Eskişehir’in o sert, kırbaç gibi soğuk sabahında, Mehmet’in eli, seksen yıldır hiç değişmemiş gibi duran yıpranmış deri bavulun kulpuna kenetlenmişti. Bavul, sadece birkaç katlanmış giysi değil, kırk yıllık bir ömrün ağırlığını taşıyordu. Yanında duran Ayşe ise, boynundaki oya işlemeli ipeği titreyen parmaklarıyla düzeltmeye çalışıyordu. Titreme, ne karayelin sızdığı ahşap evin soğuğundan ne de sabaha karşı inen ayazdandı; titremenin kaynağı, üç gün önce gelen ve dünyalarını başlarına yıkan o resmi mektuptu.

Kendi çocukları—Ahmet, Zeynep ve Emre—tarafından imzalanmış bir mahkeme tebligatı. Bir tahliye emri.

Mehmet, gözlerini son kez evin cephesinde gezdirdi. Ahşabın her damarında, her çatlağında bir anı gizliydi. “Kırk yıl, Ayşe,” diye mırıldandı, sesi kurumuş bir yaprak gibi hışırdıyordu. “Dört çocuğumuzu büyüttüğümüz, dört mevsimi yaşadığımız, hayatımızın kırk yılı burada.” Bu ev, sadece duvarlardan ve kiremitlerden ibaret değildi; o, terle, kahkahayla, gecenin bir yarısı duyulan çocuk ağlamalarıyla ve pazar sabahı pişen börek kokularıyla yoğrulmuş, ailenin ruhuydu.

Ayşe konuşamıyordu. Gözyaşları sessizce, kimsenin görmediği bir acıyla yanaklarından süzülüyordu. İkinci bavulu kapattı. İçinde götürebildikleri, maddi değeri az ama manevi ağırlığı tonlarca olan birkaç parça eşya vardı. Her şey ne kadar hızlı gelişmişti. Pazartesi günü arka bahçedeki domates fideleriyle gururla ilgileniyorlardı. Salı günü avukatın ziyareti geldi. Ve şimdi, Cuma günü, tanıdıkları tek yuvayı terk etmeye zorlanıyorlardı.

Verandadan gelen ayak sesleri, Mehmet’in kalbini hızlandırdı. Oğlu Emre geliyordu. Üç çocuk arasında her zaman en şefkatli, en duygusal olanı Emre’ydi. Ama bu sabah yüzünde, Mehmet’in daha önce hiç görmediği, soğuk ve yabancı bir kararlılık vardı. Yeni ve ütüsü fazla keskin koyu renk takım elbisesini düzelterek, “Baba, hâlâ mı buradasınız?” diye sordu, sesinde bir tür sabırsızlık gizliydi. “Tahliye süresi dün doldu.”

Ayşe, titrek elini ona doğru uzattı. “Emre, oğlum! Bize bunu yapamazsın. Biz senin annen ve babanız.”

Emre, bakışlarını yere sabitleyerek karşılık verdi. “Tam da sizi sevdiğim için yapıyorum bunu. Artık buraya bakamıyorsunuz. Ev paramparça oluyor. Merdivenleri zor çıkıyorsunuz. Bir şey olsa ne yapacağız?”

“Ne gibi bir şey?” diye sözünü kesti Mehmet, göğsünde kabaran öfkeyi bastırarak. “Bütün hayatımızı burada geçirdik. Siz üçünüzü bu evde büyüttük. Bizim hayatımız burası.”

Emre, derin bir nefes alıp devam etti: “Ahmet size şehir merkezinde küçük bir daire buldu. Daha güvenli. Asansörü var. Sağlık ocağına yakın. Her şey elinizin altında.”

“Ya siz?” diye sordu Ayşe, sesi çatallanarak. “Ramazan Bayramı’nı nerede geçireceğiz? Babanın doğum gününü. Pazar kahvaltılarını?” Emre’nin uzayan sessizliği, herhangi bir sözden daha acı vericiydi. O an Ayşe anladı ki, mesele sadece güvenlik değildi. Çocuklarının söylemediği, çok daha büyük ve karanlık bir sır vardı.

