
Kasım ayının sert soğuklarıyla uyanan Gülizar, ağır yorganın altında gözlerini açtı. Göğsünde tanıdık bir sıkışma; fiziksel bir acı değil, kendi elleriyle kurduğu evinde artık istenmeyen bir misafir olmanın verdiği sızı. Odanın yarı karanlığında, Erzurum’dan getirdiği solmuş kilime bakarken bir zamanlar evlatlarının ilk adımlarına şahit olan bu eşyanın şimdi nasıl da yabancı durduğunu düşündü. Evin sessizliği, kış sabahının dondurucu soğuğundan bile beterdi. Yanında huzursuzca uyuyan Tahsin’in her nefes alışında göğsü hırıltıyla inip kalkıyor, demir döküm fabrikasında eriyip giden ömrünün izlerini taşıyordu. Gülizar onun yüzündeki derin kırışıklıklara dokundu; her biri ayrı bir hikaye anlatıyordu. “Yaşamak zorunda mıyız böyle, Tahsin?” diye fısıldadı, cevap beklemeden. Kır saçlarını okşarken parmaklarının titremesi durdu; sanki bu dokunuşla hem onu hem kendini dışarıdaki acımasız dünyadan koruyabilirmiş gibiydi.
Gülizar dizlerindeki sızıyı aldırmadan yavaşça kalktı. Her adımda eklemleri çıtırdıyordu; vücudu “dur, dinlen” diye yalvarıyordu. Ama Gülizar’ın duracak lüksü yoktu. Eski terliklerini sürüyerek soğuk koridordan mutfağa geçti. İçerisi daha da soğuktu; Süreyya doğalgaz faturasını “boşuna masraf” diyerek kısmıştı. Küçük bakır cezvede su kaynattı, dolapta kalan son üç yumurtayı çıkardı. Lüks yoktu hayatlarında, hiç olmamıştı zaten.
Yumurtaların kokusu odayı doldururken, 50 yıllık elleri otomatik hareketlerle ince belli çay bardaklarını diziyordu. Oysa biliyordu ki bu kahvaltı minnetle karşılanmayacaktı; teşekkür yerine yine o kınayan bakışlarla karşılaşacaktı. Zamanın ağırlığı, 50 yıllık evlilik, üç çocuk: Süreyya, Cengiz, Altan… Doğumları için verilen mücadeleler, ateşli geceler, ekmek derdinin gölgesinde geçen yıllar… Hepsi niye? Nerede yanlış yapmıştı? Bir zamanlar kahkahaların yankılandığı, bayram sabahlarında el öpmelerin, gelin görmenin, torun sevmenin yaşandığı bu duvarlar şimdi eleştiri ve hesapların döndüğü soğuk bir mekân olmuştu. Gülizar ne zaman evlatlarının gözünde “anneciğim” olmaktan çıkıp da masraf kapısı haline gelmişti? Cevabı bulamıyordu. Kalbinin bir mengenede sıkılır gibi giderek daha çok acıdığını hissediyordu. “Artık kimsenin umurunda değiliz, Tahsin,” diye mırıldandı. Kimsenin duymadığı bir itiraf gibi…
Kahvaltı hazır olmadan önce evin sessizliği kararlı adımların sesiyle bozuldu. Süreyya, üzerinde pahalı sabahlığıyla mutfakta belirdiğinde yüzünde öyle bir soğukluk vardı ki odanın havası birden buz kesti. Gözleri annesinin her hareketini, üç yumurta kırmak bile affedilmez bir israfmış gibi eleştiriyle süzüyordu. Hiç tereddüt etmeden masanın üzerine bir tomar sağlık faturası fırlattı. Kağıtların masaya çarpma sesi bir suçlama gibi yankılandı. Gülizar gözlerini indirdi; orada Tahsin’in ilaçlarının bedellerini gördü. Her biri hayati önem taşıyordu. “Bunlar ne anne? Her ay daha da artıyor. Babamın bu kadar ilaca gerçekten ihtiyacı var mı?” dedi Süreyya. Sesi odanın soğukluğunu daha da artırdı. “Muğla’daki yazlık için ayırdığım para yine ilaçlara gidecek.” Süreyya’nın gözünde bunlar ilaç değil, sadece masraftı. Gülizar doktorun bunların vazgeçilmez olduğunu anlatmaya çalıştı ama sözleri havada kayboldu. Kızı artık onu dinlemiyordu bile. Bu bir konuşma değil, bir yargılamaydı.
