
Sonbaharın keskin rüzgârı Manisa’nın tepelerinden inerken, Fikret Kartal’ın geniş çiftliği vadiye hükmeden görkemli bir yapı gibi duruyordu. 50’li yaşlarının ortasında, gümüş kırçıllı sakalı ve hep kaşlarının altından bakan keskin gözleriyle Fikret’in adı civar köylerde fısıltıyla anılırdı; çünkü o başkalarının acısını seyretmekten haz alan bir adamdı. Bu kez sınırı aştığını söyleyen dostlarına dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümsemeyle karşılık vermişti.
Fikret’in meydan okuması kısa sürede kasabadan tüm Manisa’ya yayıldı: Efsanevi boğası Kasırga’yı ehlileştirene 15 milyon lira. Kasırga’nın adı bile çobanların içini ürpertiyordu; gece kadar siyah tüyleri, göğe kıvrılan keskin boynuzlarıyla doğanın en dehşet verici yaratıklarından biriydi. Ona yaklaşmaya cesaret eden yoktu.
Güneş dağların ardından tembelce yükselirken, Emine Yıldız çiftlik evinin merdivenlerini siliyordu. Kocasını geçen kış kalp krizinde yitirdiğinden beri üç küçük çocuğunu beslemek için gece gündüz çalışıyordu. Solgun yüzünde yorgunluğun izleri, deterjanın çatlatıp yorduğu ince parmaklarında hayatın ağırlığı okunurdu. Bu sabah 6 yaşındaki oğlu Emre, evde yalnız kalmak istemediği için Emine’ye yalvarmış, o da kıramamıştı. Sarı saçları güneşte altın gibi parlayan, masmavi gözleri merakla dolu bu küçük çocuğun, birazdan çiftliğin kaderini değiştireceği kimsenin aklına gelmezdi.
Emine bezi sıkarken arkadan gelen ağır adımları duydu. Döndüğünde Fikret Kartal’ın devasa gölgesinin üzerine düştüğünü gördü. Geniş omuzları güneşi bile perdeleyebilecek kadar heybetliydi. Fikret’in sesi döşemelerde yankılandı: “Emine Hanım, üzgünüm ama artık burada çalışmanıza gerek yok.” Emine’nin elindeki bez yere düştü. “Neden?” diyebildi, bir fısıltı kadar ince bir sesle. “Çiftlikte değişiklik var. Artık sadece erkek çalışanlar alacağız; daha ağır işler için.” Fikret’in sözlerinde üzüntü yoktu; gözlerinde zalimce bir tatmin parlıyordu.
Emine’nin dünyası o anda paramparça oldu. Emre’nin kalp ilaçları, doktor faturaları, üç çocuğunun belirsiz geleceği kafasında bir hortum gibi döndü. Üç gün—yalnızca üç günü vardı—eşyalarını toplayıp gitmek için. Dizleri titredi ama panik zamanı değildi. Derin bir nefes aldı, gözyaşlarını sakladı. Tam o sırada Emre’nin ince sesi duyuldu: “Anne iyi misin?” Emine hızlıca gözyaşlarını sildi, zoraki gülümsedi: “İyiyim, gözüme toz kaçtı.” Oğlunun saçlarını okşayıp uyardı: “Bahçeden fazla uzaklaşma. Kasırga’nın olduğu ahıra sakın yaklaşma. Tehlikeli, anladın mı?” Emre başını sallayıp uzaklaştı ama aklı çoktan o ahırdaydı.
Emre tavukların telaşını, kümesten gelen gıdaklamayı dinleyerek çiftliğin patikasında yürüdü; ama kulakları uzaktaki büyük ahırdan gelen derin soluk sesine odaklanmıştı. Kasırga… herkesin “şeytanın ta kendisi” dediği boğa. Oysa Emre, bir ay önce ahırın küçük penceresinden içeri bakmış ve devasa siyah gölgeyi görünce vahşetten çok acı görmüştü: Boğanın arka bacağını garipçe sürüklediğini fark etmişti. O günden beri, sabahları en taze otları ahırın kenarındaki aralıktan içeri bırakıyor, boğa önce temkinli, sonra onun yanında yerken yavaş yavaş güven kuruyordu.