Zeynep, kusursuz resmi bir kıyafet içinde mutfak kapısında belirdi. Gözleri şişmişti. Ağladığı belliydi ama duruşu inatçı ve kararlıydı. “Anne, taksi geliyor,” dedi, ebeveynlerinin gözlerinden kaçınarak. “Ahmet sizi dairede anahtarlarla bekliyor.”

“Kızım,” dedi Mehmet, Zeynep’e yaklaşarak. “Bana gerçekten ne olduğunu anlat. Neden siz üçünüz aniden bize karşı birleştiniz?” Zeynep alt dudağını ısırdı. Ayşe’nin hemen tanıdığı çocukluk alışkanlığı: kızının bir şeyler gizlediğinin işareti. “Size karşı değil, sizin için, baba.”

“Yalan,” dedi Ayşe, herkesi şaşırtan bir kararlılıkla. “Ben sizi dünyayı tanımadan önce rahmimle tanıdım. Yalan söylediğinizi anlarım, kızım.”

Tam o sırada, evin önünde lüks bir araba durdu. Gri takım elbiseli, pürüzsüz yüzlü bir adam indi ve verandaya doğru yürüdü. Tebligatları imzalayan avukat Murat Yılmaz’dı. “Günaydın Mehmet Bey, Ayşe Hanım,” diye selamladı, aşırı resmi ve samimiyetsiz görünen bir nezaketle. “Görüyorum ki, taşınmaya hazırsınız. Süreci hızlandırdığınız için teşekkürler.”

Mehmet, karşısındaki adamı süzdü. Gözlerindeki bir şey, o profesyonel gülümsemeyle uyuşmuyordu. Bu, marangoz olarak çalıştığı yıllarda tanımayı öğrendiği bir ifadeydi: müşterilerin, iş için daha az ödemeye çalıştıklarında takındıkları o hilekâr bakış.

“Avukat Bey, bir soru sorabilir miyim?” dedi Mehmet, çocuklarının gergin bakışlarını görmezden gelerek. “Kırk yıldır burada yaşıyoruz. Hiç avukata ihtiyacımız olmadı. Benim çocuklarım sizi nereden tanıyor?”

Avukat Murat, cevap vermeden önce bir an tereddüt etti. “Bir meslektaşım tavsiye etti. Bu tür davalar düşündüğünüzden daha yaygın.”

Ayşe kaşlarını çattı. “Bunun gibi vakalar mı?”

“Çocukların ebeveynlerini korumak için zor kararlar alması gereken durumlar,” diye açıkladı avukat, hızla toparlanarak. “Aslında bu bir sevgi eylemidir.”

Taksi sabırsızca kornaya bastı. Zeynep saate baktı ve iç çekti. “Anneciğim, babacığım, gitmeniz gerekiyor. Daire hazır. İhtiyacınız olan her şey var.”

Ayşe, en değerli anılarını içeren küçük bavulunu aldı: çocuklarının doğum belgeleri, birkaç eski fotoğraf ve evlendiğinde hediye aldığı İncil. Bir hafta önce bavulu açtığında, birçok şeyin kayıp olduğunu fark etmişti. “Zeynep,” demişti, “Büyükannemin mücevherleri nerede? Babanın mezuniyet yüzüğü?” Zeynep, yere bakan Emre’ye bakmıştı. “Anneciğim, iyice aradınız mı? Bazen eşyalar kaybolur.”

“Kaybolmaz,” dedi Mehmet kararlılıkla. “Yatağın altındaki metal kutudaydılar. Şu an boş olan aynı kutu.”

Avukat Murat Yılmaz saate baktı. “Arkadaşlar, geç kalmayalım. Dairenin anahtar teslimi için belirli bir saat var.”

Ahmet, evin yan sokağından koşarak geldi. Terli ve heyecanlıydı, sanki uzun bir mesafe koşmuş gibi. “Geç kaldığım için özür dilerim,” diyerek nefesini tuttu. “Daireyle ilgili bazı detayları hallediyordum.” Mehmet, en büyük oğlu Ahmet’i gözlemledi. Ahmet, her zaman üç kardeşin en hırslısıydı, kendi işini kurmanın hayalini kuruyordu. Ama bugün onda farklı bir şey vardı. Kıyafetleri normalden daha pahalıydı ve Mehmet’in daha önce hiç görmediğinden emin olduğu gösterişli bir saat takıyordu.

