıydı. Köy mezarlığına gömüldü. Mezar taşında ne kahraman, ne Fatih, ne de uzun unvanlar yazıyordu. Sadece adı ve şu ibare vardı:
MAHMUT İstiklal Savaşı Gazisi
Liman von Sanders haklıydı. O gün yapılan şey delilikti, mantıksızdı, intihardı. Ama Sanders’in, Hamilton’ın ve tüm dünyanın o gün ve sonraki yıllarda anlayamadığı şey şuydu: Türk milleti, bitti denilen yerden başlayan bir millettir. Matematiğin bittiği yerde bizim hikâyemiz başlar.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