Bugün annesinin işten atıldığını öğrenen Emre’nin içi hüzünle doluydu. Kasırga’ya gitmek, ona içini dökmek istedi. Aralıktan fısıldadı: “Bizi kovdular, Kasırga. Üç gün sonra gitmek zorundayız; belki bir daha görüşemeyiz.” Dev gölge yaklaşınca Emre ürperdi ama yerinde kaldı. Boğanın büyük, acı dolu gözlerinde vahşet değil, yaralı bir canlının sessiz feryadı vardı. İlk kez burun çitlerin arasından uzandı; Emre titreyen elini yaklaştırıp dokundu. Bir anda ikisinin arasında görünmez bir bağ kuruldu.
Emre boğanın etrafında dolanıp daha iyi görmek istedi; arka bacağındaki korkunç yarayı net seçti: Şişmiş, açık yara; sarımsı sıvı akıyordu. “Bu enfekte.” diye mırıldandı; annesinin öğrettiği gibi. “Temizlenmeli.” Keskin acı, saldırganlığın en gerçek nedeni olabilirdi. “Sana yardım edeceğim.” dedi kararlı bir sesle.
O günün akşamında Fikret’in 15 milyonluk bahis duyurusu kasabada ateş gibi yayıldı. Kahvede çoğu bunu imkânsız saydı; yine de 50 liralık giriş ücretini “şans” diye yatırmaya hevesliler çıktı. Emine personel odasında son eşyalarını toplarken Fikret’in telefonda gümbür gümbür kahkahasını duydu: “Muhteşem bir gösteri olacak Murat Bey; en az 30 kişi… Her birinden 50 lira… İşte böyle kazanılır.” Emine’nin midesi kasıldı. Fikret için bu, insanların umutlarını sömürmekten ibaretti.
Genç bahçıvan Mustafa kapıda belirdi. “Olanları duydum. Çok üzgünüm.” dedi. Sonra ürkekçe ekledi: “Bahse katılmayı düşünüyorum. 15 milyonla aileme yardım…” Emine yalvardı: “Yapma, o boğa tehlikeli.” Mustafa omuz silkti: “Risk olmadan kazanç olmaz.” Emine’nin gücü yoktu; üç gün sonra gidiyordu, insanların hayatına hükmedemezdi.
Emre’nin aklı Kasırga’nın yarasındaydı. Boğanın acısı dinse saldırganlık da dinerdi; kimse yaralanmazdı. Ahırın yanında Fikret kuralları açıklıyordu: “Kasırga’ya dokunan 15 milyonu alır. Yaralanırsanız sorumluluk sizde.” “Ya boğa zarar görürse?” diyen birine omuz kırpıp “O sadece hayvan.” diye kayıtsız kaldı.
Emre annesine koşup olanları anlatınca Emine “Bizi ilgilendirmiyor artık.” dedi. Emre ise kararlıydı: “Biri dokunabilirse…” Emine endişeyle sorguladı: “Kasırga’nın yanına gittin mi?” Emre başını eğdi, “Sadece merak ettim.” dedi. Emine diz çöküp gözlerine bakarak ağır bir söz aldı: “Oraya gitmeyeceksin.” Emre, içinde fırtınayla mırıldandı: “Söz veriyorum.” Ama aklı Kasırga’daydı.
Eve vardıklarında boş buzdolabı, masadaki faturalar Emine’nin nefesini kesti. Emre “İlaçlar olmadan idare edebilirim.” dese de Emine “Hayır, alacağız.” dedi. Gece ilerlerken Emre annesinin ağlayışını duyup sarıldı: “Ben sana yardım edeceğim.” Ertesi sabah gün doğarken Emre çoktan giyinmişti; masaya “Hemen dönerim.” notunu bıraktı ve çiftliğe süzüldü.