“Ne detayları?” diye sordu Mehmet.

“Önemli bir şey değil, baba. Sadece bürokratik işler.”

Ayşe, önünde duran üç çocuğuna baktı. Onlar, kâbus gördüklerinde salladığı aynı yüzlerdi. Nasıl bu kadar uzak, yabancı insanlara dönüşmüşlerdi?

“Bizi ziyarete gelecek misiniz?” diye sordu boğuk bir sesle.

“Tabii ki, anneciğim,” diye cevapladı Zeynep hemen. “Her hafta.”

“Peki ya pazar günleri?” diye ısrar etti Ayşe, “Her zaman pazar günleri birlikte yemek yeriz.” Emre ona bakmadan telefonuyla oynadı. “Göreceğiz anne, herkesin hayatı yoğun.”

Taksi tekrar kornaya bastı. Avukat Murat, şoföre eliyle işaret ederek, “Artık geldik,” ifadesini belirtti. “Pekâlâ, sanırım gitme zamanı.”

Mehmet, iki bavulu aldı ve taksiye doğru yürüdü. Her adım bir veda gibiydi. Ahmet doğduğunda diktiği erik ağacı, Ayşe’nin dikiş diktiği yatak odasının penceresi, birçok akşamüstü kahve içtikleri o küçük balkon… Kapıya vardığında, son bir kez eve bakmak için döndü. İşte o an tuhaf bir şey fark etti: Sokağın karşısında, tüm sahneyi izleyen bir adam duruyordu. Belki 40’lı yaşlarında, iyi giyimli, elinde bir çanta tutuyordu. Mehmet’in onu gördüğünü fark edince, hızla siyah bir arabaya bindi ve uzaklaştı.

“O adam kimdi?” diye sordu Mehmet Ahmet’e.

“Hangi adam?” Ahmet, boş sokağa baktı. “Kimseyi görmedim.”

“Bizi izleyen bir adam vardı. Beni görünce hemen uzaklaştı.” Zeynep ve Emre gergin bakışlar attılar. Avukat Murat Yılmaz boğazını temizledi. “Mehmet Bey, meraklı bir komşu olmalı. Taşınmalar her zaman ilgi çeker.” Ama Mehmet o mahallede kırk yıldır yaşıyordu. Her komşuyu tanıyordu. O adam bir yabancıydı.

Ayşe önce taksiye bindi, bavulunu kucağında bir bebekmiş gibi yerleştirdi. Mehmet yanına oturdu. İkisi de arka camdan, evin sokağın dönemecinde gözden kaybolana kadar baktı. Çocuklardan hiçbiri el sallamadı.

Şehir merkezindeki daire gerçekten küçüktü. Bir yatak odası, minik bir salon, zar zor bir kişinin sığabildiği bir mutfak ve penceresiz bir banyo. Duvarlar beyaz ve bomboştu. Hayata veya kişiliğe dair hiçbir iz yoktu. “Geçici,” dedi Ahmet anahtarları babasına uzatarak, “Toparlanana kadar…” Mehmet etrafa baktı. Pencereler karanlık bir iç avluya bakıyordu. Ne ağaç ne de gökyüzü görünüyordu. Fark çarpıcıydı.

“Ahmet,” dedi, “Bu daire ne kadar tutuyor?”

“Neden merak ediyorsun, baba?”

“Çünkü ödemem gerekecek.”

Ahmet tereddüt etti. “Şey, aylık 1200 lira.” Ayşe içini çekti. Mehmet’in emekli maaşı 2000 liraya bile varmıyordu. “Biliyorum Ayşe. Şimdi bunun için endişelenmeyin,” diye aceleyle ekledi Ahmet. “Gereken her konuda yardım ederiz.” Ama Mehmet bu sözün boş olduğunu biliyordu.

Ahmet gittikten sonra, çift sessiz dairede yalnız kaldı. Ayşe bavulları açtı. Mehmet salondaki tek koltukta oturdu. “Ayşe,” dedi uzun bir sessizlikten sonra. “Ne oldu? Bütün bu işte bir terslik var.”

