Ben, Sakine Hanım. Yıllarca o evin her taşına canımı adadım. Üsküdar’ın eski ahşap kokulu sokaklarında, rahmetli eşim Ahmet Bey’den yadigâr, iki katlı bahçeli evde geçti ömrüm. O evin her tuğlasında benim ve çocuklarımın hatıraları saklıydı: Murat’ım, ilk gözüm; Semam, biricik kızım. Ahmet Bey bizi erken bırakıp gidince o evin hem anası oldum hem babası; lokmamı bölüştüm, uykumu böldüm, yeter ki eksiklik hissetmesinler, okusunlar, iyi birer insan olsunlar diye çırpındım.

Murat büyüdü, saygın bir muhasebeci oldu, evlendi; gelinim Leyla başlarda pek saygılı, hanımefendiydi. Sema öğretmen olup kendi yuvasını kurdu. Ben ise bahçemdeki çiçeklerle, rahmetli eşimin hatıralarıyla yaşayıp gidiyordum; torunlarla dolup taşan günlerin hayalini kuruyordum. Ama bir akşam kapı çaldı: Murat, Leyla ve Sema habersiz gelmişti. İçimde tuhaf bir endişe filizlendi. “Anneciğim,” dedi Leyla o kendinden emin, biraz da küstah tonla, “düşündük taşındık; senin için en iyisi bu olacak. Bu ev sana büyük; tek başına zorlanıyorsun. Sana daha küçük bir yer bakarız, istersen güzel bir huzurevi…”

Huzurevi mi? Kendi öz oğlum, sanki mezar taşı sipariş eder gibi konuşuyordu. Sema köşede susuyordu; o sessizlik Leyla’nın sözlerinden daha çok yaktı canımı. “Ben bu evde mutluyum,” dedim titreyen sesle, “eşimin hatıralarıyla yaşıyorum; burası benim yuvam.” Ama Leyla, “Anlamıyorsun, yaşlandın; merdivenler bile dert. Bize yük olmanı istemiyoruz,” deyince, “yük” kelimesi beynimde şimşek gibi çaktı. Demek onlara yük olmuştum. Murat başını eğdi: “Direnmene gerek yok; her şeyi ayarladık. Eşyanı toplarız. Bu evin değeri var; satar, parasını değerlendiririz; sana da bir kenara koyarız.”

İşte o an anladım: mesele benim iyiliğim değil, evin parasıydı. “Artık bu evde bize yüksün, anne,” dedi Leyla, ikinci kez o hançeri saplayarak. İçimde bir şeyler koptu. Onlar kararlarını vermişti; benim ne hissettiğim önemsizdi. Ben ise sakin gözüken bir fırtına gibi içimde sesiz bir yemin tuttum: madem beni yük gördüler, o ev onlara gerçek yük olacak. O an içinyse yalnızca gözyaşlarımı içime akıttım, kaderime boyun eğmiş gibi göründüm.

Günler geçti; “yüksün” kelimesinin acısı dinmedi. Geceleri Ahmet Bey’in hayali aklımda: “Biz onları böyle mi yetiştirdik?” O ev, bizim alın terimiz, gözyaşımız, umudumuzla kuruldu. Murat’ın ilk adımı, Sema’nın ateşlendiği o gece… Bir kere Murat ortaokul gezisi için altın bileziklerimi bozdurmuştum; o günleri hatırlıyor mu şimdi? Sema daha duygusaldı, ama abisi ve yengesinin sözünden çıkamıyordu. O ev benim kalemdi, sığınağımdı, Ahmet Bey’in emanetiydi; bahçedeki erik ağacını birlikte dikmiştik.

