Çölde Doğan İhanet: Arabistanlı Lawrence, Faysal ve Osmanlı’nın Sessiz Çöküşü
Gece, Hicaz’ın üzerinde ağır bir örtü gibi asılıydı. Kum, gündüzün yakıcı hiddetini toprağın altına gömmüş; yıldızlar ise insanın içini ürperten bir açıklıkla bakıyordu. Bir çadırın içinde tek bir kandil yanıyordu: titrek, inatçı ve yalnız.
Thomas Edward Lawrence, haritanın üstüne eğilmişti. Parmaklarının ucu, demiryolunun ince çizgisini takip ederken sanki bir damar boyunca yürüyordu—bir imparatorluğun damarı. Çadırın dışında rüzgâr, ipleri gıcırdatıyor; uzaklardan deve çanları, nöbet değişiminin kısık sesleri, bir de toprağa sinmiş barut kokusu geliyordu.
Lawrence’ın önünde duran mesele bir “baskın” değildi sadece. O, kendisini yıllar sonra bile boğacak bir geceye hazırlanıyordu. Bu çizginin kesilmesi, Medine’deki Osmanlı garnizonunun açlığa yaklaşması, bir şehrin yalnızlaştırılması demekti. Ama aynı zamanda, Arapların umutlarını bir sözle beslemek demekti: “Siz kazanacaksınız.”
Çadırın kapısı aralandı. Beyaz giysilerin içinden Emir Faysal’ın silueti belirdi. Yorgundu; gözlerinde, yenilginin tadını almış bir liderin öfkesi ve utancı vardı.
“İngilizler sözünde duracak mı?” dedi Faysal, sesi alçak ama keskin.
Lawrence başını kaldırdı. Bir an, kendisini iki ateş arasında hissetti: Bir tarafında kendi devletinin hesapları, diğer tarafında bu çölün insanları ve onların kırılgan inancı.
“Bu gece doğru yapılırsa,” dedi Lawrence, “yarın herkes başka konuşacak.”
O gece, hiç kimse geleceğin hangi kelimelerle yazılacağını bilmiyordu. Ama herkes, tarihin bir kez daha insanları değil; insanların zaaflarını seçeceğini hissediyordu.
Lawrence, 16 Ağustos 1888’de Kuzey Galler’in Tramadog kasabasında doğdu. Sonradan efsaneler onu “doğuştan asker” diye yazsa da, gerçekte askerlik onun ilk mesleği değildi. O, önce merakın çocuğuydu.
1896’da Oxford’a taşındı. Lisede parlak bir yıldız sayılmazdı; fakat zeki, inatçı ve ayrıntılara takılan bir öğrenciydi. Bazı zihinler, gürültüde büyümez; sessizlikte keskinleşir. Lawrence’ın zihni öyleydi. Arkeolojiye ve tarihe duyduğu ilgi, gençliğinin sığınağı oldu. Geçmişi kazdıkça, insanın bugünkü kibirlerini daha net görüyordu.
1907’de Oxford Üniversitesi’ne başladı. Kütüphane raflarının gölgesinde, taş duvarların hikâyesini öğrenirken içindeki asıl çekim başka bir coğrafyaya yöneliyordu: Orta Doğu. 1909’da Haçlı kalelerini incelemek için Suriye’ye gitti. Yanında basit bir sırt çantası ve bir kamera vardı. O yolculuk “akademik gezi” diye anlatılsa da, gerçekte bir sınavdı: Filistin’e kadar uzanan tehlikeli yürüyüşünde bir kez vuruldu, bir kez soyuldu, defalarca saldırıya uğradı. Bu deneyimler onu kahraman yapmadı; ama dünyanın acımasız mantığını öğretti: Güç, çoğu zaman haklı olmakla değil, hazır olmakla ilgiliydi.
1910’da edindiği bilgilerle tez yayımladı; bu tez ona okul derecesi ve ödüller getirdi. Ve tam da burada, kaderin soğuk eli dokundu: Orta Doğu hakkında yazdıkları, İngiliz istihbaratının dikkatini çekti. Aynı yıl, gizlice orduya katıldı.