Tahsin ilaçların etkisiyle sersemlemiş bir halde mutfağa girdi. Günlük rutini sürdürmeye çalışarak günaydın diledi. Ancak bu jest sessizlikle karşılandı. Süreyya protesto edercesine bir parça ekmek çiğneyerek çıktı. Masada Gülizar ve Tahsin kaldı. Kahveyi sessizce içtiler; her yudum öt gibi acıydı. Kendi evlerinde davetsiz misafir gibi hissetmeleri boğucuydu. Bir zamanlar mutlu anılarla dolu olan duvarlar şimdi dışlanmalarına tanık oluyordu.
Dışarıdan gelen araba sesi, Cengiz’in vardiyadan döndüğünü haber veriyordu. Gülizar içgüdüsel olarak biliyordu ki yaşadıkları kabusu daha da derinleştirecek yeni bir sahne başlıyordu. Cengiz gece vardiyasından dönmüştü; iş tulumunun üzerindeki makine yağı lekeleri uzun ve yorucu saatlerin izlerini taşıyordu. Ama yüzündeki ifadede merhamet yoktu. Ağır adımlarla mutfağa girdi. Sandalyeyi çekerek oturdu ve kollarını kavuşturdu. “Böyle devam edemez,” dedi. Kuru bir sesle oturup hesap yaptım. Dün gece vardı ya da ilaçlar, yemek, su, elektrik, doğalgaz… Her kelime soğuk bir hesaplama. Onun için anne babasının yaşlılığı sadece rakamlara indirgenmişti. “Cengizim,” dedi Gülizar yavaşça. “Baban zaten emekli maaşımızın çoğunu ilaçlara veriyor. Daha ne yapalım?” “Yetmiyor ama.” “Anne, geçen ay elektrik faturası ikiye katlanmış. Neden? Çünkü babam geceleri uyuyamıyor diye tüm ışıkları açık bırakıyorsunuz. Her şey para, anne, her şey.”
Karar çoktan verilmiş gibiydi. “Karabalı’daki Yeşil Çınar huzurevi var ya,” dedi Cengiz masadaki faturalarla oynayarak. “Devlet destekli, emekli maaşınızın bir kısmıyla karşılanıyor.” Gülizar’ın sesi titredi. “Ne? Ne zaman gittin sen oraya?” Fırsat ve onurlu bir yaşam gibi kelimeler ağzından çıkıyordu ama Gülizar için bunlar birer hançerdi. Böyle yerlere bırakılıp unutulan yaşlıların hikayelerini fazlasıyla duymuştu. “Evimizden mi çıkaracaksınız bizi?” diye fısıldadı Gülizar kelimeleri boğazında düğümlenerek…
Az sonra Altan, ailenin en küçük çocuğu göründü. Neredeyse öğlen olmuştu ve hâlâ pijamalarını giyiyordu. Saçları dağınık, yüzü uzun ve tembel bir uykunun izlerini taşıyordu. Bakışlarındaki umursamazlık mutfakta süren konuşmanın ciddiyetiyle tezat oluşturuyordu. Açık bir küçümsemeyle tartışmanın bir kısmını dinledi ve huzurevini bariz bir çözüm olarak nitelendirerek alay etti. “Neden bu kadar uzattınız ki?” dedi Altan buzdolabından soğuk bir ayran çıkararak. “Zaten evde yer kalmadı. Baba gece öksürük nöbetleri geçiriyor. Anne her gece banyoya gidip geliyor. Uyuyamıyorum bile. İnsan biraz rahat isteyince suçlu mu oluyor?”