Ayşe giysileri yerleştirmeyi bıraktı ve kocasına baktı. “Ben de öyle hissediyorum. Çocuklar daha önce hiç güvenliğimizi bu kadar önemsememişlerdi ve aniden üçü birden bizi evden çıkarmaya karar mı verdiler? Ve kaybolan o mücevherler.”

“Gözlerimizin içine bakmaktan kaçınışları da,” diye ekledi Mehmet. Ayağa kalkıp pencereye gitti. “Yarın oraya geri döneceğim. Evin tadilata gireceğini söylediler. İşte bu yüzden ne tür bir tadilat olduğunu görmek istiyorum.”

O gece Ayşe uyuyamadı. Yatak farklıydı, sokak gürültüsü farklıydı. Yanında huzursuzca dönüp duran Mehmet’i dinleyerek yattı. “Mehmet, uyanık mısın?”

“Evet.”

“Ahmet küçükken o yüksek ateşe yakalandığında hatırlıyor musun? Üç gün uyumamıştın. İyileştiğinde de, büyüyünce bize de aynı şekilde bakacağını söylemişti.”

Mehmet derin bir iç çekti. “İnsanlar değişir, Ayşe.”

“Gerçekten değiştiler mi, yoksa onları etkileyen biri mi var?”

Ertesi sabah, güneş daha yeni doğmuşken Mehmet daireden çıktı. Eski mahallesine ulaşana kadar iki otobüse bindi. Yürüyüş sırasında bölgedeki birçok eski evin “Satılık” levhalarının asılı olduğunu veya tadilatta olduğunu fark etti. Eski sokağına vardığında gördükleri karşısında şok oldu. Evin önünde bir inşaat malzemesi kamyonu duruyordu ve üniformalı adamlar iç duvarları yıkıyor, evin yapısını tamamen değiştiriyorlardı. Bu basit bir boya veya tamir değildi.

Mehmet, komşunun erik ağacının arkasına saklanıp gözlemledi.

“Mehmet Amca!” Arkasını döndü ve yan tarafta oturan, 82 yaşındaki komşusu Hatice Teyze’yi gördü. “Hatice Teyze, nasılsınız?”

“Asıl ben sorayım Mehmet. Ne oldu? Neden bu kadar ani evden ayrıldınız?”

Mehmet tereddüt etti. “Çocuklar, bizim için daha iyi olduğunu düşündüler.” Hatice Teyze başını memnuniyetsizce salladı. “Saçmalık. Siz burada iyiydiniz. Peki bu tadilat da neyin nesi?”

“Bilmiyorum. Bana doğru düzgün anlatmadılar.”

“O zaman ben sana bir şey söyleyeyim,” diye fısıldadı Hatice Teyze, yaklaşarak. “Siz taşınalı beri sokakta takım elbiseli adamlar görünüyor. Arazileri ölçüp evlerin fotoğrafını çekiyorlar. Dün bir tanesi kapıma gelip satmak isteyip istemediğimi sordu. Bunun eşsiz bir fırsat olduğunu, tüm sokağın büyük bir şirkete satılacağını söyledi.”

“Hangi şirket?”

“Adını söylemedi. Sadece buraya lüks binalardan oluşan bir site inşa edeceklerini söyledi. Avukatları Murat Yılmaz’mış.”

Mehmet’in zihninde bulmaca parçaları yerine oturmaya başladı. Bu tahliye belgelerini imzalayan aynı avukattı. Mehmet, Hatice Teyze’ye teşekkür etti ve hızla apartmana döndü. Her şeyi Ayşe’ye anlatması gerekiyordu.

Vardığında karısını mutfak masasında, önünde bir yığın evrakla oturur buldu. “Ayşe, bunlar nedir?”

“Bu sabah bankadan geldi,” diye yanıtladı, sesi titreyerek. Mehmet evrakları okudu. Emekli maaşı tanımadığı farklı bir hesaba aktarılmıştı. Daha da kötüsü, hiç yapmadığı alışverişler için 3.000 liralık bir borç talep eden bir kredi kartı şirketinden gelen bir mektup vardı.

“Burada bir imza var,” diye işaret etti Ayşe. “Seninkine benzeyen bir imza.”

“Birisi belgelerimizi kullanıyor,” diye konuştu Mehmet. “Ne yapacağız? Emekli maaşı olmadan kirayı nasıl ödeyeceğiz?”

