Zorlu doğanın ortasında, yamaçlara yaslanmış sakin bir dağ köyü vardı. Evler köylüler gibi sade, rüzgâr gibi kanaatkârdı. Köyün kıyısında, taze odun kokusunun ve keskin alet seslerinin birbirine karıştığı küçük bir marangoz atölyesi bulunurdu. O döküntü çatının altında günün büyük kısmını geçiren genç Mahmut, yaşına göre fazla ağır yükler taşır, buna rağmen yüzüne bir olgunluk gölgesi sinmiş halde sessizce çalışırdı.
Mahmut’un ustası Süleyman, köyün en usta marangozu olarak bilinse de cimriliği ve huysuzluğuyla anılırdı. Hele yetim çırağı Mahmut’a karşı katılığı dillere destandı. Mahmut’un aldığı üç beş kuruş, hasta annesi ve iki küçük kardeşinin karnını zar zor doyururdu. Babaları ansızın öldüğünden beri evin tüm yükü onun omuzlarındaydı. Yine de Mahmut, ustasının sertliğini, az ücretini ve iğneleyici sözlerini sabırla sineye çekiyordu.
Süleyman ona hep değersiz işleri verirdi: atölyeyi süpürmek, aletleri temizlemek, su taşımak… Asıl zanaatın sırlarını ise ondan gizlerdi. Mahmut defalarca hevesle Süleyman’ın ellerini izlemiş, bir kütüğü nasıl zarif bir kaba, bir tablasıza nasıl şahane bir mobilyaya dönüştürdüğüne hayran kalmıştı. Utana sıkıla “Ustam, bana da öğretir misiniz?” diye sorduğunda, cevabı baltanın darbesi kadar keskin gelirdi: “Daha değilsin evlat. Aklını aşar.” Bazen de alayla: “Kendi işine bak, seni ilgilendirmez.”
Mahmut kırılır, ama içine gömdüğü öfkeyi sabrın taşına vurur, işine dönerdi. Gözlerinde hiç sönmeyen bir azim vardı. Bir gün parmakla gösterilen bir usta olmayı hayal ederdi. Kış gecelerinde lamba söndüğünde, köyün zengini Rıfat Bey’in evindeki zarif mobilyaları gözünün önüne getirir, atölyenin çöplerinden topladığı küçük odun parçalarını körelmiş bıçağıyla bir kuşa, bir çiçeğe dönüştürmeye çalışırdı. Öncelikli amacı, ailesine onurlu bir hayat sağlamaktı; ama derininde, zanaate duyduğu aşk ve kendini kanıtlama isteği parıldardı.
Güneşin dağ doruklarına ilk ışığını sürdüğü o sabah, atölyede gergin bir hava vardı. Usta Süleyman, hayra yorulmayacak bir ifadeyle içeri girdi, aletleri toparlayan Mahmut’u süzdü ve boğuk, itiraz kabul etmez sesiyle konuştu: “Bugün sana bir görevim var.” Elindeki küçük, koyu ve çok sert bir odun parçasını gösterdi: “Bundan çok istiyorum. En az on uzun tahta getir. Kalın ve sağlam olsunlar.”
Mahmut, daha önce görmediği kadar ağır ve sert olan parçayı çevirdi. “Nereden getireyim ustam?” Süleyman’ın kurnaz gülümsemesi gözlerine ulaşmadı: “Köyün ‘kurt ormanı’ dediği dağın en sarp yerinde yetişiyormuş.”
Kurt ormanı… Köylünün pek girmediği, vahşi hayvanların ve tehlikeli patikaların hikâyeleriyle nam salmış kuytu bir yerdi. “Yarın gün batmadan burada olsun,” dedi Süleyman. “Sadece bir günün, bir gecen var. Geçirirsen bir daha bu atölyeye gelme.” Bu, Mahmut için tek geçim kapısının kapanması demekti. Başka yol yoktu. Başını kaldırıp kararlı bir sesle “Emriniz olur, ustam,” dedi.
Keskin baltasını, sağlam ipini aldı; heybesine kuru ekmek ve bir su tulumu koydu. Ailesini telaşa vermemek için tehlikeden söz etmedi. Göğsündeki fırtınaya rağmen hızlı adımlarla bilinmeyene yürüdü. Gizem ve tehlikeyle dolu orman onu bekliyordu.