Gülizar gözleri dolarak, “Sen doğduğunda ilk defa kucağıma aldığımda kundağını nasıl öptüğümü hatırlıyor musun Altan?” dedi. “Anne yine başlama duygusallığa,” diye kesti Altan gözlerini devirerek. “Hatırlamıyorum tabii ki. Kimse hatırlamaz öyle şeyleri.” “Ben hatırlıyorum,” dedi Gülizar sesi titreyerek. “Bir kış gecesiydi. Kar diz boyu yağmıştı. Baban seni hastaneye yetiştirmek için komşunun traktörünü ödünç almıştı. Yollar kapanmıştı…” Altan’ın sözleri birer hançer gibiydi.
Tahsin incinmiş bir halde sessizce kalktı ve bahçeye çıktı. Gülizar onun nereye gittiğini biliyordu; hâlâ özenle baktığı domates fidelerinin arasında gözyaşlarını gizlemeye. “Baba niye böyle yapıyor?” dedi Altan omuz silkerek. “Ben sadece gerçekleri söylüyorum.” “Gerçekleri mi?” dedi Gülizar birden sesini yükselterek, “Senin gerçeklerin ne Altan? Biz sana sıcak bir yuva verdik. Rabbim ne verdiyse soframızda paylaştık. Seni okuttuk, büyüttük. Senin gerçeğin bu mu?”
O akşam terk edilmişlik duygusu dayanılmaz hale gelmişti. Tahsin yıllar önce torunlar bahçede oynarken kendi elleriyle yaptığı ahşap bankta oturuyordu. Gözleri melankoli dolu bakışlarla bitkileri süzüyordu. Gülizar yavaşça yaklaştı ve onun yanına oturdu. Kenetlenmiş elleri anılar ve acıyla dolu bir karışımı taşıyordu. İkisi de içlerinden soruyordu: Ebeveyn olarak başarısız mı olmuşlardı? Yeterince sevgi vermemiş miydiler? Ama içlerinde biliyorlardı ki hayır, üç çocuğu beslemek için verdikleri mücadele yıllarını, yaptıkları fedakarlıkları hatırlıyorlardı.
Bir sabah Gülizar çamaşırhanedeyken salondan gelen fısıltılı sesleri duydu. Hemen o komplo kuran tonu tanıdı. Süreyya kesin bir karardan bahsediyordu; anne babalarını o gün öğleden sonra huzurevine götüreceklerdi. “Daha fazla bekleyemeyiz,” diyordu Süreyya. “Babamın ilaçları bu ay yine arttı. Böyle giderse yazlığı satmak zorunda kalacağız.” Cengiz soğuklukla cevap verdi; başka seçenek olmadığını söyledi. Altan kısık sesle güldü; birinin huzurevinden geri dönebileceği fikriyle alay etti. Anne babasının odasından sanki artık ona aitmiş gibi söz ediyordu. Onu çalışma odasına dönüştürmeyi planlıyordu.