Eski sandıkları karıştırdım; mektuplar, fotoğraflar, acemi şiirler… İçim parça parça. Onlara sevgiden başka ne verdim? Belki hata onları fazla korumak, zorluğu öğretmemekti. Ama ağlamak yetmezdi. İçimdeki kırgınlık yerini bir duyguya, adını koyamadığım ama beni ayakta tutan soğuk bir öfke ve sessiz direnişe bıraktı. O evden kolay vazgeçmeyecektim; ne geçmişimi, ne onurumu çiğnetmeyecektim.

O sabah, onlar evde yokken Ahmet Bey’in eski çalışma odasına girdim. Titiz adamdı; her şeyi belgelerdir, saklardı. Tozlu dosyalar arasında “evrak-ı mühimme” yazan bir dosya buldum: evin tapusu, eski vergi makbuzları ve Ahmet Bey’in el yazısıyla noter tasdikli borç senedi. Meğer yıllar önce işleri bozulduğunda askerlik arkadaşı Hakkı Bey’den yüklü borç almış; ipotek evin üzerine konmuş. Hakkı Bey güvenmiş, sıkıştırmamış; sonra her ikisi de vefat etmiş. Ahmet Bey ise senedi ve ipotek belgelerini saklamış.

Şimşek çaktı: bu, sessiz intikamın ilk adımıydı. Borç günümüz parasıyla evin değeri kadardı. Hakkı Bey’in varisleri talep ederse satış durur; ya da elde edilecek para devede kulak kalırdı. Dosyayı koynuma sakladım. Tek başıma yapamazdım; 40 yıllık komşum, mahallenin her işi bilen Ayten teyze aklıma geldi. Ona anlattım; gözyaşları içinde dinledi, sonra öfkelendi: “Vay nankörler! Sakine, o evi onlara yar etme; Hakkı Bey’in varislerini buluruz.”

Ayten teyze sayesinde Hakkı Bey’in oğlu Rıfat Bey’e ulaştık. Durumu anlattım; birkaç gün sonra, babasının eski defterlerinde borç senedini bulduğunu ve yasal geçerliliğini koruduğunu söyledi. Avukata danışacak, satışa ihtiyati tedbir konabileceğini bildirdi. İçimde umut büyüdü.

Bu arada Murat ve Leyla eşyalarımı koliliyor, “yeni evim” dedikleri rutubetli, karanlık iki göz odaya taşımaya hazırlık yapıyordu. Leyla o sahte gülümsemeyle, “Bazı eşyalarını ayırdık; fazlasına gerek yok,” dedi. O an içimde buz gibi kararlılık doğdu. Onlar yokken çalışma odasına eski ahşap kutuyu da geri koydum—planımın bir parçasıydı; doğru zamanda bulunacaktı.

Bir hafta sonra Rıfat Bey aradı; avukat, borcu talep edebileceklerini ve satışa tedbir koyabileceklerini doğrulamıştı. Murat ve Leyla bir emlakçıyla anlaşmış, alıcı bulmuştu; ben ise içten içe gülüyordum. Ayten teyze, Leyla’nın dalgınlığından faydalanıp evin anahtar kopyasını da gizlice aldı—ikinci aşama hazırdı. “Evin” eski sigorta poliçeleri, belediye izinleri, ustaların raporlarında temelde nem, çatı akıntısı, elektrik tesisatında eskimiş kablolar… Hepsini biliyordum; o evde yıllarca yaşamış, her sızırtıyı tanımıştım.

Murat ve Leyla evi genç bir çifte kiraladı; Leyla “hiç sorunu yok” diye övündü. İlk sonbahar yağmurunda çatı akmaya, duvarlar kabarmaya başladı. Usta “komple çatı değişmeli,” dedi—yüklü masraf. Sonra bodrumda nem yayıldı; astımlı genç kadın perişan oldu; drenaj sistemi şarttı—servet. Bir kış akşamı, sigortalar attı, elektrikçi “tesisat tehlikeli; komple değişmeli,” dedi—bardağı taşıran damla. Kiradan gelen para masraflara yetmiyor; kendi evlerinin kirasını ödemekte zorlanıyorlardı. Ayten teyze pazarda Leyla’yı perişan halde görünce, “Kaynanamın ahı mı tuttu?” diye dövündüğünü anlattı. O ev, onların hapishanesi olmuştu; her köşe benim acımı fısıldıyordu.