1911’de yeniden Orta Doğu’ya döndü. Suriye’de Arapça dersleri aldı, Karkamış’ta arkeolojik çalışmalara katıldı. Arap işçilerle samimi oldu; onların hassasiyetlerini, gururlarını, geleneklerini gözlemledi. İnsanları “rapor” gibi değil, canlı bir dünya gibi tanımayı burada öğrendi.
Sık sık Irak’a gidip Berlin–Bağdat demiryolu hakkında bilgi topladı ve bunları İngiliz istihbaratına aktardı. Daha o yıllarda, rayların ve köprülerin sadece mühendislik değil, kader meselesi olduğunu anlamıştı.
1913’te İngiltere’ye döndü, bir süre Oxford’da kaldı. 1914’te savaşın ayak sesleri duyulurken, Sina Yarımadası’na “arkeolog” görünümlü ajan olarak gönderildi. Görevi; Osmanlı ordusunun Sina üzerinden Süveyş Kanalı’na saldırı ihtimalini araştırmak, İngiliz ordusunun bölgede karşılaşabileceği zorlukları değerlendirmekti.
Fakat 28 Temmuz 1914’te savaş patlayınca, Lawrence apar topar İngiltere’ye çağrıldı. Londra’daki Savaş Dairesi ona teğmen rütbesi vererek yeniden Kahire’ye yolladı. Artık resmen İngiliz ordusunun bir subayıydı.
Kahire… Haritaların, telgrafların, raporların ve soğuk kahvelerin şehri. Burada savaş; kurşunla değil, cümlelerle yürürdü. Bir masada çizilen sınırlar, çölün ortasında insanları birbirine düşman edebilirdi. Lawrence 1915’i Kahire’de geçirdi. Dışarıdan bakınca “beklemek” gibi görünen şey, aslında içten içe bir dönüşümdü: Onun zihni, odaya sığmayacak kadar büyüyordu.
1916 Nisan’ında Irak’a gönderildi. Görevi; Kut-ül Amare’de kuşatılıp esir düşen General Charles Townshend komutasındaki yaklaşık 15 bin kişilik İngiliz kuvvetini müzakereyle kurtarmaktı. 27 Nisan sabahı Halil Paşa ile görüştü ve serbest bırakılmaları karşılığında 1 milyon sterlin teklif etti. Halil Paşa, tereddüt etmeden reddetti.
Bu reddediş, Lawrence’ın ilk saha görevindeki kırılma anıydı. Kahire’ye döndüğünde cesareti kırılmış, hayal kırıklığına uğramıştı. Kendini ispat etmek istedi; daha aktif görev talep etti. Ama reddedildi.
İşte “sarayın içi” dediğimiz yer burasıydı: Resmî yazışmaların sarayı, emirlerin sarayı, insanın kendi değerini bile bir imzanın altına sıkıştırdığı güç merkezi. Lawrence burada bir şey daha öğrendi: Devletler acımaz. Devletler hesaplar.
Ve o hesapların içinde, henüz adını koyamadığı bir ihanet ihtimali filizleniyordu. Çünkü savaşın en karanlık yüzü, cephede değil; vaatlerde saklıydı.
5 Haziran 1916’da Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali, Medine’deki Osmanlı komutanı Fahrettin Paşa’ya bir mektup gönderdi; Arapların Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılma niyetini bildirdi. Talebi reddedilince, emrindeki yaklaşık 5 bin kişilik kuvvetle silahlı isyan başlattı. Şerif Hüseyin, isyandan önce İngiliz istihbaratıyla görüşmüş ve destek almıştı.