Tam o sırada sabit telefon çaldı. Zeynep’ti. Mehmet, emekli maaşının yönlendirilmesi ve yapmadıkları alışverişler hakkında bilgi verdi. Zeynep, hattın diğer ucunda uzun süre sessiz kaldı. “Baba, böyle şeyler oluyor. Yaşlı insanlar dolandırıcıların hedefi oluyor. Belki bir alışverişi unutmuşsunuzdur?”

“Zeynep,” dedi Mehmet, sesi buz gibiydi. “Ben 75 yaşındayım, 95 değil. Aklım tamamen yerinde. Birisi imzamı taklit etmiş.” Kızının, yaşlılık ve bunama iması, onu fiziksel bir saldırıdan daha çok incitti.

Aynı gün Mehmet, Banka’ya gitti. Genç bir çalışan, aşırı sabırla onunla ilgilendi. “Mehmet Bey, oğlunuz Ahmet Demir’e hesabınızı yönetme yetkisi veren bir vekâletname imzaladığınızı görüyorum.”

“Ne zaman?”

“Üç ay önce.”

Üç ay. Bu birçok şeyi açıklıyordu. Ahmet, son zamanlarda onları daha sık ziyaret ediyor, her seferinde imzalamaları için belgeler getiriyordu. Bunların sadece bir formalite veya acil durumlarda işleri kolaylaştırmak için olduğunu söylüyordu.

Mehmet, öfkeyle bankadan ayrıldı. Kırk yıl çalışmış, kuruş kuruş biriktirmişti. Şimdi de kendi oğlu tarafından aldatılmıştı.

Apartmana vardığında Ayşe’nin salonda alt kattaki komşuları Hacer Teyze ile sohbet ettiğini gördü. Hacer Teyze, nazif bakışlı bir hanımefendiydi. “Aslında,” dedi Hacer Teyze, “buraya gelmemin özel bir nedeni vardı. Dün akşam sizin konuştuğunuzu duydum. Buradaki duvarlar ince. İstemeden çocuklarınızla ilgili sorunlar ve para meseleleri hakkında bazı şeyler duydum.”

“Ben de beş yıl önce aynı durumu yaşadığım için buraya geldim,” diye devam etti Hacer Teyze. “İki oğlum bana karşı birleşti. Bir yargıcı, artık mal varlığımı yönetecek durumda olmadığıma ikna ettiler. Evimi, arabamı, birikimlerimi… Her şeyimi kaybettim.”

“Peki, bu avukatın adı Murat Yılmaz mıydı acaba?” diye sordu Mehmet.

Hacer Teyze gözlerini fal taşı gibi açtı. “Evet, öyle! Nereden biliyorsunuz?”

“Çünkü bizim tahliye belgelerimizi de o imzaladı.”

“O halde siz de benim yaşadığım sorunla karşı karşıyasınız,” dedi Hacer Teyze ciddiyetle. “Ve dikkatli olmazsanız benim kaybettiğim gibi her şeyinizi kaybedersiniz. Ama size yardım edebilirim. Benim gibi davalarla ilgilenen dürüst bir avukat tanıyorum. Üstelik bizim yaşımızdaki, aile fertleri tarafından aldatılmış kişiler için ücretsiz çalışıyor.”

Hacer Teyze, avukatın adının Ali Özkan olduğunu, 68 yaşında ve yaşlıları finansal istismara karşı savunmada uzmanlaştığını anlattı. Ertesi gün için randevu ayarlandı. Mehmet ve Ayşe, mahkeme bildirisini aldıklarından beri ilk kez bir umut ışığı hissettiler.

Ertesi sabah Ahmet, haber vermeden daireye geldi. “Baba, sizinle konuşmam gerekiyor. Bankadan bir çalışan beni aradı. Dün oraya gidip olay çıkardığını söyledi.”

“Ben olay çıkarmadım. Sadece paramın neden başka yere aktarıldığını anlamak istedim.”

“Para başka yere aktarılmıyor, baba. Sorun yaşamamanız için hesabınızla ben ilgileniyorum. Ne sorunu Ahmet?” Ahmet, açıklama yapmanın çok yorucu olduğu gibi bir iç çekti. “Baba, siz birçok kağıdı iyice okumadan imzalamışsınız. Kredi kartları, krediler… Ben bu karışıklığı düzeltmeye çalışıyorum.”