Kiracılar kontrat biter bitmez çıktı; evin ünü mahalleye yayıldı: “Sorunlu, uğursuz.” Murat çaresiz, küçük daireme geldi; yüzü çökmüş, gözleri mor. “Anne… o evde bir şey var. Babam böyle sorunlu olduğunu biliyor muydu?” dedi. “Babanız o evi size değil bana bıraktı,” dedim sakince; “o bana emanet.” “Hata ettik; ne olur yardım et,” diye yalvardı. “Ben yaşlı bir kadınım; gücüm, param yok,” dedim. “O evde yıllarca yaşadın; belki bir şeyler biliyorsundur,” dedi. İşte beklediğim fırsat: “Belki vardır. Rahmetli titizdi; çalışma odasındaki o eski ahşap kutu… Belki içindedir.”

Murat şaşkın: “Hangi kutu?” “Sen küçükken onunla oynardın; babanın en değerli eşyalarını sakladığı kutu.” Gözlerinde umut parladı, “Gidip bakacağım,” dedi. Oltama gelmişti. Birkaç saat sonra aradı: “Kutuyu buldum; ustaların raporları, evin planları, babamın el yazısıyla notlar…” “O notları dikkatle okuyun; sırrı oradadır,” dedim. Ayten teyze kahkahayla, “Sakine, sen neymişsin!” diyecek kadar keyiflenmişti.

Belgeler evin sorunlarının derinliğini ortaya koyuyordu; hatta evin altında eski bir sarnıç olduğu ve temeli zayıflattığı yazıyordu; basit tadilatla çözülemezdi, komple restorasyon gerekirdi—bütçeleri kat be kat aşan. Sonunda vekaletnameyi buldular: Ahmet Bey’in benim adıma düzenlediği, evin tüm kullanım hakkını bana veren noter tasdikli belge. O an her şeyin bittiğini anladılar: evden para kazanmak mümkün değildi; ev sürekli masraf çıkaracaktı; üstelik yasal olarak hâlâ benim kontrolümdeydi. En büyük darbeydi; sabırla bekledim, zafer benimdi.

Ertesi gün Murat ve Leyla kapıma dayandı; yüzlerinde öfke ve çaresizlik. Leyla vekaletnameyi sallayıp, “Bu ne demek? Bizi kandırdın mı?” diye hesap sordu. Sakinlikle: “Kimseyi kandırmadım. O vekaletname, rahmetli eşimin bana bıraktığı güvencedir. O evin tüm hakları bana aittir. Siz sadece benim iznimle oturabilirdiniz; ama beni kendi evimden bir çöp gibi kapı dışarı ettiniz.”

Murat titreyen sesle: “Hata ettik; biliyoruz. Bu işi uzatma; vekaletnameyi iptal et; evi satalım, borçları ödeyelim; kalan parayı paylaşırız; sana ev alırız.” Acı bir gülümsemeyle: “Şimdi mi aklınıza geldi benim iyiliğim? Beni o rutubetli odaya taşırken vicdanınız sızlamadı mı? Bana ‘yüksün’ derken hiç utanmadınız mı?” Leyla atıldı: “Ama o ev bizim de hakkımız.” Kararlı sesle: “Hayır. O ev, rahmetlinin bana ve çocuklarıma bıraktığı yuvaydı; siz o yuvayı para kapısı sandınız. Yanıldınız. O ev size para değil, dert getirecek; her bir taşı, sizin nankörlüğünüz ve açgözlülüğünüzle lanetlendi.”