İlk saldırılar Medine’ye yöneldi, ancak Osmanlı tarafından geri püskürtüldü. 10 Haziran’da Hüseyin, Mekke’de isyanı duyurarak Mekke ve Taif’teki Osmanlı birliklerine saldırdı. Kuşatma altındaki Osmanlı birlikleri haftalar sürecek bir direnişe başladı. Hüseyin, isyanın istenilen seviyeye ulaşması için İngilizlerden deniz yoluyla yardım istedi. Cidde, Kızıldeniz’deki İngiliz donanmasının desteğiyle 16 Haziran’da isyancılar tarafından ele geçirildi. Liman üzerinden küçük bir İngiliz birliği, yaklaşık 50 İngiliz subayı, yiyecek-içecek ve 1 milyondan fazla mühimmat karaya çıkarıldı.
Bu kritik günlerde Lawrence, Kahire’de beklemekten rahatsızdı. Sanki kendi hayatı, masalarda konuşulan bir “not”a dönüşmüştü. Ekim 1916’ya gelindiğinde isyan yavaşlamaya başlamış, Osmanlı’nın büyük bir taarruza hazırlandığı biliniyordu. İngilizlerin Kahire’de yaptığı toplantıda Lawrence’a Hicaz’a gidip isyan hakkında rapor hazırlama görevi verildi.
13 Ekim 1916’da eski bir Osmanlı subayı Binbaşı El Mısri ile deniz yoluyla Mısır’dan ayrıldı. Yolculuk boyunca isyanın nasıl körüklenebileceğine dair planlar yaptılar. 15 Ekim’de Cidde’ye ulaştı. Osmanlı birliklerinin konuşlu olduğu bölgenin krokisini çizdirdi ve istihbarat için bir casus ağı kurmaya başladı.
23 Ekim 1916’da Yenbu yakınlarında kamp kuran Şerif Hüseyin’in üçüncü oğlu Faysal ile buluştu. Faysal’ın morali bozuktu; kayıplar onu inceltmişti. Lawrence’a soğuk davrandı ve İngilizlerin yeterince destek vermediğini söyledi. Lawrence daha fazla destek sözü verdi; raporunu hazırlayıp Kahire’ye döndü ve üstlerine, isyanın Faysal üzerinden yürütülmesinin daha yararlı olacağını bildirdi.
25 Kasım 1916’da Hicaz’a geri döndüğünde, Fahrettin Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Yenbu başta olmak üzere birçok isyancı bölgeye taarruza başlamıştı. 2 Aralık’ta Faysal ile buluştu; İngiliz Kraliyet uçaklarının Osmanlı taarruzuna karşı Arapları koruyacağını bildirdi. Faysal memnun kaldı ve Lawrence’a beyaz Arap kıyafetleri hediye etti.
Lawrence o andan sonra Arap kıyafetleri giymeye başladı. Çöldeki insanlar ona artık farklı bir isimle sesleniyordu: Arabistanlı Lawrence.
Bu sadece bir lakap değildi. Bu, geri dönülmez bir yoldu.
Yenbu’nun gecesi, insanın içine çöken türden bir karanlığa sahipti. Kızıldeniz kıyısında 5 İngiliz gemisi demirlemişti; amaç, Araplara ateş desteği sağlamaktı. 11 Aralık gecesi Fahrettin Paşa’nın taarruzu başladı. Osmanlı askerleri karadan bastırdı; ama Arap isyancıların direnişi ve gemilerin atışıyla geri çekilmek zorunda kaldılar. 18 Ocak 1917’ye kadar süren aralıklı taarruzlar sonuç vermeyince harekât iptal edildi.
Lawrence için bu, tarihin verdiği ilk büyük “evet”ti. Saha deneyimi olmamasına rağmen, artık isyanın önemli bir figürüydü. Ama zaferin içindeki tadı, düşündüğünden daha acıydı. Çünkü o gece, Osmanlı saflarındaki askerlerin de evleri, anneleri, çocukları vardı. Lawrence bunu biliyordu—ve bilmek, insanı rahatlatmaz; insanı böler.