Patikalar dar, dağ yolculuğu çetindi. Ağaçların birbirine geçmiş dalları güneşi kesiyor, içerisi nemli ve tekinsiz bir karanlığa bürünüyordu. Mahmut azmi ve başarısızlık korkusuyla temkinle ilerledi; kaygan yamaçları tırmandı, sığ dereleri geçti, yuvaları kolladı. Saatlerce aradı ama aranan ağacı bulamadı. Derinlere indikçe sesler tuhaflaştı, gölgeler uzadı. Açlığı yok saydı; zaman aleyhine akıyordu. Büyük bir kayaya tırmanırken ayağı kaydı; şansına kalın bir yaprak yığınına düşüp yırtıklarla kalktı. Güneş batıya kaydıkça umutsuzluk içini kemirmeye başladı.
Kayaların arasından akan bir şelalenin yanında, sarmaşıklarla örtülü küçük bir açıklık fark etti. Merakla bitkileri araladı, dar bir mağara ağzı belirdi. Geceyi geçirmek için sığınak olabilir diye düşündü ve içeri girdi. Karanlığa gözleri alışınca, soğuk taşları yoklayarak ilerledi. Derken uzak bir ışık… Kalbi hızlandı, dar koridorun sonuna vardı. Karşısında yarım kubbeyi andıran geniş bir mağara; tavandaki bir delikten süzülen güneş ışığı bir sahneyi aydınlatıyordu. Ortada, Mahmut’un bugüne dek görmediği ağaçlar göğe doğru pürüzsüz gövdelerle yükseliyordu. Renkleri soluk gümüşten hafif maviye dönüyor, sabah göğünü andırıyordu. Misk ve amberi çağrıştıran eşsiz bir koku yayılıyordu.
Bir ağaca yaklaşırken elini çekingen uzattı. Gövde soğuk, tuhaf şekilde hem sert hem esnekti. Küçük baltasıyla bir daldan minicik bir parça kesti; zor kesiliyordu, sağlamlığı meydandaydı. Parçayı eline alınca içinde bir sıcaklık dolaştı; ışıkta rengi güzelleşiyor, kokusu tatlanıyordu. “Ay kerestesi,” diye fısıldadı, “ya da rüyaların odunu…” Bilinmeyenin kalbinde saklı bir hazineydi bu.
Asıl görevini unutmadan, kıymetli parçayı heybesine mücevher gibi yerleştirdi. Mağaradan çıkıp kararan ormana döndü. Şansı yaver gitti; çok geçmeden ustasının tarif ettiği koyu, ağır ağaçlara ulaştı. Baltayı indirip kaldırdı; teri gözlerine aktı, kolları sızladı. Gece çöktüğünde sekiz tahta çıkarabilmişti; istenen kadar değildi ama gücünün sonuydu. Kuru ekmeği yedi, kalan suyunu içti. Şimdi en zor kısım: ağır tahtaları bağlayıp gece boyunca sürüklemek… Ay ışığında sendeleyerek ilerledi; yükü sanki kamburu olmuştu. Pes edeceği anlarda, heybesindeki küçük ay kerestesi parçasını anımsadı; sanki içinden güç alıyordu.
Şafakla köyün eteklerine düşe kalka ulaştı. Üstü başı yırtık, vücudu çizik içindeydi. Güneş yükselirken atölyeye varabildi. Süleyman, asık yüzle bekliyordu. Sekiz tahtayı ve Mahmut’un perişanlığını gördü; alayını saklamadan “Hepsi bu mu? Sekiz tahta, hem de ölçüsüz… Geç kaldın üstelik,” dedi. Mahmut ormanın zorluğunu anlatmaya yeltendi; “Mazeret istemem,” diye kesti usta. “Eksik iki tahtanın parasını maaşından keserim; gecikme için ceza da var.”
Bardak taştı. Ormanda canını dişine takmış, karşılık hakaret ve kesinti olmuştu. Mahmut’un içindeki öfke boğazında düğümlendi; konuşmadı. Yükü yerine taşıdı, küçük ay kerestesini sakladı. O ölümcül yolculuktan elinde kalan tek şey oydu; cılız bir umut pırıltısı…
Akşam kulübeye yıkılmış döndü. Annesi haşlanmış sebze ve ekmekten oluşan yalın bir sofra hazırlamıştı. Mahmut içindekini gizleyerek yedi. Kardeşler uyuyunca, yağ lambasının loşluğunda heybesinden o küçük parçayı çıkardı. Gümüşe çalan mavi, cılız ışıkta usulca parlıyordu; kokusu içini ferahlattı. Yorgunluğa rağmen körelmiş bıçağını aldı. Aletleri ilkeldi; zımpara niyetine taş kullanırdı. Yine de çalışmaya koyuldu.