Gülizar duyduklarını Tahsin’e anlattığında adamın dünyası paramparça oldu. Bahçede elindeki hortum düştü. Su toprağı gözyaşları gibi ıslatıyordu. Yüzündeki renk tamamen solmuş gri bir gölgeye dönüşmüştü. “Ne zaman götürecekler bizi?” diye sorabildi sadece. “Bugün öğleden sonra,” dedi Gülizar gözyaşlarını tutmaya çalışarak. Süreyya Yeşil Çınar diye bir yerden bahsetti. Devlet destekliymiş. Tahsin sanki 78 yılın ağırlığı bir anda üzerine çökmüş gibi büküldü. Gülizar’a umutsuzca sarıldı ve orada bitkiler ve anılar arasında terk edilmiş çocuklar gibi ağladılar. 50 yıllık evlilik o ana sıkıştırılmıştı. Koşulsuz sevgi, tam adanmışlık ve şimdi onarılmaz bir ihanet…
Saat ilerliyor, kaçınılmaza doğru onları sürüklüyordu. Gülizar sessizce bir bavula birkaç kıyafet yerleştirmeye başladı. Her katlanan parça yırtılan bir anı gibiydi. Aile bayramlarında giyilen elbise, Tahsin’in kutlamalarda giydiği gömlek, her şey bir yaşamın çalınan parçalarını taşır gibiydi. Tahsin’in gözyaşlarını silmeye çalışırken naylon torbaya bir fotoğraf albümü, iki Kur’an-ı Kerim ve birkaç özel eşyayı da koydu.
Huzurevinden gelen iki kadın görevli prova edilmiş gülümsemelerle yapay bir tatlılıkla konuşuyor, yeri bakım merkezi olarak tarif ediyorlardı. Cengiz babasının kafasının karışık olduğunu, direncini yaşına bağlayarak açıklıyordu. Süreyya ciddi bir tavırla sahte bir üzüntü sergiliyor ama gözleri sabırsızlıktan parlıyordu. Altan korkak, hiç görünmemişti bile. Tahsin Bey, “endişelenmeyin,” dedi görevli. “Yeşil Çınar’da her şey hazır sizi bekliyor. Bahçemiz var doğayla iç içe. Akşamları saz geceleri düzenliyoruz…” Tahsin sertçe, “ben hemşireye ihtiyacım yok. Evimde kalmak istiyorum,” dedi.
Minibüse kadar yürüyüş hayatlarının en acı yürüyüşüydü. Kaldırımdaki her adım onlarca yılın hatırasıydı. Veranda torunlarla güldükleri yer, bahçe sevgiyle suladıkları yer, sokak komşularla selamlaştıkları yer… Şimdi her ayrıntı bir vedaya dönüşüyordu. Komşular pencerelerden izliyordu; bazıları acıma duygusuyla, diğerleri sadece meraktan. Halka açık bir gösteri hissi her şeyi daha da aşağılayıcı kılıyordu. Gülizar bu sahnenin iz bırakacağını biliyordu.
Huzurevi daha ilk günlerden zalim yüzünü gösterdi. Kalabalık ortak odalar, idrar ve dezenfektan kokusuna bulanmış her türlü umudu boğuyordu. Hiç gelmeyen çocuklarını çağıran yaşlıların sürekli ağlama sesleri günlük bir işkenceydi. Gülizar güçlü olmaya çalışıyordu ama Tahsin’in gün geçtikçe eriyip gitmesi son direncini de yok ediyordu. Bir zamanlar dayanıklı olan kocası artık bir gölgeye dönüşmüştü. “Burası cehennem, Gülizar,” diye fısıldadı Tahsin. İlk gece yattıkları ranzanın altından. “Dayanamayacağım burada…”
Gülizar içinde bir umut hissetti; son kaçınılmazsa kokuşmuş duvarlar arasında değil, açık gökyüzü altında gelmeliydi. Sessizce bir kaçış planı kurmaya başladı. Hemşirelerin rutinlerini gözlemledi. Sabaha karşı 5’e doğru resepsiyonda uyuklayan gece hemşiresi Selma’nın dikkatsizliklerini not etti. “Burası hapishane mi?” diye sordu bir gün. “Bizim suçumuz ne? Yaşlanmak mı?” “Sakin olun, Gülizar Hanım,” dedi hemşire. “Burada güvendesiniz.” “Güvende mi?” diye acı acı güldü. “Oğlumun odasına aldığı, kızımın artık beni hatırlamadığı bir dünyada mı güvendiğim?”
