Çarşamba sabahı İstanbul soğuğa uyandığında, 68 yaşındaki Osman Nuri Nişantaşı’ndaki tripleks çatı katında, panoramik camların ardında şehre bakıyordu. Gri gökyüzü onun içine kapanık ruh hâliyle uyum içindeydi. Her zamanki gibi, şoförü Cemil parlak siyah Rolls-Royce’u garajda hazır tutuyordu. “Günaydın Doktor Osman; Maslak bugün sıkışık, Etiler’den gitmeyi öneririm,” dedi. Osman Nuri arka kapıdan binip kısaca başını salladı. 40 yılı aşkın sürede İstanbul’un en büyük emlak imparatorluğunu kurmuş, duygularını nadiren göstermiş, soğuk ve mesafeli mizacıyla “taş imparatoru” diye anılır olmuştu. Saat 10’da hissedarlarla toplantısı vardı; gecikme istemiyordu.

Maslak Caddesi’ne kıvrılarak ilerlerken, bir ticaret galerisi girişinde toplanmış küçük bir kalabalık, rutinini ilk kez deldi. Cemil, “Bir çocukla ilgili bir şey gibi görünüyor,” deyince, Osman Nuri beklenmedik bir cümle kurdu: “Arabayı durdur.” Soğuğu yüzünde hissederek indi. Kalabalığın ortasında, okul üniformalı, saçları iki yandan örgülü, yaklaşık yedi yaşında bir kız çocuğu ağlıyordu. İki sosyal hizmet uzmanı onu sakinleştirmeye çalışıyor, küçük kızsa tek cümleyi tekrarlıyordu: “Dedemi istiyorum. O beni almaya gelecek.” “Kimin geleceğini söyledi?” diye sorulduğunda, “Osman dedem,” dedi. Osman Nuri irkildi. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamıştı. Yine de, küçük kız ona koşup bacaklarına sarıldı: “Sensin. Annemin şifoniyerinde senin fotoğrafın vardı; beyaz saçların, yeşil gözlerin, koyu takımın…” Adı Defne’ydi. Annesi Elif Yılmaz. Bir anlığına dünya yavaşladı. Elif—bir zamanlar yanında büyüttüğü, eski hizmetçisi Ayşe Hanım’ın kızı, parlak ve azimli genç—acaba o Elif mi?

Sosyal hizmet uzmanları Elif’in üç gün önce zatürre komplikasyonlarıyla vefat ettiğini, Defne’nin yaklaşık bir gün evde yalnız kaldığını söyledi. Defne’nin “Annem hep senden bahsederdi, kalbinin kilitli olduğunu söylerdi; bana bir şey olursa onu bul,” sözleri, Osman Nuri’nin yıllar önce kendi elleriyle yükselttiği duvarları çatlatıyordu. “Onu bir yuvaya götüreceğiz,” dendiğinde, Osman Nuri, şaşkın kalabalığın ortasında, “Geçici velayeti üstlenmek için süreci başlatacağım,” dedi. Toplantıyı iptal etti, Sultangazi’deki daireye gitti.

Elif’in ve Defne’nin küçük evi düzenli, duvarları çocuk çizimleriyle bezenmişti. Şifoniyerin üzerinde, genç Osman Nuri’nin nadir bir gülümsemeyle, lise mezuniyetindeki Elif’in yanında olduğu fotoğraf duruyordu. Belgeleri toparlarken Defne’nin doğum belgesinde isim “Defne Nuri Yılmaz” yazıyordu—Elif, kızına “Nuri” soyadını da vermişti. Komodinde bir günlük buldu. Elif, devlet okulunda öğretmenlik yapıyor, zorlanıyor ama Defne’ye hiçbir şeyi eksik bırakmıyordu. Osman Nuri’den bahsederken sözlerinde kırgınlıktan çok uzaktan duyulan bir hüzün ve hiç gerçekleşmemiş bir barışma arzusu vardı. Son sayfada, “Sağlığım kötüleşiyor… Defne’nin birine ihtiyacı olacak. Gururum aklımdan büyüktü… yine de biliyorum ki onu kucaklayacaksın. O soğuk zırhın altında, beni kızı gibi büyüten adam hâlâ bir yerlerde,” satırları, Osman Nuri’nin ellerini titretti.

