“Eğer çocuklarımın annesi olursan sana tüm çiftliğimi veririm.” Zeynep Yılmaz, yağmurun gökyüzünü gri bir perde gibi örttüğü o Mart öğleden sonrasında, hayatının sonsuza dek değişeceğini asla düşünmemişti. Sırılsıklam olmuş basit giysileri bedenine yapışmış, çıplak ayakları çamur içindeydi. Sabah ev sahibinin onu ve hasta annesini küçük evlerinden çıkarmasından beri kilometrelerce yürümüştü. Ağlamaktan kızarmış gözlerini, yağmurdan sığındığı ağacın altına yeni yaklaşan yabancıya kaldırdığında duyduğu söz, şimdiye kadar işittiği en tuhaf teklifti. Çiftçi görünümlü bu adam, şapkasını çıkarıp grileşmiş saçlarını ve yılların tarlada çalışmasının kazıdığı çizgileri ortaya serdiğinde, kahverengi gözlerinin derinliklerinde taşıdığı hüzün Zeynep’e görünmez bir yük gibi çarptı.

“Ciddi misiniz?” diye sordu, sesi titrek, inanmakla korkmak arasında asılı kalmış.

“Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmadım,” dedi Mehmet Demir. “Bir anneye ihtiyacı olan üç çocuğum var. Senin de bir yuvaya ihtiyacın var gibi görünüyor. Belki birbirimize yardım edebiliriz.”

Zeynep yirmi dört yaşındaydı. On beşinden beri çay hasadında çalışıyor, 68 yaşındaki annesi Fatma Nine’yi güç bela geçindiriyordu. Aylardır kan tüküren annesinin pahalı ilaçları için para bulamıyor, kira yetmediğinde aç yattıkları geceleri unutamıyordu. Küçük yeğenleri dışında hiç çocuk bakmamıştı; o da sadece birkaç saatliğine.

“Kaç yaşındalar?” dedi, aklındaki fırtınayı sakinleştirmeye çalışarak.

“Elif on altı, Can on bir ve küçük Ayşe yedisini yeni bitirdi. Annelerini iki yıl önce kaybettiler…” Mehmet sustu; kelimeler ağzında ağırlaştı. “O zamandan beri hiçbir hizmetçi evimde iki haftadan fazla kalamadı.”

Zeynep’in yüreği annesine gitti. “Neden ben? Beni tanımıyorsunuz bile.”

“Geçen hafta pazarda seni komşunun çocuklarıyla gördüm,” dedi Mehmet. “Sabrın ve şefkatin vardı. Ve çıplak ayakla yağmurda iş arayan bir kadın, benim çocuklarımdan kolay kolay vazgeçmez.”

Yağmur hafifliyordu ama Zeynep hâlâ kıpırdamadı. Bunun gerçek bir şans mı, yoksa umutsuzluğun rüyası mı olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu. Tüm bir çiftlik… Kendi toprağı… Kendisi ve annesi için güvenlik.

“Kabul ediyorum,” dedi birden, kendi hızına kendisi de şaşırarak.

Mehmet elini uzattı; nasırlı parmakları Zeynep’inkilere değdiği anda Zeynep, her şeyi değiştirecek bir anlaşmaya adım attığını hissetti. “O zaman benimle gel. Çocuklarla bugün tanışmanı istiyorum.”

Çiftliğe giden yol, ıslak toprak üzerinde at arabasının ritmi dışında sessizlikle örülmüştü. Zeynep, tepeler boyunca uzanan çay bahçelerini, yeşil otlaklarda otlayan sığırları seyretti. Hayal ettiğinden daha güzel, daha genişti. Tepenin üzerinde eski ama bakımlı ana ev göründü: geniş verandası, büyük pencereleriyle; etrafında çiftliği tamamlayan birkaç küçük yapı daha…

“Burası,” dedi Mehmet, at arabasından inerken.

Verandada kollarını kavuşturmuş, at kuyruğu yapılmış koyu saçlı bir genç kız belirdi. Yüzündeki ciddiyetin arkasında temkinli bir fırtına vardı. Zeynep, bunun Elif olduğunu düşündü.

“Baba, bu kim?” dedi Elif, şüpheyle.

“Bu Zeynep. Bir süre bizimle yaşayacak.”

“Ah, bir tane daha,” diye neşesiz güldü Elif. “Bu sefer ne kadar—bir hafta mı, iki mi?”

Zeynep göğsünde bir sızı hissetti. Hoş karşılanmadığı belliydi. Ama bu ilk andaki soğukluğu içine almamaya karar verdi.

“Can ve Ayşe nerede?” diye sordu Mehmet’e.

“Can odasında. Ayşe bahçede oynuyor.”

Evin içi ferah ve temizdi ama tanımlaması güç, eksik bir şey vardı: bir kadın dokunuşunun evde bıraktığı yuva hissi. Ahşap merdivenlerden çıkarken Mehmet seslendi: “Can, gel de Zeynep’le tanış.”

Zayıf bir çocuk merdiven başında göründü. Babası gibi açık renk saçlı, aynı hüzünlü gözlerle, yavaşça indi. İsteksizdi.

“Merhaba Can,” dedi Zeynep içten bir gülümsemeyle. “Baban okumayı sevdiğini söyledi.”

Can utangaçça başını salladı, göğsüne bir kitabı siper eder gibi bastırarak.

Ayşe arka kapıda belirdi. Elbisesi topraklı, elinde eski bir bebek; Zeynep’i görür görmez babasının arkasına saklandı.