Yeni hedef Vecih’ti. Plan basitti: İngiliz gemileri ateş desteği sağlayacak, Arap isyancılar karadan kuşatacak, gemilerden çıkarma yapılacaktı. 24 Ocak 1917 sabahı topçu ateşi başladığında Lawrence ve Faysal’ın birlikleri ortada yoktu. Öğlene kadar süren ateşten sonra 1000 kadar Arap isyancı karaya çıktı. Ertesi günün ilk ışıklarına kadar süren çatışmaların ardından 1.500 kişilik Osmanlı kuvveti teslim oldu; Vecih düştü. Lawrence ve Faysal, yolda yaşanan aksaklıklar nedeniyle beş gün sonra şehre varabildi.
Vecih’in düşmesi, Osmanlı’nın Hicaz’da liman seçeneğini bitirdi. Medine’ye destek göndermede Hicaz Demiryolu dışında alternatif kalmadı. Lawrence bunu anladı: Raylar kırılırsa, Medine yalnızlaşırdı. Ve yalnızlaşan bir şehir, sadece askerî olarak değil; ruhen de kuşatılırdı.
12 Şubat 1917’de Vecih’ten küçük gruplar halinde çıkan isyancılar demiryoluna saldırmaya başladı. İlk büyük saldırıda mayın yerleştirildi; tren raydan çıktı, devrildi, kum tepesinden aşağı yuvarlandı. Binbaşı Newcombe’un anlattığı gibi, patlamadan sonra yaralı çığlıkları ve askerî komutlar duyuldu; bunun bir askerî tren olduğu anlaşılmıştı. Artık Osmanlı, hat boyunca mayın aramak zorundaydı; geceleri trenleri yürütmeye cesaret edemeyecekti.
Saldırılar neredeyse her gün devam etti. Osmanlı Başkumandanlığı hattın korunmasını, gerekirse her istasyona asker konmasını emretti. Ama çöl, düzenli ordu disiplinini yutar; geriye sadece yorgunluk ve eksilme bırakır.
Lawrence Nisan sonunda “hat tamamen işlemez” diye rapor etti. Fakat Mayıs’ta trenler büyük fedakârlıklarla yeniden işlemeye başladı. İşte o an, Lawrence’ın içinde bir başka karanlık yükseldi: Yanılma korkusu. Başaramama korkusu. Ve başarısızlığın doğuracağı daha büyük bir zorunluluk.
Küçük grupları büyüttü. Artık saldırılar 150–200 kişilik gruplarla yapıldı; istasyonlar, köprüler, telgraf hatları hedef alındı. Etki kısa sürede arttı. Medine’ye ikmal ciddi şekilde sarsıldı.
Ama Fahrettin Paşa, erzak kıtlığına ve mühimmat eksikliğine rağmen Medine’yi teslim etmedi; savaşın sonuna kadar elinde tutmayı sürdürdü.
Lawrence’ın içindeki sorulardan biri şuydu: “Bir şehri aç bırakarak mı özgürlük doğar?”
Bu soru, ona bir daha huzur vermeyecekti.
Medine düşmeyince, Lawrence ve Faysal kuzeye yönelmeye karar verdi: Osmanlı’yı Hicaz’dan bütünüyle atmak. Bu sırada Huveytat kabilesinin reisi Avde Ebu Taye, isyana katılmak istediğini bildirdi; Faysal da Filistin ve Suriye’nin verimli topraklarının kurulacak bir devlet için hayati olacağını düşünerek kabul etti.
Lawrence’ın hedefinde Osmanlı’nın Kızıldeniz’de elinde kalan son liman kenti Akabe vardı. Akabe ele geçirilirse Arap ordusu kuzeye ilerlemek için üs bulacak; İngiliz ordusu Sina cephesinde rahatlayacaktı. 9 Mayıs 1917’de Lawrence, yaklaşık 5000 Suriyeli isyancı ile Vecih’ten ayrıldı. Al Muazzam, Tabuk, Mudawwara üzerinden Sirhan Vadisi’ne ulaştı; ardından tek başına Şam’a kadar gidip diğer kabile reislerini ikna etmeye çalıştı. Yaklaşık 500 km’lik bu yürüyüş, tehlikeli ama isyan açısından dönüm noktasıydı.