Sosyal Hizmetler Kurumu’nda, prosedür duvardı. Yaşı, yoğun hayatı, çocuk tecrübesi yokluğu yüzüne söylendi. Tam o anda Defne kapıdan fırlayıp boynuna sarıldı: “Beni burada bırakma dede.” Yetkili, “Denetimli adaptasyon” önerdi: geçici sorumluluk Osman Nuri’de kalacak, kurum düzenli ziyaret yapacaktı. Rolls-Royce Çamlıca’daki Nuri malikanesine vardığında Defne’nin gözleri büyüdü: “Gerçek bir kale!” Osman Nuri, misafir odasını kendi odasının yanına hazırlattı, mutfak masasında yemek teklif etti, kocaman evde yankılanan çocuk kahkahalarıyla yıllardır sessiz kalan salonlar yeniden duyuldu. Gece, Defne tanımadığı odada ağlayınca Osman Nuri yatağın kenarına oturup Elif’i anlattı; inadı, yeteneği, kendisinin yaptığı hatayı. Defne “Annem de inatçıydı, ondan bana geçmiş,” deyince, adamın parmakları ilk kez bir çocuğun saçına çekingence değdi.

Günler Nuri malikânesinin ritmini değiştirdi: toplantılar kısaldı, sorumluluklar devredildi, alışveriş merkezinde Defne’nin elini tutan “taş imparatoru” görülmemiş bir manzaraydı. Emirgan’da ördek beslediler, parkta dondurma yediler. “Neden çocuğun olmadı?” sorusuna, “Hep bina inşa etmekle meşguldüm,” dedi; sonra, “Şimdi senin için zamanım var,” diye ekledi. Ev, leylak tavanlı çocuk odası, raf raf kitap, buzdolabında çizimler, akşamları hikâyeler ve pazarları müzelere dönüşen bir hayata büründü.

Tam her şey yerini bulurken, kapıya “Murat Yılmaz” geldi—Elif’in kardeşi, Defne’nin amcası. Kamyon şoförüydü, Bursa’da hemşire eşi ve iki çocuğuyla yaşıyordu. “Yeğenimi almaya geldim. Onun tek kan bağı akrabası benim,” dedi. Defne, içgüdüsel olarak Osman Nuri’nin elini tuttu: “Ben Osman dedemle yaşıyorum.” Murat, sevgiyle ama kararlılıkla konuştu: “Aile ailedir. Kan kandır.” Hukuk bir anda ağırlaştı. Osman Nuri avukatlarını topladı. Emre Kaya, “Amcanın önceliği var,” dedi; tek umut, Elif’le yıllara yayılan fiilî ebeveynlik ve “sosyodüygüsel aile” tezini belgelemekti. Osman Nuri arşivlerini açtı: mezuniyet fotoğrafları, Elif’i sorumlu gösteren beyannameler, okul kayıtları, lehtar olduğu hayat sigortası…

Bu arada Murat düzenli ziyaretlere başladı; fotoğraflar, Ayşe Hanım’ın hikâyeleri, küçük hediyeler. Defne’nin merakı büyüdü ama geceleri “Aile sadece aynı kana sahip olanlar değildir; aile bize bakanlardır,” diyerek Osman Nuri’nin omzuna başını koydu. Gergin bir buluşmada Murat, hafta sonu Bursa gezisi istedi; tartışma yükselebilecekken Defne’nin gözyaşları iki adamı susturdu. O gece Osman Nuri Murat’ı aradı: “Mahkeme kararına kadar ateşkes. Defne burada kalacak; siz düzenli ziyaret, hafta sonu Bursa’da bir gün—ilkinde siz de yanındasınız.” İlk Bursa gezisi, sıcak ama mütevazı bir ev, çikolatalı kurabiye kokusu, kuzenler Can ve Eylül’le oyun, dar bir mutfakta dirsek dirseğe yenilen öğle yemeğiyle geçti. Dönüş yolunda Osman Nuri, velayeti kaybetme ihtimalini ilk kez içine dürüstçe aldı.

Hakim Ayşe Deniz dosyayı alınca, her iki eve de ziyaret planladı. Nuri malikanesinde lüks onu etkilemedi; Defne’nin günlük rutini, mutfak kahvaltısı, kütüphanede hikâyeler, bahçede oyun… en çok da ofiste, ödül kupalarıyla yan yana çerçevelenmiş Defne çizimleri: el ele iki çöp adam, “Birlikte bir bina inşa ediyoruz.” Osman Nuri, “Taahhütleri azalttım, önceliklerimi değiştirdim; pişmanlığım sadece bunu daha önce yapmamış olmak,” dedi. Bursa’da Murat’ın evi, Minenin diktiği yatak örtüsü, küçük kitaplık, kuzenlerle doğal oyun… Hakim, Defne ile yetişkinlerden ayrı iki saat görüştü; küçük kız sır saklamayı öğrendiğini söyleyip gülümsedi.