“Korkmana gerek yok,” dedi Zeynep, diz çökerek. “Ben Zeynep’im. Bebeğinin adı ne?”

Ayşe cevap vermeden koşarak bahçeye kaçtı.

“Zamanla alışacaklar,” dedi Mehmet, Zeynep’in endişesini fark edince. “Annelerini kaybetmek kolay olmadı.”

Zeynep başını salladı. O da kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordu. Babası onu on iki yaşında bırakıp gittiğinden beri, annesiyle tek başlarına hayatla baş etmeye çalışmışlardı.

“Odana götüreyim,” dedi Mehmet. Basit ama sıcak bir oda: tek kişilik yatak, koyu ahşap gardırop ve çay bahçelerine bakan bir pencere. Zeynep küçük bavulunu yatağın üstüne koydu—dünyadaki tüm varlığı.

“Yarın sabah anneni almaya gideceğim,” dedi Mehmet kapıdan. “Arka odada kalabilir. Daha mahrem.”

“Gerçekten yapar mısınız?” dedi Zeynep, gözleri dolarak.

“Aile birbirine bakar. Artık siz ikiniz de ailemizin parçasısınız.”

Gece zor geçti. Zeynep koridordaki ayak seslerini, Elif’in fısıltılarını, Ayşe’nin boğuk ağlamasını duydu. Ev, kadim bir hüznün içinde titreşiyor gibiydi. Sabah erken mutfağa indi; kahvaltı hazırlamayı düşünürken, mum ışığında deftere bir şeyler yazan Can’ı buldu.

“Sen de uyuyamadın mı?” diye fısıldadı.

Can şaşırıp defterini hızla kapattı. “Ben hep erken kalkarım,” dedi—Zeynep’in ondan duyduğu ilk tam cümle.

“Ne yazıyordun?”

“Önemli bir şey değil,” diye mırıldandı, kalkarken.

“Can, bekle.” Zeynep nazikçe koluna dokundu. “Ben de yazmayı severim. Küçükken giden babama mektuplar yazardım.”

“Okuyamayacağını bildiğin halde mi?”

“Evet. Bazen duygularımızı bir yere koymamız gerekir; sadece kâğıda bile olsa.”

Uzun bir sessizlikten sonra Can fısıldadı: “Ben de anneme mektuplar yazıyorum. Günlerimi, okulda öğrendiklerimi, korkularımı anlatıyorum.”

Zeynep’in yüreği burkuldu. “Bir gün bir tanesini okuyabilir miyim? Tabii ki sadece istersen.”

Can tereddüt etti, sonra hafifçe başını sallayıp merdivenlere yöneldi.

İlk gün zorlu geçti. Elif kahvaltıyı “tadı garip” diyerek reddetti. Can sessizce yedi. Ayşe tabağını itip dışarı fırladı.

“O sadece babası yanındayken yer,” dedi Elif sinsice. “Son dadı zorlayınca üç gün kimseyle konuşmadı.”

Mehmet tarlalara gitmiş, Zeynep’i ilk kez üç çocukla baş başa bırakmıştı. “Tamam, başka türlü deneyelim,” dedi Zeynep. Elif’e derslerinde yardım teklif etti—reddedildi. Can’a birlikte kitap okumayı önerdi—odaya kapandı. Ayşe’yle bahçede oynamaya çalıştı—Ayşe her yaklaştığında uzaklaştı. Öğlene doğru Zeynep yorgun ve moralsizdi. Her çocuk farklı köşede, yalnız yedi. Omuzlarına başarısızlık çökerken, bahçeden bir çığlık geldi: “İmdat! Can! İmdat!”

Zeynep koştu; Ayşe panik içinde mülkün arkasındaki göleti işaret ediyordu. Can suda çırpınıyordu; iyi yüzemiyordu. Zeynep düşünmeden atladı. Buz gibi bulanık suda Can’a ulaşıp kıyıya çekti. Can öksürüyor, titriyordu; Zeynep onu sarıp sarmaladı. Ayşe ağlıyor, Elif korkudan bembeyaz kesilmiş koşarak geliyordu.

“Tamam,” dedi Zeynep, Can’ı daha sıkı tutarak. “Artık güvendesin.”

“Ayağım kaydı,” diye hıçkırdı Can. “Rüzgâr mektubumu uçurdu… Anneciğime yazdığım mektup…”

Göletin yüzeyinde ıslak bir kâğıt yüzüyordu. Zeynep tereddüt etmeden tekrar suya girip mektubu kurtardı. “Islak ama okunur,” dedi, kâğıdı uzatırken.

O anda bir şey değişti. Ayşe ilk kez Zeynep’in elini tutup yanına yaklaştı. Elif savunmasını indirip havluyla kardeşini kuruladı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı Elif. “Onu kurtardığın için.”

Mehmet dönüp olanları duyduğunda yüzü derin bir minnetle yumuşadı. “Oğlum için hayatını riske attın.”

“Her anne aynısını yapardı,” dedi Zeynep, sözlerinin ağırlığını düşünmeden, doğal bir içgüdüyle.

Gece, Can açık defteriyle mutfağa geldi. “Okumak ister misin?” Utangaçtı. Zeynep mektupları okudu—özlem, sevgi ve güzel anılarla doluydu. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Çok güzeller, Can. Annen çok gurur duyardı.”

“Sence o, bulunduğu yerden okuyabilir mi?”