2 Temmuz’da Akabe’ye saldırı başladı. Osmanlı direndi; 160 esir ve 300 kayıp verdi. Dış garnizonlar ele geçirildi; şehir kuşatıldı. 6 Temmuz sabahı Osmanlı birlikleri teslim olmayı kabul etti. Dışarıdan destek gelmiyor, Kızıldeniz’deki İngiliz savaş gemileri şehri yoğun biçimde bombalıyordu. Akabe’nin düşmesiyle Lawrence binbaşılığa terfi etti.
Eylül 1917’de Allenby, Lawrence’tan Filistin’deki Osmanlı birliklerine ikmal sağlayan demiryolu hatlarının havaya uçurulmasını istedi. Akabe’den yola çıktılar; 17 Eylül’de Yermuk Vadisi’ndeki köprü ve Filistin’e giden bir Osmanlı mühimmat-iaşe treni havaya uçuruldu. Eylül–Kasım arasında Lawrence toplam 17 Osmanlı trenini sabote etti.
1918’de Tafile görevi geldi. 25 Ocak 1918’de 600 kişilik Arap kuvveti ile 1000 kişilik Türk kuvveti karşılaştı. Lawrence’ın topçusu ve silahlı Rolls Royce araçları üstünlük sağladı; 250 Türk askeri esir alındı, bir o kadarı kaybedildi. Lawrence üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirildi.
Son perde, Şam’dı. Lawrence ve Faysal Osmanlı’yı kuzeye doğru takip etti; 1 Ekim 1918’de Şam ele geçirildi. Lawrence, gelişmeleri izlemek için Şam’daki Victorya Oteli’ne yerleşti.
Ve sonra… savaşın en acı gerçeği geldi: Zaferin masasında, sözler değişebilirdi.
3 Ekim 1918’de General Allenby, Emir Faysal’a Suriye’nin Fransızlara bırakıldığını bildirdi; Faysal artık Suriye’yi yönetemeyecekti. Bu haber, Faysal’ın yüzünde yılların çöl tozunu bir anda çamura çevirdi. İçindeki umut, bir emirle söndü.
Faysal, Şam’dan ayrılmadan önce Lawrence’ın elini öptü. Bu, bir liderin teşekküründen fazlasıydı; bir insanın, kendisini yola çıkaran vaatlerin yıkılışını kabullenişiydi. Suriye’nin Fransızlara bırakılması Lawrence’ı da derinden sarstı. Çünkü Osmanlı’ya karşı mücadele sürerken Suriye’nin ve Hicaz’ın Faysal’a bırakılacağı vaat edilmişti. Lawrence kendisine ve Faysal’a ihanet edildiğini düşünüyordu.
8 Ekim 1918’de Allenby’dan izin alarak Şam’dan ayrıldı, Kahire’ye döndü. Bir süre sonra albaylığa terfi etti ve İngiltere’ye geri döndü. 26 Ekim’de Halep düştü; Osmanlı Devleti 31 Ekim 1918’de ateşkes istemek zorunda kaldı. Böylece Orta Doğu’daki savaş sona erdi.
Tarih, çoğu zaman kazananların haritasını hatırlar. Ama o haritanın çizildiği masalarda, bir çadırın içindeki kandil gibi titreyen insan kalplerini unutmaya meyillidir.
Lawrence’ın adı bir efsaneye dönüştü. Faysal’ın adı bir hayale. Osmanlı’nın adı bir “geri çekiliş”e. Oysa gerçekte, her biri birer insan olarak aynı soruyu taşıyordu: Güç, kime ait olursa olsun; bedelini hep aileler mi öder?
Çöl, sır saklamayı iyi bilir; ama insanın vicdanı kum kadar sessiz değildir. Lawrence’ın yürüdüğü yol, zaferle bitti sanıldı—oysa o yol, en çok vaatlerin öldüğü yerde karardı. Ve tarihin en büyük trajedisi, bazen kurşun değil; tutulmayan söz olur.
Sizce Lawrence bir dönemin mimarı mıydı, yoksa büyük güçlerin hesaplarında kullanılan trajik bir araç mı?
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load