Plan basit ve umutsuz doğdu: Arkaya bakmadan kaçmak. Gülizar bir plastik torbaya birkaç kıyafet koydu. Sanki hayatın son kırıntılarını topluyormuş gibi. Tahsin zayıf olmasına rağmen kabul etti. Mahkum değillerdi. Orada ölmeyi kabul edemezlerdi. “Kaçsak nereye gideriz, Gülizar?” diye sordu Tahsin bir gece yatakta fısıltıyla. “Bilmiyorum,” dedi Gülizar. “Ama burada kalmaktan daha iyi olacak emin ol…”
Şafak sökmeden önce gece hemşiresi uyuklarken bu yaşlı ölüm kampından kaçacaklardı. Kader belirsizdi ama özgürlük tüm risklerine rağmen kaybolmuş onurlarını geri kazanma şansıydı. Allah’ım bizi affet diye dua etti Gülizar yatağında. Ama çocuklarımızın bize yaptığını da affetme. Onlar yaptıklarının hesabını versinler.
Saat beklenen ana geldiğinde Gülizar usulca Tahsin’in koluna dokundu. Yorgun gözlerini açtı ve kelimeler olmadan anladı. Yavaşça kalktılar. Her hareketi gürültü çıkarmamak için hesaplanmıştı. Gülizar içine birkaç kıyafet koyduğu plastik torbayı aldı. Tahsinse onu soğuktan koruyacak eski ceketini giydi. “Hazır mısın?” diye fısıldadı Gülizar. Tahsin başını salladı. Elini tuttuğunda Gülizar onun titremesini hissetti; ama bu korku titremesi değil, heyecan titremesiydi.
Karanlık koridordan ilerlediler. Resepsiyona vardıklarında Selma’yı gördüler; başı arkaya düşmüş, hafifçe horluyor. Kapı açıldı ve şafak öncesi soğuk hava yüzlerine yaşam üfleyen bir nefes gibi çarptı. Dışarıda sokaklar boştu; sadece sarı sokak lambalarıyla aydınlanıyordu. Derin bir nefes aldılar ve yürümeye başladılar. Kesin bir hedef yoktu; sadece geri dönmeyeceklerinden emindiler.
Şehrin ana caddesi yönünde ilerlemeye başladılar. Her adım acı veriyordu ama aynı zamanda küçük bir zaferdi. Çevrelerindeki dünya henüz uyanmamıştı. Bir kedi onlara şüpheyle baktı, sonra çöp kutusunun arkasına kayboldu. Tahsin bir an durup nefes aldı, göğsünü tutarak. Gülizar endişeyle ona baktı. “İyi misin?” “İyiyim. Sadece biraz dinleneyim,” dedi Tahsin bir duvar kenarına yaslanarak. Gülizar kocasının yanağına dokundu. Buz gibiydi. “Seni ısıtmamız lazım. Gel, şu köşedeki simit fırını açılmış. Oraya gidelim. Bir çay içeriz.” “Paramız var mı?” diye sordu Tahsin utanarak. “Cengiz’in huzurevi için verdiği harçlıktan biraz biriktirdim. Çok değil ama belki bir otobüs bileti alacak kadar…”
İlerledikçe şehrin uykulu sokakları biraz canlanmaya başladı. Erken kalkan fırıncılar, işe giden işçiler… Ama Gülizar ve Tahsin için bu yeni bir başlangıçtı. Bir çiftin 70’li yaşlarında kendi çocukları tarafından atılmış bilinmeze doğru yürüyüşü. “Hata mı yapıyoruz dersin?” diye sordu Tahsin bir an durup kente bakarken. “Hatayı biz yapmadık, Tahsin,” dedi Gülizar kararlılıkla. “Hatayı çocuklarımız yaptı. Biz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz.”