Yılların biriktirdiği acı ve öfke volkan gibi patladı: “Beni yük gördünüz ya? İşte şimdi görün, asıl yük kimmiş. O ev sizin sırtınızdan hiç inmeyecek; her çatlağı vicdanınızda yara olacak.” Leyla ağlamaya başladı; Murat başını eğdi. “O evi satamazsınız; oturamazsınız; o ev sizin hapishaneniz olacak. Her gün duvarları benim acımı fısıldayacak.”

Tam o an kapı çaldı: Ayten teyze, Rıfat Bey ve avukatı. Rıfat Bey ciddi sesle: “Babanızın borç senedi evin üzerine ipotekli. Tahsil için işlemleri başlattık. Ödemezseniz ev icra yoluyla satılacak.” Murat ve Leyla için son darbeydi. Kaçacak yerleri yoktu: hem evin bitmeyen sorunları, hem devasa borç; üstelik ev yasal olarak benim kontrolümdeydi.

Leyla dizlerinin üstüne çöktü: “Ne olur affet; bu yükü bizim omuzlarımızdan al.” Gözlerinde samimi pişmanlık değil, çaresizlik vardı. “Bu yükü siz kendi ellerinizle yerleştirdiniz,” dedim soğuk bir sesle; “şimdi onunla yaşamayı öğrenin.” Murat yalvardı: “Annem, ne istersen…” “İstediğim tek şey onurumla, huzurla yaşamaktı; siz onu çok gördünüz. Şimdi siz de o huzuru bulamayacaksınız; o ev asla huzur vermeyecek.” Yasal tebligatlar yapıldı; çaresizlik içinde imzaladılar. O ev başlarına yıkılmıştı; sessiz intikamım en acı şekilde gerçekleşmişti.

Sonrası kabustu: icra memurları kapıya dayanma ihtimali Leyla’nın sinirlerini altüst etti; Murat işinde dalgın, uyarılar aldı, işini kaybetme tehlikesi doğdu. Çatı akıntısı, bodrum nemi, elektrik tehlikesi… Tamiratlar bitmedi; sanki ev intikam alıyordu. Leyla lüks düşkünlüğünü bırakmış, bakımsız bir kadına dönüşmüş, “Senin yüzünden; o açgözlü annen yüzünden,” diye Murat’a bağırıyordu. Kavga günlük rutindi; aşkları hırsın gölgesinde eriyip gitti. Sema uzaktan çaresiz; ara sıra gelip benden af diliyor, “Anne, ne olur affet; çok pişmanlar,” diyordu. Ama ben affetmiyordum; çünkü onlar bana acımamışlardı.

Bir gün Ayten teyze haber getirdi: Leyla evi terk etmiş; büyük kavganın ardından annesinin evine gitmiş: “Bu lanetli evde bir dakika bile kalamam.” Murat tek başına, o sorunlu evde kaldı. İcra memurları geldi, eşyalar haczedildi; asıl amaç evi icra yoluyla satmaktı. Murat son bir umutla Rıfat Bey’den süre istedi; “Artık çok geç,” yanıtını aldı. O çok istedikleri ev icra ile satıldı—değerinin çok altında. Paranın tamamı borca gitti; Murat’ın eline beş kuruş geçmedi; tamirat borçları cabası. Evini, karısını, işini, itibarını kaybetti; geriye pişmanlık ve utanç kaldı. İlk kez gerçek pişmanlık duydu belki.

Ben küçük dairemde sessizce izliyordum. İçimde ne sevinç ne üzüntü; sadece dinginlik: adalet yerini bulmuştu. Sessiz zaferim, sesimi yükseltmeden; sabırla, zekâyla ve Ahmet Bey’in öngörülü planıyla…

İcra satışından sonra evin durumu yine benim yasal sorumluluğuma kaldı; ama o eve adım atmadım—benim için acı hatıralarla dolu bir enkazdı. Avukata vekâlet verdim; kalan borçlar yapılandırıldı; ev düşük fiyata bir müteahhide satıldı; yıkılıp yerine apartman yapılacaktı. Haberini alınca içimde en ufak bir üzüntü olmadı: bir devir kapandı, yeni bir sayfa açıldı.