Ay kerestesi inatçıydı; her talaş için sabır ve itina gerekirdi. Zamanın, açlığın ve ağrıların hassas ritminde elleri sanki ne yapacağını biliyordu. Parçayı çevirip her açıdan inceledi, incelikle yonttu. Şafak ışığı tahta kapıdan süzülürken işi bitti. Avuç içi kadar, ama zarafetiyle büyüleyen bir dağ kuşu heykeli doğmuştu: kanatları hafif aralanmış, havalanmaya hazır… Odunun eşsiz rengi ve dokusu heykele sihirli bir ruh katıyordu.
Mahmut’un kalbi sevinçle çarptı. İçinde gizli bir yetenekle, odunun ona verdiği cevabın buluştuğu yerde ufukta yeni bir ihtimal belirdi. Ertesi sabah, küçük kuşu cebine koydu; bütün umutlarını onunla birlikte ustasına taşıdı. Belki bu kere bir kıvılcım görecekti; belki Süleyman işçiliği takdir eder, ona öğrenme fırsatı verir ya da parçayı satın alırdı.
Süleyman, büyük bir tahtayı kesmeyi bitirince Mahmut ürkekçe yaklaştı: “Ustam, göstermek istediğim bir şey var.” Süleyman ters bakış attı; Mahmut’u gereksiz konuşmaya alışık değildi. “Nedir? Yine bir şey mi kaybettin?” Mahmut alayı duymamış gibi kuşu uzattı. Süleyman pürüzlü parmaklarında çevirdi; kısa bir sessizlik… Mahmut’un yüreği ağzına geldi.
Ustanın dudaklarında alaycı bir bükülme belirdi: “Bu ne komiklik? İşini bırakıp oyuncakla mı oyalanıyorsun?” Sözleri Mahmut’un yüzünde şaklayan tokat gibiydi. Yine de Mahmut, bir ayrıntıyı fark etti: Usta kuşu yere atmıyor, daha dikkatle inceliyor, odunun damarını, kokusunu yokluyordu. “Bu tuhaf odun nereden eline geçti?” diye sordu nihayet, kayıtsız görünmeye çalışarak. Mahmut’un kalbi sıkıştı. “Ormanda buldum,” dedi tutuk. “Neresi?” “Hatırlamıyorum, ustam.” Süleyman kuşu geri verdi: “Bırak bu saçmalıkları. İşe dön.”
Mahmut, ustasının merak ve hırs parıltısını unutmadı. Artık yeni bir tehlike doğmuştu: Bu nadir odunun peşine düşeceklerdi. Yine de umudu sönmedi. Belki de bu hazineyi, aç gözlerden uzak, daha doğru bir yolla değerlendirme zamanıydı.
Günler aktı. Süleyman fırsat buldukça yokladı; Mahmut kaçamak cevaplarla sırrını sakladı. Bir gün pazarda annesi için alışveriş yaparken, köye şık giyimli, şehirli bir adam geldi: büyük deri çantalı bir gezgin. Mahmut dalgınlıkla kuşu cebinden çıkarınca, yabancının gözleri ona kilitlendi. “Delikanlı, şunu yakından görebilir miyim?” dedi içten bir sesle. Kuşu mücevher gibi inceleyip hayran kaldı: “Harika işçilik! Bu kereste… hayatımda böyle odun görmedim. Rengi, kokusu eşsiz.” Mahmut’un içi ısındı. “Bunu sen mi yaptın?” “Evet, efendim.” “Büyük bir yeteneğin var,” dedi adam. “Ben Kadir; nadir sanat eserleri ve değerli ahşap tüccarıyım. Bu kuşu iyi bir fiyata alırım. Daha getirir, böyle parçalar yaparsan, burada bulamayacağın tekliflerle gelirim.”
Kadir’in verdiği birkaç gümüş, Mahmut’un bir aylık kazancını aşıyordu. Mahmut titreyen ellerle paraları aldı, içten teşekkür etti. Kadir vedalaşmadan önce söz verdi: “Bir ay sonra döneceğim. Daha çok eser ya da ham kereste hazırlarsan seve seve alırım. Yeteneğini ziyan etme.” Yardım, hiç beklemediği anda gelmişti. Artık kaderini değiştirecek bir kapı aralanmıştı. O gün Mahmut, eve bulutların üstünde yürür gibi döndü; annesine her şeyi anlattı. Annesinin gözleri sevinçle doldu; sabırlı kulunu unutmayan Allah’a şükretti.