“Ben hiç kredi kartı kağıdı imzalamadım.”

Ahmet duraksadı ve Ayşe’ye baktı. “Belki hatırlamıyorsunuzdur. Bazen yaşla birlikte böyle şeyler olur.”

“Ahmet!” Ayşe öfkeyle ayağa kalktı. “Babanla böyle konuşma.”

“Anne, ben sadece yardım etmeye çalışıyorum. Bu yüzden evden çıkmanız gerekiyordu. Orada denetimsiz, finansal olarak saçma şeyler yapmaya devam edecektiniz.”

“Saçmalık mı Ahmet?” Mehmet’in sesi gürledi. “Ben o evi almak için kırk yıl çalıştım. Sen benim güvenimi istismar ettin. Paramıza erişmek için…”

“Baba ben sizi koruyorum!”

“Kimden? Senin gibi bir oğuldan mı?” Soru, Mehmet’in ağzından bir kurşun gibi çıktı. Ahmet’in yüzü kıpkırmızı oldu. Gitmesi gerektiğini söyleyip, aceleyle apartmandan ayrıldı.

Öğleden sonra, Mehmet ve Ayşe, Avukat Ali Özkan’ın ofisine gittiler. Avukat Ali, sakinlik ve dürüstlük yayıyordu.

Mehmet, Avukat Ali’ye tüm hikayeyi anlattı. “Başta her şeyin arkasında çocuklarımın olduğunu sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki, onların da kurban olduğunu düşünüyorum. Birisi onlara doğru olanı yaptıklarına inandırmış. Avukat Murat, çocukları, ebeveynlerinin zihinsel yetisini kaybettiğine ikna edip, kolay çözümler sunar. Çocuklar, sorumlu davrandıklarını sanarak imzalarlar. Sonra avukat, mallar üzerinde tam kontrole sahip olur.”

“Peki ne yapabiliriz?” diye sordu Ayşe.

Avukat Ali, “Öncelikle vekaletnameyi iptal ettireceğiz. İkincisi, evin yenileme masraflarını karşılayan paranın kaynağını araştıracağız. Ve bir müttefike ihtiyacımız var. Üç çocuğunuzdan birini ikna etmeye çalışın.”

Mehmet ve Ayşe birbirine baktı. “Emre,” dediler birlikte. “Tüm bu süreçte en çok sıkılan oydu. Her zaman en duyarlı olan oydu.”

O gece Ayşe Emre’yi aradı. “Oğlum, yarın buraya gelebilir misin? Seninle gerçek anlamda konuşmak istiyorum.” Emre, öğle yemeğinde gelmeyi kabul etti.

Ertesi gün Ayşe, Emre’nin en sevdiği yemeği hazırladı. Yemek boyunca, Ayşe, Emre’nin çocukluk anılarından bahsetti. “Emre,” dedi sonunda, “sana ne oldu? Sen her zaman en sevecen çocuktun.”

Emre gözlerini tabağına indirdi. “Anne, ben hala size bakıyorum. Bu yüzden siz buradasınız. Güvenli bir yerde.”

“Neyden güvende oğlum?”

“Kendinizden. Avukat Murat, sizin yaşınızdaki insanların kolayca kandırılabileceğini, yaşlıları soymakta uzmanlaşmış suçlular olduğunu açıkladı. Okumadan kağıt imzalamaya devam ederseniz, bize bırakacak çok az şey kalacağını söyledi. Ve bir çözüm önerdi. Sizin evraklarınızla o ilgilenirse aile varlığını koruyabileceğini söyledi.”

“Karşılığında ne istedi?”

“Evin satıldığında bir yüzde.”

Ayşe tokat yemiş gibi oldu. “Evimizi mi satacaksınız?”

Emre mahcup bir şekilde başını salladı. “Ev çok para ediyor. Bu parayla siz daha küçük bir daire alabilirsiniz ve size yetecek kadar para da kalır. Bize de…” Emre cevap vermedi ama ifadesi şüpheyi doğruladı.