Güneş yavaşça ufuktan yükselirken Gülizar kocasının elini daha sıkı tuttu. İleride ne olacağını bilmiyorlardı ama en azından kaderlerini kendi ellerine almışlardı. Bu belki de son günlerinde yapabilecekleri en cesur şeydi. Kaçmışlardı. Gülizar’ın kalbi hem yakalanma korkusuyla hem de uzun zamandır hissetmediği bir umut kıvılcımıyla hızla atıyordu. Tahsin güçsüz olmasına rağmen gözlerinde kararlılık ifadesiyle yürümeye devam ediyordu.
Bir süre sonra karşılarına Serkan çıktı; genç, nasırlı elleriyle tarlada çalışan bir adam. Onlara yardım etmek istedi. “Ben de Amasyalıyım,” dedi. “Şivemizden belli değil mi?” Bu kelimeler Gülizar’ın kalbinde güven uyandırdı. Serkan, Tahsin’in kamyonete binmesine yardım etti. Küçük bir kasabaya vardılar. Serkan’ın doktor arkadaşı Baran, Tahsin’e ilaç verdi. “Küçük bir bağ evim var,” dedi Serkan. “İsterseniz orada kalabilirsiniz bir süre. Kimse sizi rahatsız etmez.”
Gülizar ve Tahsin, Serkan’ın Pınarköy’deki bağ evine yerleştiler. Köyün huzuru, Serkan ve Nesrin’in sıcaklığı onlara yeni bir aile gibi geldi. Birkaç hafta içinde köy hayatına alıştılar. Gülizar Nesrin’e ev işlerinde yardım ediyor, eski tarifleri öğretiyor, küçük Ahmet’e masallar anlatıyordu. Tahsin ise Serkan’a zeytinlikte ve arı kovanlarında eşlik ediyor, yıllarca inşaatlarda edindiği el becerilerini kullanıyordu.
Bir sabah köy kahvesinde Muhtar Kemal, Tahsin’den caminin minaresine bakmasını istedi. Yeniden işe yarar olma düşüncesi ona gençlik enerjisi veriyordu. O akşam Serkan ve Nesrin, Gülizar ve Tahsin’e köyde satılık bir ev teklif etti. “Zamanla azar azar ödersiniz, kimseye yük olmadan,” dediler. Gülizar’ın gözleri doldu. Birkaç hafta önce çocukları tarafından bir yük olarak görülüp atılmışlardı; şimdi tanımadıkları insanlar onlara bir gelecek sunuyordu.
Pınarköy’de 6 ay geçti. Bir sabah Muhtar Kemal bir zarf getirdi; noter belgesi… Tahsin’in dedesinden kalan ve varlığından haberdar olmadıkları büyük bir miras ortaya çıkmıştı. 10 civarında şehir merkezinde daire, iki iş hanı ve yüklü bir banka hesabı. Toplam değeri 15 milyon lira civarında bir servet.
Fakat kader bir kez daha onları sınayacaktı. Ertesi sabah köy meydanında siyah bir Mercedes durdu. Arabadan üç kişi indi; Süreyya, Cengiz ve Altan. Köylüler şehirden gelen şık giyimli yabancılara merakla bakıyordu. “Bunlar da kim?” diye sordu Nesrin pencereden bakarken. “Çocuklarımız,” dedi Gülizar’ın sesi titreyerek. “Bizi buldular…”
Salon havası bir anda gerilimle doldu. Üç kardeş karşılarında duran anne babalarına şaşkınlık ve hesaplı bir sevinçle bakıyordu. Tahsin ve Gülizar koltuklarda dimdik otururken Süreyya, Cengiz ve Altan karşılarındaki kanepeye yerleşti. “Anne baba,” dedi Cengiz sahte bir içtenlikle, “sizi nihayet bulabildik. O kadar endişelendik ki…” “Endişelendiniz mi?” dedi Tahsin. “Bizi huzurevine attıktan sonra mı endişelendiniz?”