Mahmut o anda kararını verdi: Süleyman’ın zulmü altında çalışmayacaktı. Ay kerestesinin keşfi ve kendi emeği, ailesine onurlu bir geçim sağlayacaktı. Cesaret ve risk gerekiyordu; ama içinde benzeri görülmemiş bir kesinlik vardı.
Yeni bir orman yolculuğuna hazırlandı. Bu sefer emir değil, kendi hedefi vardı: Ay kerestesinden ölçülü miktar getirmek. Erzakını, daha keskin balta ve sağlam iplerini aldı. Doğrudan gizli mağaraya yöneldi. Yol artık aşinaydı; yine de kurt ormanı tetikte olmayı gerektiriyordu. Mağaranın kubbesi altında gümüş ağaçları gördüğünde içini yine huşu kapladı. Hazineyi gelişigüzel tüketmeyecekti. Büyük dalları ve genç ağaçları seçerek dikkatle kesti; kaynağın sürmesini istiyordu. Günlerini mağara ve çevresinde çalışarak, kısa molalarla geçirirken odunun yeni sırlarını keşfetti: ışığa göre rengi değişiyor, kokusu kesildikten sonra derinleşiyor, cilalanınca kalbinde altınsı ince damarlar beliriyordu.
Dönüşte, girişi sakladı, iz bırakmadı. Değerli yükünü kulübesinin yakınında güvenli bir noktaya gömücek sakladı. Sonra küçük avlusunda, hurma dallarıyla çevirdiği kuytu bir köşeye geçici atölye kurdu. Sabah erken başlayıp geceye dek, basit ama özene bezene seçtiği aletlerle çalıştı. Kuşlar, çiçekler, küçük hayvan figürleri; ustaca oyulmuş kutular ve kaseler… El deneyimi ve daha iyi aletlerle ay kerestesi avucunda daha uysal hale geldi. İlk parçaları gizlice satarak komşu köylere, büyük pazarlara ulaştırdı. İşçiliğin kalitesi ve odunun büyüleyici güzelliği kısa sürede ün kazandı. Fiyatlar beklenenden iyiydi; evde ilaçlar, yiyecekler, giysiler çoğaldı; kulübe küçük küçük iyileşti.
Söz verdiği gibi Kadir geldi; Mahmut’un hazırladığı eser koleksiyonu ve bir miktar ham keresteyi hayranlıkla, yüksek fiyatla aldı; yeni pazarlar için söz verdi. Mahmut’un adı köy ve çevresinde duyulur oldu. Ancak başarıyla birlikte kıskançlık gölgeleri de uzadı. İlk fark eden, elbette usta Süleyman’dı. Düne dek düşük ücretli bir çırakken bu çocuk, nasıl bu kadar çabuk ayağa kalkmıştı? Zihninde taşlar birleşti: O küçük ahşap kuş, o tuhaf odun ve Mahmut’un sıçrayışı… İçini kemiren kıskançlıkla Mahmut’u gözetlemeye başladı; çocukları peşine taktı, iz sürdü. Ama Mahmut dikkatliydi; sırrını kimseye açmadı.
Bir gece, Mahmut uzak bir pazardan dönerken peşinde gölgeler sezdi. Hızlandı; içinden “Eski ustam kabullenmeyecek,” diye geçirdi. Başarının ışığı, kıskançlığın gölgesini ardına takmıştı. Kader, onu şimdiye kadarki en tehlikeli yüzleşmeye götürüyordu.
Ay ışığının gümüşlediği bir gecede Süleyman, Mahmut’un ormana gittiğinden emin olunca peşine düştü. Ağaç gölgelerine saklanarak şelale yakınındaki sarmaşıkların arasından süzülen Mahmut’u izledi. Genç çırak kaybolunca orada gizli bir giriş olduğunu anladı. Bir süre bekleyip o da içeri süzüldü.
Kubbenin altındaki aydınlık alana çıktığında ay kerestesi ağaçları gözlerinin önündeydi. Hırsla parlayan bakışlarıyla “Demek hazine bu,” diye fısıldadı. Tam o sırada Mahmut yan koridordan görünüp donakaldı: “Usta Süleyman! Burada ne yapıyorsunuz? Nasıl buldunuz?” Süleyman, uğursuz bir gülümsemeyle döndü: “Benden sakladın. Bu kereste sadece sana ait değil; köyün—daha doğrusu benim!”