“Eminim,” dedi Zeynep, onu sararak. “Ve seni ne kadar sevdiğini biliyordur.”

Sonraki günler küçük ama kararlı ilerlemeler getirdi. Ayşe utangaç da olsa Zeynep’in yanında yemeye başladı. Elif alaycı yorumları bıraktı, hâlâ mesafesini korusa da. Can, kitaplar ve mektuplar hakkında konuşmak için Zeynep’i arar oldu.

Asıl kırılma, Zeynep’in Ayşe’yi annesine ait odada ağlarken bulduğu gündü. Oda iki yıl öncesinin hatıralarıyla korunuyordu: mutlu fotoğraflar, dolapta elbiseler, tuvalet masasında parfüm.

“Ne oldu canım?” diye sordu Zeynep, yanına oturup.

“Artık annemin kokusunu hatırlamıyorum,” diye hıçkırdı Ayşe. “Herkes ona benzediğimi söylüyor ama kokusunu hatırlamıyorum.”

Zeynep onu kucakladı. “Sana bir sır söyleyeyim mi? Annenin kokusu gitmedi… burada,” dedi, parmak uçlarıyla Ayşe’nin göğsüne dokunarak. “Seni sevdiği sevgiyle karışık halde.”

“Nasıl biliyorsun?”

“Babam da küçükken gitti. Onun kokusunu burada sakladım. Özlediğimde gözlerimi kapatır, sabununun kokusunu hissederim.”

Ayşe gözlerini sıkıca kapadı. “Hissedebiliyorum!” dedi aniden. “Çiçekler gibi tatlı…”

“Gördün mü? Orada. Hep olacak.”

O günden sonra Ayşe, Zeynep’in peşini bırakmadı. Ev işlerine yardım ediyor, her şeyi soruyordu. Elif’in açılması daha uzun sürdü ama bir öğle vakti Zeynep veranda da Can’ın yırtık giysisini dikerken yanına gelip Zeynep’in eteklerde yaptığı işlemi sordu. “Annem öğretmişti,” dedi Zeynep. “Öğrenmek ister misin?” Elif tereddüt edip Zeynep’in yanına oturdu. Tüm öğleyi, rahat bir sessizlikte dikiş dikip geçirirken, aralarındaki mesafe incelmeye başladı.

“Biliyor musun,” dedi Elif bir süre sonra, “Önceki dadıların hiçbiri Can yaralanınca onu kurtarmaya çalışmadı. Babamı çağırırlar, beklerlerdi. Ben hallederdim. Annem gideli beri kardeşlerime ben bakıyorum.”

Zeynep, on altı yaşındaki kızın omuzlarındaki ağır yükü görüp yumuşakça konuştu: “Artık her şeyi tek başına taşımak zorunda değilsin. Şimdi iki kişiyiz.”

Elif gözleri dolu dolu, ilk kez açıkça sordu: “Kalacak mısın? Yoksa diğerleri gibi gidecek misin?”

“Size ihtiyacınız olduğu sürece kalacağım.”

“Ya babam çiftlik sözünü tutmazsa?”

Zeynep duraksadı. O ilk teklif, yaşadıklarının yanında uzak bir ayrıntı olmuştu. “Biliyor musun? Artık çiftliği umursamıyorum. Siz üçünüz bana çok daha değerli bir şey verdiniz.”

“Ne?”

“Bir aile.”

Elif ağlamaya başladı; Zeynep onu kucakladı. Nihayet büyük kızın güvenini kazanmıştı.

Haftalar aktı, düzen kuruldu. Zeynep sabah erken kalkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor; Can’a derslerinde yardım ediyor; Elif’e pratik işler öğretiyor; öğleden sonraları Ayşe ile oyun oynuyordu. Akşamları çocuklar uyuyunca o ve Mehmet veranda da konuşuyor, evin koridorlarında yeniden kahkahalar yankılanıyordu.

“Bu evi sen değiştirdin,” dedi Mehmet bir gece. “Uzun zamandır böyle sesler duymuyorduk.”

“Onların her birinin acısını anlayacak sabra ihtiyaçları vardı,” dedi Zeynep. “Peki ya sen? Tanımadığın çocuklar için hayatını geride bırakmak zor olmadı mı?”

“Hayatımı geride bırakmadım,” dedi Zeynep, düşünerek. “İlk kez gerçekten yaşamaya başladım.”

Mehmet’in annesi Fatma Nine çiftliğe geldi. Beyaz saçlı, tatlı gülüşlü bu kadın, çocukların gönlünü hızla kazandı. Can öğleden sonraları onun hikâyelerini dinlesin diye arka odaya uğruyor, Elif ondan eski tarifler öğreniyor, Ayşe “Fatoş Nine” diye sarıldığı battaniyelerle uyuyordu. Fatma’nın öksürüğü temiz havayla, düzenli bakımla azalıyor; yüzüne gülümseme geri dönüyordu.

Bir Temmuz öğleden sonrasında, kapıda zarif bir kadın belirdi. Mehmet’in beş yıldır uğramayan ablası Aylin’di. Pahalı arabasından indi, kusursuz taranmış saçları ve ince kıyafetleriyle verandaya geldi.

“Aylin!” dedi Mehmet, şaşkın ve huzursuz. “Ne işin var burada?”

“Yeğenlerimi görmeye ve bütün şehrin konuştuğu kadını tanımaya geldim.”