Süreyya konuyu hızla değiştirdi. “Neyse anne, geçmişi kurcalamayalım. Şimdi bu miras meselesi…” “Tabii,” dedi Tahsin acı bir gülümsemeyle. “Asıl konu bu değil mi? Para, mülk…” “Biz sizin için değil servet için değerliyiz.” “Öyle değil baba,” dedi Cengiz otoriter bir tavırla. “Ama bu servet ailenin; hepimizin hakkı var. Birlikte yönetmeliyiz.”
Tartışma büyüdü. Gülizar, “Aile kan bağından ibaret değildir. Aile zor zamanda yanında olandır. Bizim yeni ailemiz var artık ve siz artık bizim çocuklarımız değilsiniz,” dedi. Serkan ve Nesrin, Gülizar ve Tahsin’in yanında durdu. Üç kardeş yenilgiyi kabullenerek evden çıktı. Arkalarında tehditler bırakarak. Mercedes hızla köyden uzaklaşırken arkasında toz bulutu bıraktı.
Gülizar ve Tahsin, servetin büyük kısmını Serkan, Nesrin ve destek oldukları yaşlılara bağışladılar. Nankör evlatlar sadece yasanın zorunlu kıldığı asgari payı aldı. Köyün okuluna yeni bir bina, sağlık ocağına modern ekipman, ihtiyaç sahibi ailelere destek sağladılar. Tahsin eski huzurevindeki tanıdıklarını da unutmadı; isteyenlere köyde yeni bir yaşam sundu. Pınarköy’de küçük bir ikinci bahar sitesi oluşmaya başladı.
Bir yaz akşamı evlerinin verandasında oturuyorlardı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Yanlarında Serkan, Nesrin ve çocukları Ahmet ile Zehra vardı. “Dede nine,” diye bağırdı Ahmet koşarak, “Size ne getirdim biliyor musunuz?” “Çiçek,” dedi Ahmet minik elindeki kır çiçeklerini uzatarak. Gülizar çocuğu kucağına alırken gülümsedi. Çiçekleri alıp koklayarak, “Tam da nineye göre…” dedi.
Serkan ve Nesrin de verandaya çıktılar. Nesrin bebek Zehra’yı Tahsin’in kucağına verdi. Yaşlı adam minik bebeği tutarken gözleri parlıyordu. “Nasılsınız bakalım bugün?” diye sordu Serkan yanlarına oturarak. “İyiyiz evladım,” dedi Tahsin gülümseyerek. “Daha iyi olamazdık.”
Güneş tamamen batarken verandada oturan altı kişi, kan bağı olmadan da aile olunabileceğinin canlı bir kanıtıydı. İçeride masada duran zarfta üç kardeşin avukatından gelen bir mektup vardı. Dava açacaklardı, mirası talep edeceklerdi. Ama Gülizar ve Tahsin artık korkmuyordu. Hayat onlara para ve mülkten daha değerli bir şey vermişti: Gerçek sevgi.
“Biliyorsunuz,” dedi Tahsin, bebek Zehra’nın minik elini tutarken, “zenginlik bambaşka bir şeymiş. Ben hep para zannettim. Meğer değilmiş.” “Neymiş dede?” diye sordu Ahmet meraklı gözlerle. “Sevgi evladım,” dedi Tahsin etrafındakilere bakarak. “Gerçek zenginlik seni gerçekten seven insanlarla çevrili olmak. Bizim hayat hikayemiz bunu öğretti bize.”
Gülizar kocasına sevgiyle baktı ve bir de şunu öğretti: “Hayat son nefese kadar yeni kapılar açabilir. Yeter ki çalmaktan vazgeçme.” Yıldızlar parlarken bu yeni aile verandada oturmaya devam etti. Hayat tüm acımasızlığına rağmen bazen beklenmedik hediyeler sunardı. Bazen en karanlık anlar en parlak ışıklara dönüşebilirdi. Ve bazen kapılar ardında kalan hayat aslında tam da yaşanması gereken hayat olurdu.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