Aralık’ın yağmurlu bir cuma günü Çağlayan Adliyesi’nde, iki adam karşılıklı oturdu. Dosyalar ağır, nefesler kısa… Hakim Ayşe Deniz, “Bir tarafta amca Murat Yılmaz’ın temsil ettiği kan bağı; diğer tarafta, anne yönünden on yılı aşkın yasal sorumlulukla desteklenen sosyodüygüsel bağ,” diye başladı. “Türk aile hukuku, sevgi ve bakım bağlarının çoğu zaman biyolojik bağları aşabildiğini kabul ediyor; ama kan bağı ve biyolojik aileyi tanıma hakkı da göz ardı edilemez.”

Ardından kararın kalbini açıkladı: “Bu kararda en belirleyici unsur bizzat Defne oldu. Özel görüşmemizde, Bay Nuri’yi ailesi olarak gördüğünü, ona ‘dede’ dediğini, birlikte kurdukları rutini anlattı; amcası ve kuzenlerine de gerçek sevgi duyduğunu ifade etti. Birini seçmesi gerekse ‘Kalbim ikiye bölünürdü; ama büyük kısmı Osman dedemle kalırdı,’ dedi.” Son cümle salona ağır ama aydınlık bir sessizlik yaydı: “Mahkeme, Defne Yılmaz’ın kesin velayetini Bay Osman Nuri’ye verir; kendisini çocuğun sosyodüygüsel büyükbabası olarak tanır. Bay Murat Yılmaz ve ailesiyle geniş ve düzenli bir birliktelik rejimi de tesis edilir; dönüşümlü hafta sonları, tatil dilimleri ve özel günler takvimde belirtilmiştir. Bu, bir taviz değil; Defne’nin biyolojik ailesiyle bağını sürdürme hakkıdır.”

Murat elini uzatıp, “Tebrikler; Defne seni seviyor,” dedi. Osman Nuri, “Ondан vazgeçmediğiniz için teşekkür ederim. Bu son değil; sadece düşündüğümüzden farklı bir aile başlangıcı,” diye karşılık verdi.

O gece, malikanenin salonunda Defne koşarak geldi: “Dede, hakim ne dedi?” Osman Nuri onu kucaklayıp, “Burada benimle yaşamaya devam edeceksin; ama pek çok hafta sonu amcan ve kuzenlerinle Bursa’da olacaksın,” dedi. Defne’nin yüzü aydınlandı: “İkisini de mi kazandım? Gerçekten büyük bir aile mi?” “Evet küçük—tüm bir aileyi,” dedi Osman Nuri; sesi doluydu.

İstanbul ışıklarına bakarken, yıllarca bina bina ördüğü şehir artık gözünde bir savaş alanı değil; Defne ile paylaşılan bir yuva oldu. Orta sehpanın üstünde, genç Elif’le yan yana gülümsedikleri fotoğraf ve hiç gönderilmemiş bir mektup—pişmanlık ve koşulsuz sevgi—duruyordu. Osman Nuri, Elif’in adını taşıyan vakfı, şehrin kalbini dönüştürecek projeyi, Defne’nin yüz hatlarında yaşayan mirası düşündü. Telefon çaldı; Cemil, öğle için haber verdi. Osman Nuri ceketini düzeltti: “Ben gelmeden büyük dede tüm pudingi yemesin,” diye takıldı. Kapıdan çıkmadan önce fotoğrafa son kez baktı.

Bir trajediyle başlayan yolculuk—yetim bir kız ve yalnız bir yaşlı adam—nesiller boyu sürecek bir bağa dönüştü. Aile, yalnızca aynı kanı paylaşanlar değil; her gün sevmeyi ve kalmayı seçenlerdi. Osman Nuri’nin inşa ettiği en önemli yapı artık bir gökdelen değil; iki ev arasında kurulan, zamana direnen duygusal bir temel, Defne’nin gülüşünde yaşayan gerçek bir yuvaydı.