Bakışları Zeynep’e kaydı; baştan aşağı onaylamaz bir süzüş. “Demek kardeşimle ilginç bir anlaşma yapan o sözde hizmetçi sensin.”

Zeynep’in kanı dondu. Aylin, çiftlik teklifini biliyordu.

“Ben Zeynep Yılmaz. Çocuklara ve eve bakıyorum.”

“Ah gerçekten bakıyorsun,” dedi Aylin soğuk bir gülümsemeyle. “Hatta o kadar iyi bakıyorsun ki, kardeşim aile mirasını tamamen bir yabancıya vermeyi düşünüyor.”

Çocuklar uzaktan izliyordu; gergin. Elif, Zeynep’in yanına gelip yanında dikildi.

“Aylin, bu seni ilgilendirmez,” dedi Mehmet kararlı.

“Tabii ki ilgilendirir. Bu çiftlik üç nesildir bizim. Babamız bunun için ömür verdi ve sen tanıyalı iki ay olan bir kadına her şeyi vereceksin.”

“Üç ay,” diye fısıldadı Ayşe; herkes döndü. “Zeynep teyze üç aydır burada.”

Aylin şaşkınla yeğenine baktı. Ayşe genelde yabancılar yanında suskun olurdu; şimdi Zeynep’i savunuyordu.

“Görüyorum ki çocukları kazanmayı başarmış,” dedi alayla. “Onun adına çok zekice.”

“Kes şunu,” dedi Elif, bir adım öne atılarak. “Zeynep çıkarcı değil. Can’ın hayatını kurtardı.”

Aylin kaşını kaldırınca Mehmet gölette olanları anlattı. Aylin omuz silkti. “Herkes aynısını yapardı. Bu, tüm çiftliği hak ettiği anlamına gelmez.”

“Aylin teyze,” dedi Can, geldiğinden beri ilk kez konuşarak, “Zeynep çiftliği istemiyor. Elif’e, sadece bizimle kalmak istediğini söyledi.”

Aylin hem Can’a hem Zeynep’e baktı. “Doğru mu?”

Zeynep derin bir nefes aldı. “Kardeşiniz bana o teklifi yaptığında çaresizdim. Annem hastaydı, evsizdik. Çiftlik bir kurtuluş gibi göründü. Ama şimdi… şimdi anlıyorum ki gerçek kurtuluş toprak değilmiş. Bu aileymiş. Bu çocuklar bana hiç sahip olmadığım bir amaç verdiler. Koşulsuz sevgiyi öğrettiler.”

Aylin sustu. Beklemediği cevaptı. “Yani çiftlikten vazgeçiyor musun?”

“Samimiyetimi kanıtlamak için gerekliyse evet, vazgeçiyorum. Ama onlardan vazgeçmiyorum.” Çocuklara baktı. “Mehmet izin verirse burada hizmetçi, kahya… ne gerekiyorsa o olarak kalırım. Ama bu çocukları terk etmem.”

Mehmet, Zeynep’e hayranlık, minnettarlık ve adını koyamadığı bir duygu ile baktı. “Hiç kimsenin bir şeyden vazgeçmesine gerek yok. Bu konuşma burada bitti,” dedi Aylin’e dönerek. “Zeynep bu ailenin parçası. Ve aile birbirine bakar.”

Aylin birkaç gün kaldı, durup izledi. Zeynep hiçbir şeyi abartmadan rutinine devam etti; çocuklara baktı, ev işlerine yardım etti, Fatma ile sohbet etti, akşam sofralarında yerini aldı. İkinci gece yemeğinde Aylin nihayet gördü: Ayşe, Zeynep’le ektikleri çiçeklerden bahsediyor; Can, çizdiği aile resmini gösteriyor; Elif, öğrendiği dikiş tekniklerini anlatıyor; Mehmet rahatça gülümseyip sohbete karışıyordu. Ev canlıydı, kahkaha ve şefkatle doluydu.

Yemek sonrası mutfakta Aylin sordu: “Kişisel bir soru… Kardeşimi seviyor musun?”

Zeynep afalladı. “Ona çok saygı duyuyorum. İyi bir baba, iyi bir adam. Hiçbir şeyim kalmadığında bana bir fırsat verdi.”

“Bu, soruma cevap değil.”

Zeynep pencereden verandaya baktı; Mehmet, Can’a yıldızları anlatıyordu. “Sanırım… evet,” diye fısıldadı. “Ama bunun için kalmadım. Çocuklar için kaldım.”

“Peki şimdi hâlâ sadece çocuklar için mi?”

Zeynep suskun kaldı; Aylin yanaklarındaki kızarmayı fark edip, geldiğinden beri ilk kez gülümsedi. “Yengem hayattayken bu ev böyleydi—hayat dolu, sevgi dolu. O gidince asla aynı olmayacağını sanmıştım. Yanılmışım. O özeldi. Sen de öylesin—farklı ama kendi biçiminde özel.”

O gece Aylin verandada Mehmet’e sordu: “Onunla evlenmeyi teklif edecek misin?”

Mehmet neredeyse kahvesini düşürüyordu. “Aylin—”

“Basit bir soru. O kadını seviyor musun, sevmiyor musun?”

Mehmet uzun bir sessizlikten sonra, yıldızlara bakarak itiraf etti: “Seviyorum. Çok hem de. Ama sadece çiftlik için burada olmadığından nasıl emin olabilirim?”