Ahırın yan penceresinden içeri baktı; Kasırga köşede ağır ağır soluyordu. Emre daha önce bulduğu küçük delikten içeri girdi. Sakin sesiyle yaklaşırken boğa onu tanıdı, öfke dindi. Emre yaraya yakından baktı; durum kötüydü. “Sana söz veriyorum, yardım edeceğim.” dedi.
Dışarı çıkınca kafasında bir kıvılcım çaktı: Bahis. Kasırga’ya dokunursa 15 milyon… O parayla annesine yeni bir hayat, ilaçlar; Kasırga’ya veteriner. Risk büyüktü, annesi asla izin vermezdi ama başka yolu yoktu. Eve döndüğünde “Bizi kurtaracak bir yol buldum.” dedi. “Fikret’in bahsi… Kasırga bana saldırmıyor; arkadaşız.” Emine’nin bardağı yere düşüp paramparça oldu. “Sen o boğanın yanına mı gittin?” Korku, panik, öfke… Emre gerçeği söyledi: “O kötü değil; sadece acı çekiyor. Arka bacağı kötü.” Emine kesin konuştu: “O bahse katılmayacaksın.” Emre gözleri yaşlı, “Başka yol yok.” dedi. “Yarın yapılacak, kazanabilirim.” Emine tartışmayı kapattı.
Gece Emine aklından binbir ihtimal geçirip yine oğlunun hayatını riske atamayacağı sonucuna vardı. Emre ise gözlerini sıkıca kapayıp sabahı bekledi. Güneş tepeleri yaldızlayınca Fikret’in çiftliğinde kalabalık toplandı. Emre eski bir çınarın ardında gizlenip izledi. Kapı bekçisi Hüseyin onu fark edip uyardı; Emre yalan söyledi: “Annem biliyor.” Hüseyin şüphe duysa da peşine düşmedi.
Fikret, karısı Gülsüm’ün “Bu yaptığın doğru değil.” sözlerine sert çıktı: “Karışma. Burası erkek işi.” Gülsüm gözleri yaşlı ama öfkeli uzaklaştı: “Bir gün yaptıkların sana döner.”
Bahis başlarken genç, kaslı Hasan adında bir oduncu içeri girdi. Loş ışıkta Kasırga’yı görünce yatıştırıcı sözler mırıldandı. Emre pencereden izlerken boğanın tedirgin, yaralı bacağı üstünde acı çektiğini gördü. Bir anda homurtu, sonra kulakları sağır eden bir böğürtü; boğa şaha kalktı, Hasan’ı boynuzuyla sıyırdı. Hasan kan içinde kaçtı; kalabalık geri çekildi. Fikret sinsi gülümsemeyle “Kim sıradaki?” diye bağırdı.
Orta yaşlı tıknaz bir adam ip istedi; “İlmekle boynunu tutar, sakinleştiririm.” dedi. Emre farkında olmadan ağlamaya başlamıştı; Kasırga’nın korkusunu hissediyordu. İkinci adam içeri girince Emre kalabalığın dikkatinin ana kapıya yöneldiği anı fırsat bilip arka taraftaki çürümüş tahtalardan içeri süzüldü. Kasırga, çocuğun sesiyle sakinleşti; Emre burnuna dokununca zaman durdu. Güven, huzur… O an bağ mühürlendi.