Ayşe her şeyi anlattı: Emekli maaşlarının yolsuzluğa karıştığını, kaybolan eşyaları, Hacer Teyze’yi ve Avukat Ali’nin diğer davaları. Emre bembeyaz kesildi. “Anne, bu mümkün olamaz. Avukat Murat saygın bir avukat.”

“Oğlum biz hiç avukat tutmadık. O bize Ahmet üzerinden ulaştı.”

Ardından gelen sessizlik kulakları sağır ediciydi. Emre kendini kanepeye bıraktı. “Aman Tanrım,” diye mırıldandı. “Ne yaptık biz?”

“Siz de kandırıldınız, oğlum. Şimdi bize tüm gerçeği öğrenmemizde yardım edeceksin.”

Emre, Avukat Ali’nin soruşturmasına yardım etmeyi kabul etti. İlk görevi, ev ve ebeveynlerinin finansları ile ilgili imzaladığı tüm belgelerin kopyalarını temin etmekti.

Öğleden sonra Emre, bir bahane uydurarak Avukat Murat’ın bürosuna gitti. Avukat, onu her zamanki kendinden emin gülümsemesiyle karşıladı. Emre, “İçim rahat etsin diye, onların imzaladığı belgelere bir göz atmak istiyorum,” dedi. Avukat Murat’ın gülümsemesi bir an için söndü ama hemen toparlandı. Kalın bir klasör çıkardı.

“İşte tüm belgeler. Ama her birini açıklamama izin ver.” Emre, açıklamaları dinliyormuş gibi yaptı. Avukat Murat, Emre’nin masanın üzerindeki bir kağıt yığınını karıştırdığını fark etmedi. Bu, yeni bir vekâletname taslağıydı, evin inşaat şirketine devri için son adım. Emre, klasördeki önemli belgelerin fotoğrafını çekti ve yeni vekâletnamenin taslağını avukatın masasının altına düşürdü.

“Çok teşekkür ederim,” dedi Emre, kalbi göğsünde gümbürderken. “Şimdi içim rahatladı.”

Emre, daireye döner dönmez belgeleri Avukat Ali Özkan’a iletti. Ali Özkan, belgeleri incelerken bir profesyonelin sakinliğini koruyordu. “Kırk yıllık evin devir sözleşmesi, oğlunuz Ahmet’in tam vekâletnamesi, ve bu da kredi kartı borçları… Hepsi dolandırıcılık şemasına uyuyor.”

“Ne yapabiliriz?” diye sordu Mehmet, endişeyle.

“Acele etmeliyiz. Murat Yılmaz, Hatice Teyze’nin bahsettiği o inşaat şirketiyle anlaşmayı tamamlamak üzere. Bu inşaat şirketini de tanıyorum. Onlar, yasadışı arazi alımları için Murat Yılmaz’ı kullanan büyük bir müteahhitlik grubuna ait.”

Avukat Ali Özkan ertesi sabah, vekaletnamenin kötü niyetle kullanıldığı ve sahte kredi kartı borçlarının ebeveynlerin zihinsel kapasitesini sorgulamak amacıyla oluşturulduğu iddiasıyla mahkemeye acil bir ihtiyati tedbir başvurusunda bulundu. Aynı zamanda, Ahmet’in vekâletnamesini iptal etti ve Murat Yılmaz hakkında dolandırıcılık ve sahtecilik iddialarıyla suç duyurusunda bulundu.

Hafta sonunda, eski evde yenileme çalışmaları durdu. Kapıya, bir mahkeme tebligatı asılmıştı. Hatice Teyze, Mehmet’i arayarak haberi verdi. “O takım elbiseli adamlar kamyonlarını topladı, Mehmet! Evin önünde mahkeme kâğıtları var. Kazandınız!”

Pazartesi günü, Mehmet ve Ayşe, Avukat Ali’nin ofisinde çocuklarıyla buluştular. Ahmet ve Zeynep şaşkınlık ve öfke arasında bocalıyordu. Ahmet, babasına bağırdı: “Ne yaptın baba? Her şeyi mahvettin! O daireyi satıp parayı üçe bölmemiz gerekiyordu!”

“Senin için mi, yoksa bizim için mi?” diye sordu Mehmet, sesi sakindi ama bakışları yorgun bir hayal kırıklığı taşıyordu.