“Bugün gördün,” dedi Aylin. “Herkesin önünde çiftlikten vazgeçti. Eğer çıkarcı olsaydı bahane bulur, yalan söylerdi. Korkunun seni tekrar mutlu olmaktan alıkoymasına izin verme.”

Ertesi sabah Aylin şehirden ayrılırken Zeynep’i kucakladı: “Onlara iyi bak… ve kendine de.”

Günler akıp gitti. Eylül’de çay hasadı çiftliği canlandırdı; Zeynep mutfak ve lojistikle ilgileniyordu. Bir sabah Can telaşla koştu: “Ayşe elma ağacından düştü! Kolunu oynatamıyor!” Zeynep bahçeye fırladı; Ayşe yerde ağlarken Mehmet dikkatle muayene ediyordu. “Sanırım kırık. Şehre götürmeliyim.” “Ben de geliyorum,” dedi Zeynep tereddütsüz. “Can ve Elif Fatma Nine’yle kalır. Ayşe’nin ikimize de ihtiyacı var.”

Devlet hastanesinde kırık doğrulandı. “Acıyacak mı?” dedi Ayşe gözleri yaşlı. “Başta biraz… sonra geçecek. Ve iyileşince ne olacağını biliyor musun? Çiftliğin en cesur kızı olacaksın. Anlatacak harika bir hikâyen…”

Ayşe gülümsedi. Alçı yapılırken Mehmet, Zeynep’in sonsuz sabrına ve sıcak şefkatine bakıp artık onsuz bir hayatı düşünemeyeceğini anladı. Eve dönerken Ayşe Zeynep’in kucağında uyuyakaldı. Mehmet arabayı kenara çekip Zeynep’e döndü: “Çiftlikten vazgeçeceğini söylediğinde ciddi miydin?”

“Tamamen ciddiydim.” Zeynep derin bir nefes aldı. “Dört ay önce bana teklifi yaptığında çaresizdim. Çiftlik, güvenlik, annemin geleceği… Ama şimdi anlıyorum—gerçek zenginlik toprakta değil.” Kucağındaki Ayşe’ye baktı. “Can’ın yeni kartını gösterdiğindeki gülüşünde; Elif’in bana tarif öğretmesinde; Fatma Nine’nin ördüğü battaniyelerde; senin yorgun olsan da aile yemeğine oturmanda.”

Mehmet’in gözleri doldu. “Zeynep—”

“Eşini hâlâ özlediğini biliyorum. Çocukların annelerini… Kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum. Sadece bu ailenin bir parçası olmak istiyorum. Nasıl mümkünse.”

“Zaten bir parçasısın,” dedi Mehmet boğuk bir sesle. “Ve sadece çocukların bakıcısı olarak değil…”

“Nasıl o zaman?”

“Sevdiğim kadın olarak.”

Kelimeler aralarında asılı kaldı. Zeynep kalbinin hızını, beraberinde korkuyu da hissetti. “Bundan emin misin?”

“Evet. Karmakarışık başladığını biliyorum. Ama hislerim gerçek. Seni seviyorum Zeynep. Sadece çocuklar için yaptıkların yüzünden değil—sen olduğun için.”

Zeynep, kucağında huzurla uyuyan Ayşe’ye baktı, sonra Mehmet’e. “Ben de seni seviyorum,” diye fısıldadı. “Uzun süre inkar edip minnet sandım… ama bu gerçek.”

Mehmet eğilip onu nazikçe öptü. Aylardır büyüyen itiraf, usulca mühürlendi.

Eve vardıklarında herkes Ayşe’ye koştu. Alçının üstüne ilk yazıyı Elif attı: “Cesur kız kardeşim için.” Can küçük bir kalp çizdi. Fatma Nine dua yazdı. Sıra Zeynep’e gelince “Tüm sevgimle, Anne Zeynep” yazdı. Ayşe güneş gibi gülümsedi: “Sana ‘Anne Zeynep’ diyebilir miyim?” “Diyebilirsin, canım.” O andan itibaren Zeynep artık evin bakıcısı değil, ailenin gerçek bir parçasıydı.

O gece veranda da geleceği konuştular. “Bunu nasıl işler kılacağız?” dedi Zeynep. “Doğru şekilde,” dedi Mehmet. “Yavaş yavaş, herkesin zamanına saygı duyarak, sağlam bir şey inşa ederek.” “Çocuklar kabul eder mi?” “Bugünkü tepkilerini gördün. Seni çoktan anne olarak kabul ettiler; senin de kabul etmeni bekliyorlardı.” “Peki çiftlik?” “Çiftlik bizim. Hepimizin. Gerçek bir aile.”

“Dört ay önceki teklifi duyduğum en çılgın şey sandım,” dedi Zeynep; “Şimdi başıma gelen en doğru şey olduğunu biliyorum.”

Aylar uyum ve büyümeyle geçti. Zeynep resmen bakıcıdan üvey anne ve gelecekteki eş konumuna geçti. Çocuklar, tam bir aile olmanın güveniyle serpildi. Can daha iletişimsel oldu; annesine mektup yazmayı sürdürürken hayali macera hikâyeleri de kaleme aldı. Elif, sorumluluk sahibi ama neşeli bir genç kıza dönüştü; Zeynep’e yardım ederken gençliğini yaşamayı da öğrendi. En çok Ayşe değişti; utangaçlıktan sıyrılıp meraklı, konuşkan, yardımsever bir çocuğa dönüştü.