İpçi ahırın ortasına geldiğinde Emre’yi görüp bağırdı: “Çık oradan! O seni öldürür!” Dışarıdaki biri pencereye bakıp haykırdı: “Bir çocuk boğaya dokunuyor!” Kalabalık kapıya üşüştü; Fikret fırladı. Emine kalabalığı yararak geldi, “Emre!” diye çığlık attı; Fikret onu tuttu: “İçeri girme.” Emine kurtulup kapıya yüklenirken içeride Emre kararını verdi: “Kasırga, tedavi olacaksın; önce buradan çıkalım. Bana güveniyor musun?” Boğa başını hafifçe salladı sanki. Emre kapıya yöneldi. “Herkes geri çekilsin; Kasırga’yı dışarı çıkarıyorum!” Kapı açıldı; önce Emre, ardından dev siyah boğa çıktı. Kalabalık hayretle geri çekildi; boğa çocuğun yanında sakin, huzurlu.
Emine gözyaşları içinde oğluna “Yapma.” derken Emre boğanın boynunu okşadı: “O sadece acı çekiyor; yarasını görüyor musunuz?” Gözler arka bacağına çevrildi; iltihaplı yara herkesin içini sızlattı. Utanç mırıltıları… “İşte bu yüzden saldırgandı.” dedi Emre yüksek sesle. O an, kasabanın veterineri Doktor Ahmet öne çıktı: “Çocuk haklı. Ciddi enfeksiyon; tedavi edilmezse ölür.” Fikret öfkeyle “Karışma; benim hayvanım.” dedi. Ahmet soğukkanlı: “Hayvan hakları yasasına göre kasten acı çektirmek suçtur. Bu ihmal; yetkililere bildirebilirim.” Kalabalık kımıldandı; Fikret’in hükmü kırılıyordu.
Emre cesaretle “Doktor Bey, onu tedavi edebilir misiniz?” diye sordu. Ahmet boğaya yaklaşınca Kasırga tedirgin oldu ama Emre’nin sesiyle durdu. “Tedavi edilebilir; hemen kliniğe götürmeliyiz.” Emine “Ücret…” diye kekeledi. Emre Fikret’e döndü: “Bahsi kazandım. Kasırga’ya dokundum; 15 milyon lira bu tedaviye gitmeli.” Kalabalık alkışladı: “Evet, çocuk kazandı! Parayı ver, Fikret!”
Akşam, klinikte ağır adımlar merdivenlerden yükselirken kapıda Fikret ve karakol amiri Yavuz belirdi. Fikret gürledi: “Dolandırıldım! O çocuk hile yaptı!” Yavuz olayları sakince dinledi; “O boğaya kimse yaklaşamazdı; nasıl eğitmiş olabilirler? Ayrıca bacak yarası aylardır var, neden tedavi ettirmedin?” Fikret yüzünü eğip “Pahalıydı” dedi. Yavuz kararlı: “Bu ihmaldir. Anlaşma: Bahis parasını eksiksiz ödeyecek, bir daha böyle bahis açmayacaksın. Yoksa yasal süreç başlar.”
Fikret çeki titreyen ellerle imzaladı; 15 milyon lira bir çocuğa ve bir hayvana gidiyordu. “Bunun bedelini ödeyeceksiniz.” diye homurdandı. Yavuz sert: “Tam tersi; burada biter.” Ahmet çeki aldı: “Bu para tedaviye yeter, hatta fazlası var.”
Tedavi odasında antiseptik kokular yükselirken Ahmet “Hafif bir sakinleştirici vereceğim; yarayı temizlememiz gerek.” dedi. Emre Kasırga’nın başını avuçlarına alıp gözlerine bakarak fısıldadı: “Acıyacak ama sonra iyi olacaksın; bana güven.” Enjeksiyon anında boğa kasıldı; Emre’nin sesiyle yatıştı. Ahmet yarayı inceledi: “Uzun süredir ihmal; enfeksiyon kemik iliğine ilerlemiş olabilir. Zor ama deneyeceğiz.” Saatler süren temizleme, enfekte doku çıkarma, antibiyotik uygulaması… Emre hiç ayrılmadı: “Az kaldı dostum. Dayanabilirsin.”