Mahmut kararlılıkla karşılık verdi: “Doğru değil. Burasını emekle buldum; akılla, zarar vermeden kullanıyorum.” Süleyman alaycı bir kahkaha attı, yanında getirdiği büyük baltayı kaptı: “Akıla vaktim yok. Ne kadar varsa alırım; bölgenin en zengini olurum.” En büyük ağaca yönelip baltayı kaldırdı. Mahmut bağırdı: “Dur! Her şeyi mahvedeceksin!” Dinlemedi. Tam darbe inecekken Mahmut tüm gücüyle atıldı, ustayı ağaçtan uzaklaştırdı. Süleyman yere kapaklandı; baltası yana savruldu. Öfkeyle fırlayıp Mahmut’a saldırdı.
Şiddetli bir boğuşma başladı. Süleyman yaşlıydı ama kin ve açgözlülük ona şeytani bir kuvvet veriyordu; Mahmut genç ve güçlüydü; hem geçimini hem doğanın onurunu savunuyordu. İtiş kakış mağaranın kayalık ucuna sürüklendi; Süleyman’ın ayağı kaydı, acı ve dehşet dolu bir çığlıkla aşağı yuvarlandı. Uçurum çok derin değildi; fakat kötü düşmüştü, bacağı ciddi yaralanmıştı.
Mahmut nefes nefese, ter içinde durdu. İçinden bir an için onu kaderine bırakmak geçti; kötülüğü başlatan oydu. Ama yüreği izin vermedi. Aşağı inip “İyi misiniz, ustam?” dedi. Süleyman acı, şaşkınlık ve utançla ona baktı; konuşamadı. Mahmut, ustasını kaldırdı; ağırlığının çoğunu sırtlanıp onu mağaradan çıkararak zor yoldan köye sürükledi. Haber yayılmış, köylüler toplanmıştı. Mahmut’u yaralı Süleyman’a yardım ederken görünce işin ciddiyetini anladılar. Köyün adamları Süleyman’ı evine taşıdı.
Mahmut soluklanınca, ileri gelenleri toplayıp her şeyi anlattı: Ay kerestesiyle nasıl karşılaştığını, onu sürdürülebilir biçimde kullandığını, ustasının hazinenin peşine düşüp hoyratça talana kalktığını… Köylüler Süleyman’ın açgözlülüğüne şaşırdı; Mahmut’un sabrına, dürüstlüğüne, cesaretine saygıları arttı. Süleyman iyileşir gibi olduğunda köylüler yüzleştirdi; utanç ve pişmanlıkla içine kapandı, itibarını yitirdi. Rivayete göre bir süre sonra köyü terk etti; bir daha ondan haber alınmadı.
Süleyman’ın gölgesi çekilince, Mahmut tartışmasız köyün bir numaralı marangozu oldu. Küçük atölyesi büyüdü; eserleri diyar diyar satıldı; ailesine bereketli bir geçim kapısı açıldı. Fakat zenginlik ne onu ne yüreğini bozdu. Köyünü unutmadı. Ay kerestesinin sırlarından bazılarını, “sürdürülebilirlik” şartıyla paylaştı; dal seçmeyi, genç ağacı esirgemeyi, kesilenin yerine filiz bırakmayı öğretti. Kaynağın tükenmemesi için kullanım düzeni kurdu; köylülerle birlikte korudu. Tüccar Kadir, dürüst bir ortak ve sadık dost olarak yanında kaldı; yeni pazarlar açtı, Mahmut’un ufkunu genişletti.
Mahmut, yoksul bir gençten, saygın ve yetenekli bir ustaya dönüşmüştü. Ama onu asıl usta kılan, baltasının keskinliği değil, kalbinin terazisiydi: sabrı, cömertliği, şükrü, Allah’a olan güveni… Emeğin karşılığının er geç geldiğini, iyiliğin boşa gitmeyeceğini yaşayarak kanıtladı. Köy, huzur ve refah içinde yeni bir düzene kavuştu.
Yıllar geçtikçe, nesiller küçük marangozun hikâyesini birbirine anlattı: Kurt ormanının tehlikeleri, ay kerestesinin gizli mağarası, hırsın uçurumunda verilen vicdan sınavı… Her zorlukta bir lütuf, her sıkıntının ardından bir kolaylık olduğuna dair bir hatırlatma gibi. Ve Mahmut’un adı, yalnızca ustalıkla değil, emanete sadakatle anıldı: Çünkü gerçek hazine, odunun kalbinde değil, onu tüketmeyen elde ve şükreden yürekte saklıydı.
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load