“Biliyor musun en harika olan ne?” dedi Mehmet bir öğleden sonra, Ayşe’yi bahçede izlerken. “İki yıldır bu şekilde gülmüyordu. Sadece kendini güvende hissetmeye ihtiyacı varmış.” “Ya sen?” dedi Zeynep. Etraflarına baktı: akşamüstü güneşiyle altın rengine bürünen çay bahçeleri, yuva olan ev, kendi çocukları olan çocuklar, aşkı olan adam. “Kendimi ilk kez gerçekten evde hissediyorum.”

Kasım’da Mehmet, sade bir akşam yemeğinde, çocuklar yanlarındayken evlenme teklif etti. Ayşe, “Anne Zeynep ne zaman hep bizim annemiz olacak?” deyince, Mehmet gülümsedi: “Bu biraz da ona bağlı. Zeynep… Benimle evlenir, çocuklarımın sonsuza kadar annesi olur musun?” “Kabul ediyorum,” dedi Zeynep, gözleri dolu. “Bu ailenin sonsuza dek bir parçası olmayı kabul ediyorum.”

Düğün, bir sonraki Mart’ta, Zeynep’in ilk gün yağmurdan sığındığı büyük ağacın altında yapıldı. Şehrin papazı kıydı; en dokunaklı anları çocuklar yaşattı: Can, “aile” şiirini okudu; Elif annesinden öğrendiği bir şarkıyı söyledi; Ayşe çiçek yaprakları serpti. Onların yeminleri sade ve hakikiydi.

“Mehmet,” dedi Zeynep, sesi titrek ama kararlı, “O çılgın teklifi ettiğinde bir çiftlik kazandığımı sanmıştım. Bugün biliyorum ki bir yuva, bir aile, gerçek bir aşk kazandım. Sana ve çocuklarımıza her gün sevgiyle bağlı kalacağıma söz veriyorum.”

“Zeynep,” dedi Mehmet, “Mutluluğu bir daha bulamam sanırken hayatıma geldin. Bu eve ışık, çocuklarıma neşe, kalbime sevgi getirdin. Seni sevip koruyacağıma; ailemizi her şeyin önünde tutacağıma söz veriyorum.”

Papaz onları karı koca ilan ettiğinde, gözyaşlarıyla sarıldılar. Eğlence gece boyu sürdü. Zeynep buketi attığında, Ayşe yakalamak için koşup düşmesine rağmen buketi sımsıkı tutarak kahkahayla ayağa kalktı: “Başardım! Demek ben de Anne Zeynep gibi mutlu olacağım!”

Gece yıldızların altında, “Artık resmen bir aile miyiz?” diye sordu Zeynep. “Şimdi günü gününe yaşıyoruz,” dedi Mehmet. “Anılar biriktiriyoruz. Birbirimize bakıyoruz. Mutluyuz. Hayatın en güzel şeyleri basit: Aşk basit. Aile basit.”

Takip eden ilk aylarda Zeynep, üç çocuğu resmen evlat edindi: Can Demir, Elif Demir, Ayşe Demir. “Artık kâğıt üzerinde de gerçek bir aileyiz,” dedi Ayşe. “Biz zaten gerçek bir aileydik,” diye karşılık verdi Zeynep; “kâğıt sadece onaylıyor.”

Çiftlik gelişti; Zeynep ev düzenini yönetirken, Mehmet üretimi güçlendirdi, yeni işçiler tutuldu. Ama en büyük zenginlik uyumlarıydı: çocuklar okulda başarılı, topluluk etkinliklerinde aktif; Fatma Nine mahallenin “resmî büyükannesi,” tatlısı ve hikâyesi hep hazır.

Bir Mayıs günü, Aylin aradı: “Bir süre çiftlikte kalacağım.” Cuma öğleden sonra geldi; her zamanki şıklığı vardı ama daha zayıf, daha yorgun görünüyordu. Ayşe koşup sarıldı; Zeynep sarılmanın alışılmıştan uzun sürdüğünü fark etti.

Ertesi sabah, mutfak masasında titreyen bir fincan çayla Aylin konuştu: “Hastayım. Kanser. Tedaviye nasıl yanıt vereceğime bağlı olarak altı ayla iki yıl arası…”

Sessizlik ağırlaştı. Zeynep’in içi sızladı; çocuklar teyzelere çok bağlanmıştı. Mehmet kısık bir sesle sordu: “Bu yüzden mi burada kalmak istiyorsun?”

“Kısmen. Asıl nedeni, son aylarda bazı şeyleri anlamış olmam. Bütün ömrümü çalışıp para biriktirerek, şehirde yalnız geçirdim. Şimdi zamanım sınırlıyken ailemin yanında olmak istiyorum. Yeğenlerimi tanımak, burada kurduğunuz hayatı görmek…”

Zeynep ayağa kalkıp Aylin’i kucakladı. “İstediğin kadar kal. Burası senin de evin.”

Aylin’in gözleri doldu: “Senden özür dilemeliyim. Evliliğinden sonra ilk gelişimde sana çok kötü davrandım. Kardeşimi kullandığını sandım. Aslında kıskanıyordum—benim cesaret edemediğim şeyi bulduğun için: gerçek aile, gerçek sevgi.”

Mehmet yumuşak bir sesle: “Her zaman hoş geldin. Uzak durmayı sen seçtin.”

“Seçtim. Şimdi belki az zamanım var. Sizinle her anı değerlendirmek istiyorum.”