Ahmet “Birkaç gün burada kalmalı.” dedi. Emine “Okul, ev, masraf…” diye düşündü. Ahmet çözüm sundu: “Arka lojmanda kalabilirsiniz; masrafları Fikret’in parası karşılar.” Gece, dev boğa başını Emre’nin küçük bedenine yaslayıp uyudu; Emine kapıda “Sevgi bazen en beklenmedik yerde filizlenir.” dedi Ahmet’e. O sırada kapıda Aysel Hanım—kasabanın büyük gazetesinin sahibi—belirdi; Emre’nin hikâyesini yazmak istedi. Emre masum bilgelikle kabul etti: “Belki insanlar okur ve diğer hayvanlara yardım eder.”
Günler geçti; her sabah Ahmet “Bugün nasıl?” diye soruyor, Emre “Daha iyi.” diyordu. Beşinci gün, Kasırga yaralı bacağını kaldırıp ayağa kalktı; odada sevinç doldu. “Normalde haftalar sürerdi.” diye hayret etti Ahmet. Emre boynunu okşadı: “Güçlüsün; artık kimse seni incitmeyecek.”
Kasabanın bir ucunda Fikret verandalarda viskisini çeviriyor, itibarının yerle bir oluşunu hissediyordu. Gülsüm ablasına taşınmış, boşanma kağıtları masada bekliyordu. “Ne yaptım ben?” diye mırıldandı; içindeki öfke boşluğa dönmüştü. Adliyede duruşmada Gülsüm, Fikret’in gizli hesaplarını, çalışanlara haksızlıklarını, yıllardır vergi kaçırdığını anlattı; Fikret’in omuzları her “evet”le biraz daha çöktü. Koridorda Fikret “Özür dilerim.” diyebildi; Gülsüm başıyla onaylayıp uzaklaştı.
Öğleden sonra klinikte ahenkli bir telaş vardı; antibiyotikler işe yaramış, enfeksiyon temizlenmiş, Kasırga tam anlamıyla iyileşmişti. Emre boğanın kulağına fısıldadı: “Bugün eve gidiyoruz; senin için özel bir yer hazırladık.” Kasaba kooperatif kurmaya karar vermişti: Fikret’in çiftliği, vergi ve yasal sorunlar nedeniyle satılığa çıkabilirdi; belediye başkanı İsmail Bey ve Hatice Hanım’ın öncülüğünde halk çiftliği bir kooperatif olarak satın alacak, Emine’yi yönetici yapacaktı. Emine gözyaşlarıyla “Bu rüya gibi.” diyebildi. Hatice Hanım elini tutup “Oğlun hepimize cesaret ve merhameti hatırlattı; şimdi birlikte yeni bir başlangıç.” dedi.
Manisa Belediyesi’nin toplantı salonu hiç olmadığı kadar kalabalıktı. İsmail Bey gür sesiyle “Zorbalığın yerine dayanışma.” diye başladı. Hatice Hanım kooperatifin işleyişini anlattı; “Bu sadece bir çiftlik değil; adil, dürüst çalışmanın örneği olacak.” Emine gergin ama oğlunun “Korkma anne; yapabilirsin.” fısıltısıyla cesurca ayağa kalktı. Oylama oybirliğiyle sona erdi; Emine yönetici seçildi. Alkışlar arasında Emre annesine sarıldı; gözleri gururla ışıldıyordu.
Kooperatifin aldığı özel hayvan taşıma aracı çiftliğe yaklaştığında kalabalık “Yaşasın Emre! Yaşasın Kasırga!” diye tezahürat yaptı. Kasırga için hazırlanan geniş yeşil çayırlar, temiz su, serin gölgeler—özgürlük. Kapı açıldı; Emre boğanın yanında indi. Kasırga tereddütle etrafına bakıp Emre’nin teşvikiyle yavaş adımlarla yeni yuvasına ilerledi. Yüzeydeki güneş siyah tüylerini parlatıyor, rüzgâr otları dalgalandırıyordu.