Satıştan elime geçen para büyük değildi ama Ayten teyze ile kalan ömrümüzü rahatça geçirmeye yetti. Onun evinde küçük tadilat yaptık; bahçeyi güzelleştirdik. Sabah kahvaltıları, bahçeyle uğraş, akşam televizyon ve eski anılar… Yıllar sonra ilk defa bu kadar huzurluydum. Sema ara sıra geliyordu; abisinin durumuna üzülüyordu; benden af diliyordu. Ona kırgınlığım kalmamıştı; o da bu işte bir kurbandı. Murat uzun süre ortalarda yoktu; küçük bir kasabada bakkalda çalıştığı haberi geldi. Ona dua ettim; ne olursa olsun oğlumdu.

Bir gün kapım çaldı—Murat’tı. Yüzü çökmüş, saçları ak; elinde küçük bir hediye paketi. “Anne… affetmeyeceğini biliyorum ama özür dilemeye geldim.” Gözlerinden yaşlar akıyordu. İçimde öfke kalmamıştı; derin bir hüzün vardı. “Gel oğlum,” dedim; “içeri gir, bir çayımı iç.” Şaşırdı. Karşıma oturdu; uzun uzun anlattı: Leyla’dan boşandığını, evi kaybettikten sonra nasıl boşluğa düştüğünü, her şeyini yitirdiğini. Yargılamadan, suçlamadan dinledim. “Sana yaptıklarımın affı yok,” dedi; “o evin hayaleti peşimi bırakmıyor.” “Önemli olan hatanı anlamış olman,” dedim. “Hayat her zaman ikinci şans vermez; ama verirse iyi değerlendir. Geçmişi değiştiremeyiz, geleceği inşa edebiliriz.”

O gün aramızdaki buzlar eridi. Tamamen affetmiş miydim, bilmiyorum; ama içimde bir yumuşama olmuştu. Murat artık eski Murat değildi; hayat ona en acı dersi vermişti. Zamanla ara sıra ziyarete gelmeye başladı; Ayten teyze ile ona destek olduk. Sema daha olgunlaşmıştı; aile bağlarının kıymetini anlamıştı.

Benim hikâyem acıyla başlayıp huzurla bitti. Sessiz kaldım, boyun eğdim gibi göründüm; ama sonunda onurumu, gururumu ve huzurumu geri kazandım. En büyük ders: ne olursa olsun pes etme, hakkını ara; adalet er ya da geç tecelli eder; en büyük güç sessizlikte gizlidir. O sessizlik en büyük fırtınaları dindirir.

O modern apartmana bakınca artık içimde burukluk yok; gerçek yuvanın taş duvarlarda değil sevgi dolu kalplerde olduğunu biliyorum. Kalbim şimdi sevgi ve huzurla dolu: Ayten teyze gibi bir dosta, Sema gibi bir evlada ve hatalarından ders çıkarmış bir oğula sahibim. En büyük zenginlik: iç huzuru. Onlar paranın ve hırsın içinde boğuldular; ellerinde ne huzur kaldı ne mutluluk. Ben ise onuruma sahip çıktım.

Bu hikâye, en sessiz görünen insanların yer geldiğinde ne güç taşıdığını anlatır. En büyük fırtınalar en derin sessizliklerden sonra kopar; benim sessiz intikamım böyle koptu—ama sonunda sessiz zaferime dönüştü. Umut her zaman vardır; en karanlık geceden sonra güneş doğar. Onura sahip çıkmak, hayattaki en büyük zenginliktir. Ben, Sakine Hanım. Bir zamanlar “yük” görülen ama sessizliğinde gücünü saklayan bir kadın. Bu, benim sessiz zaferimin ve yeniden doğuşumun hikâyesiydi.