Aylin misafir odasına yerleşti; aileye yavaşça karıştı. Ayşe’ye satranç öğretti; Can’ın fen projesine yardım etti; Elif’le gençliğin çatışmaları üzerine konuştu. “Ailenin sadece kan bağı olduğunu sanırdım,” dedi bir öğleden sonra Zeynep’e. “Seni çocuklarla görünce anladım: Aile, seçim, ilgi, her gün verilen sevgidir.”

Bu süreçte Zeynep hamile olduğunu öğrendi. Sabah bulantıları, kokulara hassasiyet… Testte iki çizgi. İlk Fatma Nine’ye söyledi; sarıldılar. “Bebek planlandığı zamanda değil, gelmesi gereken zamanda gelir,” dedi Fatma. Zeynep, Mehmet’e göstermek için sadece testi uzattı. “Gerçek mi?” dedi Mehmet, sesi boğuk. “Gerçek. Bir bebeğimiz olacak.” Mehmet onu havaya kaldırıp döndürdü. “Bir bebek! Bizim bebeğimiz!”

O akşam, Aylin de buradayken, çocuklara açıkladılar. “Size bir kardeşiniz olacak,” dedi Zeynep. Sessizlik saniyeler sürdü; sonra sevinç patladı. “Gerçek mi?” diye bağırdı Ayşe, sandalyesinden fırlayarak. Elif mutluluktan ağladı. Can daha sakin ama duygulanmış bir sesle: “Ne zaman doğacak?” “Yaklaşık yedi ay sonra,” dedi Mehmet. “Bakımına yardım edebilir miyim?” diye atıldı Ayşe. “Tabii ki, hepiniz.”

Aylin Zeynep’e sarıldı: “Tebrikler. Bu bebek bu ailede doğma şansına sahip olacak.”

Aylar yoğun ama keyifli geçti. Elif tüm doktor randevularına katılıp sorular sordu; Can, bebekler ve gelişim üzerine kitaplar okudu; Ayşe her gün Zeynep’in karnıyla konuşup okulda olanları anlattı. Aylin tecrübesi ve sükûnetiyle Zeynep’in endişeli anlarında sığınak oldu. “Bu bebeğe de harika bir anne olacaksın,” dedi. “Çünkü üç çocukla zaten nasıl bir anne olduğunu gösterdin.”

Hamileliğin beşinci ayında Aylin’in hastalığı nüksetti; tedavi beklenildiği gibi cevap vermedi, haftalarca hastanede kaldı. Çocuklar her gün onu ziyaret etti; resimler, mektuplar, bahçeden çiçekler götürdüler. “İyileşecek mi?” diye sordu Ayşe. “Doktorlar ellerinden geleni yapıyor,” dedi Zeynep, sarıp sarmalayarak. “Eğer bir şey olursa… Aile böyle yapar: iyi zamanda da zor zamanda da birbirimize bakarız.”

Üç hafta sonra Aylin eve döndü—daha zayıf ama kararlı: “Bebek doğduğunda burada olmak istiyorum.” “Olacaksın,” dedi Zeynep—kalbinde yeşeren bir inançla.

Aralık sabahı, nispeten sakin bir doğumla, sağlıklı, güçlü ciğerleri olan bir erkek bebek dünyaya geldi. Odayı aile doldurmuştu: üç çocuk, tekerlekli sandalyede ama yüzünde aydınlık bir gülümseme ile Aylin, köşede minik battaniye ören Fatma Nine. “Adı ne olacak?” dedi Mehmet, oğlunu kollarında tutarken. Zeynep herkese baktı: “Kerem. Kerem Demir.” Elif sordu: “Neden Kerem?” “Kerem, Tanrı’nın gücü demek. Bu çocuk o kadar çok güç, sevgi ve bereketin içinde doğdu ki başka bir ad olamazdı.”

Kerem, eve bir prens gibi geldi. Elif bez değiştirmeye yardım etti; Can ninniler söyledi; Ayşe minik giysileri düzenledi; Aylin, zayıf düşmesine rağmen yeğenini kucaklayıp fısıltıyla hikâyeler anlattı; Fatma Nine Zeynep dinlenirken hep hazırdı.

“Biliyor musun,” dedi Aylin, Kerem kollarında uyurken, “Hayatımın pek bir anlamı olmadığını sanırdım. Çalıştım, kazandım; ama gerçekten önemli bir şey inşa etmedim.” Zeynep karşılık verdi: “Şimdi var. Bizi tanıdın; teyze oldun; kendinden büyük bir şeyin parçası oldun.”

Kerem üç aylıkken Aylin son nüksetmeyi yaşadı. Doktorlar netti: günler, belki haftalar. “Evde kalmak istiyorum,” dedi Aylin. Zeynep ve Mehmet salonu onun için rahat bir odaya çevirdiler. Çocuklar sırayla yanında kaldı; ona kitap okudular, ödevlerini gösterdiler, arkadaşlarını anlattılar. Kerem, sanki o özel varlığı hissediyor gibi, Aylin’in kollarında hep sakindi.

Nisan öğleden sonrasında, Aylin herkesle tek tek konuşmak istedi. Can’a: “Yazmaya devam et. Sözlerinle iyilik yap.” Elif’e: “Yaşının ötesinde bilgesin. Güçlü olmak her şeyi tek başına taşımak değildir.” Ayşe’ye: “Işık dolu kal. Dünya neşene muhtaç.” Kollarındaki Kerem’e: “Sevgi dolu bir ailede doğdun, küçük adam. Her anın kıymetini bil.” Fatma Nine’ye: “Böyle özel bir kız yetiştirdiğin için teşekkür ederim.” Mehmet’e: “Beni ailenin parçası yaptığın için teşekkür ederim. Hayatımın en mutlu aylarıydı.” Zeynep’e: “Gerçek ailenin ne demek olduğunu gösterdin. Sadece kardeşimi ve çocukları değil, beni de kurtardın.”