Kalabalık arasından sessiz bir hareketle Fikret öne çıktı; eski bir gömlek, yorgun yüz, solgun bakış. Fısıldaşmalar yükseldi: “Def edelim.” Emre elini kaldırdı: “Bırakın gelsin.” Fikret çekinerek yaklaştı; Kasırga kulaklarını dikti, tanıdı. Fikret birkaç adım kala durdu, diz çöktü: “Özür dilerim. Affı hak etmiyorum ama…” Boğa yavaşça ona doğru yürüyüp burnunu hafifçe değdirdi. Kabul—belki de affediş. Fikret’in gözlerinden yaşlar aktı. Emre bir eli boğanın boynunda, diğeri Fikret’in omzunda: “Kasırga iyi kalplidir; affetmeyi bilir.”
Güneş ufukta yavaşça batarken Manisa’nın üzerine altın bir ışık yayıldı. Çiftlikte yeni bir dönem başlıyordu: Zorbalığın yerini dayanışma, açgözlülüğün yerini paylaşım alıyordu. Aysel Hanım’ın haberinin ardından, kliniğin önünde beklenmedik kalabalıklar “Kahramanlık yaşı olmaz: 6 yaşındaki Emre ve olağanüstü dostluğu” başlığını konuşuyor, Emre ve Kasırga’yı görmek için toplanıyordu. Hatice Hanım, halk adına teklifini duyurmuştu: “Çiftliği kooperatif olarak satın alacağız; Emine Hanım yönetecek ve Kasırga için özel bir alan ayıracağız.”
O gece lojmanda Emre “Kasırga artık bizim mi?” diye sordu. Emine gülümsedi: “Sadece bizim değil, bütün kasabanın. Ama sen onun en özel arkadaşı olacaksın.” “Artık kimse onu incitmeyecek, değil mi?” “Söz.”
Ertesi gün belediye salonunda kooperatif resmen kuruldu; Emine oybirliğiyle yönetici oldu. Manisa’da yeni bir sayfa açılmıştı. Aynı saatlerde Fikret çiftliğinde, avukat Selim’in önüne koyduğu belgeleri imzalarken alışılmadık bir sükûnetle “Adil olan bu.” diyebildi. “Bu çiftlik, bu insanların alın teriyle büyüdü; benim değil, onların olmalı.” Nereye gideceğini bilmiyordu; belki son, belki başlangıç.
Kasırga özel alanına adım attığında rüzgâr hafifçe esti; başını kaldırıp havayı kokladı, ilk kez gerçek özgürlüğün tadını çıkardı. Emre gururla gülümsedi: “Burası senin evin.” Kalabalık şefkat dolu bir sessizliğe büründü. Bir çocuk, imkânsızı başarmıştı: Yalnızca vahşi bir boğayı ehlileştirmekle kalmamış, kasabasının kalbindeki korkuyu, çiftliğin sahibinin içindeki karanlığı da yumuşatmıştı. Sevgi ve merhamet, en güçlü ilacın ta kendisiydi.
Kasabada kimse artık Fikret’i korkuyla değil, ibretle anacaktı; ama bu hikâyenin merkezinde olan şey bir çocuğun masum cesaretiydi. Emre, annesinin elini tutup Kasırga’nın boynunu okşarken, Manisa’nın tepelerinde akşamın moru yavaşça derinleşiyor, yıldızlar birer birer parlıyordu. Yeni bir başlangıcın gecesi… Umutlar, bir çocuğun kalbinden büyüyerek bir topluluğun kaderini değiştirmişti.
Ve Fikret’in meydan okuması—“Kasırga’ya dokunabilene 15 milyon”—o gün yenildi; çünkü para değil, kalp kazandı. Kasırga’nın başını Emre’nin küçük avuçlarına yasladığı an, tüm kasaba anladı: İmkânsızı mümkün kılan şey, korkusuz bir sevgi ve sözünü tutan bir yürekti.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