Emre, araya girdi. “Abi, biz kandırıldık. Murat Yılmaz, bizim yaşlı akrabalarımızı dolandırmakta uzmanlaşmış bir avukat. Bize, annemle babamın mallarını koruduğumuzu söyledi ama aslında kendi payını alıyordu.”

Ayşe, Ahmet’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Tıpkı kâbus gören küçük çocuğa yaptığı gibi. “Oğlum, 12 yaşındayken vazoyu kırdığında sakladığın gibi, şimdi de yalanları sakladın. Ama ben seni tanıyorum. Sen hırsız değilsin, kandırılmışsın.”

Ahmet, maskesi düştüğünde paramparça oldu. Gözyaşları içinde Ayşe’nin kucağına düştü. “Anne, ben… Ben sadece kendi evimi almak istiyordum. Murat, bunun kolay bir yol olduğunu söyledi. Beni ikna etti.”

Zeynep, durumu rasyonelleştirmeye çalıştı. “Bu en iyi çözümdü. Onlar o evi zor yönetiyorlardı!”

“Bizim hayatımızı bizim için en iyi çözümün ne olduğuna siz karar veremezsiniz,” dedi Mehmet, acı bir netlikle. “Bu ev, siz üçünüzü bu hayata hazırladı. O evi satmak, anıları satmak, ruhumuzu satmak demekti.”

Murat Yılmaz, dolandırıcılık ve yasa dışı vekâletname kullanımı suçlarından soruşturmaya alındı ve davaları yürüten inşaat şirketinin de yasadışı arazi alımları ortaya çıktı. Mehmet ve Ayşe, davayı kazanarak evlerini geri aldılar.

Bir ay sonra, Eskişehir’de kış yerini ilkbaharın müjdesine bırakırken, Mehmet ve Ayşe, eski evlerinin önünde duruyordu. Tadilat durdurulmuştu. Ev, yarı yıkık haliyle, kalbine saplanmış bir hançer gibi duruyordu.

“Geri dönebiliriz, Ayşe,” dedi Mehmet, anahtarları göstererek.

Ayşe gülümsedi ama gözleri hüzünlüydü. “Ev geri geldi Mehmet, ama kırk yılımızın hatıraları… Onlar değişti. Artık biliyoruz ki, en sevdiğimiz insanlar bile bize karşı çıkabilir. Bu evi yeniden inşa edebiliriz, ama güvenimizi yeniden inşa etmek daha zor olacak.”

Ancak o öğleden sonra, Emre, elinde marangoz aletleriyle çıkageldi. “Baba, ben bu evi yeniden inşa edeceğim. Kendi ellerimle. Her çiviyi, her tahtayı, size olan borcumun bir parçası olarak çakacağım.”

Mehmet, oğlunun gözlerindeki samimiyeti gördü. Emre, gerçekten pişmandı.

“Peki ya diğerleri?” diye sordu Ayşe.

“Ahmet, kendi sorunlarıyla uğraşıyor. Zeynep ise hâlâ bunun doğru bir karar olduğuna kendini ikna etmeye çalışıyor. Ama biz, anne, biz bu evi yeniden, sizin için inşa edeceğiz. Sizler için.”

Mehmet ve Ayşe, eski evin bahçesine bakarken, hayatın onlara öğrettiği o acı dersi hatırladılar: Çocuklarının sevgisi vardı, ama o sevgi, açgözlülük, hırs ve manipülasyonla zehirlenmişti. Kader, onlardan evlerini çalmaya kalkanların peşini bırakmamıştı, ancak en büyük bedeli, evlatlarının vicdanları ödemişti.

O yıl yaz, o eski ahşap evde yeniden başladı. Artık ev sadece anıları değil, aynı zamanda zorlu bir sınavdan sonra yeniden filizlenen kırılgan bir umudu da barındırıyordu. Mehmet ve Ayşe, torunlarının bahçede koştuğunu izlerken, evin sağlamlığını artık sadece duvarlarında değil, yeniden kurulan aile bağlarının derinliklerinde buluyorlardı. Evlerinin dört mevsimi, bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Artık her bahar, onlara affetmenin ve yeniden başlamanın gücünü hatırlatacaktı.