Mayıs sabahı, Aylin, tüm ailesinin çevrelediği o odada huzurla göçtü. Son sözleri: “Ne güzel bir ailesiniz siz.”

Yas ağırdı; özellikle çocuklar için. Ama aile kenetlendi; Aylin’in anılarını paylaşıp yaşadığı hayatı kutladılar. Bahçeye, onun en sevdiği çiçeklerden bir anı bahçesi diktiler. “Böylece Aylin teyzeden bir parça hep yanımızda olacak,” dedi Elif. Kerem hızla büyüyordu; ilk gülüş, ilk kelime, ilk adım—her biri küçük bir mucizeydi. “Amme,” dediğinde Ayşe sevinçle, “Anne dedi!” diye bağırdı; Zeynep’in gözleri mutlulukla doldu.

Kerem bir yaşına bastığında çiftlik bahçesinde büyük bir kutlama yaptılar. Komşular, okul arkadaşları, çiftlik çalışanları… Mehmet konuştu: “Bir yıl önce bu çocuk ailemizi tamamlayarak doğdu. Bugün sadece doğum gününü değil; tazelenen neşeyi, katlanan sevgiyi, güçlenen ailemizi kutluyoruz.”

Zeynep çevreye bakıp hayatın akışına şaştı: İki yıl önce evsiz ve çaresiz; şimdi dört çocuk annesi, sevilen bir eş ve sağlam bir ailenin kalbiydi. Mehmet yanına gelip, “Ne düşünüyorsun?” deyince, Zeynep gülümsedi: “Hayatın nasıl inanılmaz değişebileceğini… Çılgın bir teklifin, hayatımızın en büyük nimetine dönüşebileceğini.” “Hiç pişman mısın?” Zeynep, Can’ın kucağında Kerem’i oynattığını, Elif’in arkadaşlarına sihir numarası yaptığını, Ayşe’nin bir grupla bahçede koşturduğunu, Fatma Nine’nin hikâye anlattığını seyretti: “Hiçbir şeyden pişman değilim. Zor anlar bile bizi buraya getirdi.” “Peki gerçekleştirmediğimiz hayal?” “Tek bir tane: Seninle birlikte yaşlanmak. Çocuklarımızın büyüdüğünü, torunlarımızı görmek. Bu güzel aileyi büyütmek.”

Yıllar aktı. Mehmet’in “saçma” teklifi üzerinden beş yıl geçmişti. Kerem bahçede kelebek kovalamakta, durmadan gevezelik etmekteydi. Can on altı yaşında, kendini iyi ifade eden, gazeteci olmayı hayal eden bir gençti. Elif yirmi birinde, öğretmen olmak için okuyordu; ailenin bir oğlu gibi kabul ettiği şehirli bir gençle çıkıyordu. Ayşe on ikisinde, enerji ve planlarla doluydu. Fatma Nine yetmiş üçünde, hâlâ dinç, mahallenin saygın “büyükannesi” olmuştu. Çiftlik sadece maddi değil, manevi olarak da büyümüş, bölgede birçok ailenin danıştığı, nefes aldığı bir huzur yerine dönüşmüştü.

Bir akşam verandada, Zeynep sessizce söyledi: “O gün bana çiftliği teklif ettiğinde, aslında toprağı değil, bir yuvayı teklif ediyormuşsun. Ben de mülk için değil, ait olma şansı için kabul etmişim.”

“Peki şimdi kendini evinde hissediyor musun?” diye sordu Mehmet.

Zeynep, dünyadaki yerini bulduğu eve; çocuklarının koştuğu bahçeye; onunla geleceği planladığı verandaya; birlikte işledikleri toprağa baktı. “Evde hissetmekten fazlası,” dedi. “Kendimi kutsanmış hissediyorum.”

O sırada Kerem bir resimle geldi: Ailenin tamamı. Ortada Mehmet ve Zeynep; Can elinde kitapla; Elif kocaman gülümsemeyle; Ayşe koşarken; kendisi çiçekler arasında… Bulutların içinde iki figür: anne meleği ve Aylin teyze, “yukarıdan hepsini koruyor.”

“Çok güzel olmuş, canım,” dedi Zeynep.

“Bu bizim ailemiz,” dedi Kerem gururla. “Dünyadaki en mutlu aile.”

Zeynep, Kerem’i kucakladı; Mehmet yanı başında, diğer çocuklar resme bakmak için yaklaşırken, küçük oğlunun haklı olduğunu biliyordu: Evet, onlar dünyadaki en mutlu aileydi.

Ve bütün bu hikâye, yağmurlu bir Mart öğleden sonrasında, bir ağacın altında söylenen bir cümleyle başlamıştı: “Eğer çocuklarımın annesi olursan sana tüm çiftliğimi veririm.” O söz, toprağın değil, bir yuvanın kapısını açmış; umudu, sevgiyi ve ikinci şansı bir araya getirmişti. Şimdi geriye, gün be gün yaşamak, anılar biriktirmek ve birbirlerine bakmak kalmıştı—hayatın en güzel şeyleri kadar basit ve bir o kadar derin.