Çölde Sıcağı Beklerken Kendimizi Buz Gibi Suların İçinde Ve Büyük Bir Sessizliğin Ortasında Bulduk
Adım Onofrio Zicari. Ama herkes bana “NoNo” der.
Babam bir kunduracıydı. İtalyan bir ailenin çocuğu olarak New York, Geneva’da büyüdüm. Garajımızda hâlâ o eski kunduracı makinelerinden biri durur. Çocukluğum o makinenin ritmik sesleri ve deri kokusu arasında geçti. Hayat o zamanlar basit ve tahmin edilebilirdi; sökülen bir taban dikilir, eskiyen bir ökçe yenilenirdi.
Pearl Harbor saldırısını dün gibi hatırlarım. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Kışın en sert günlerinden biriydi. O gün radyodan yayılan sesler, Geneva’nın sessiz sokaklarına ulaştığında içimde bir yerlerde gitmem gerektiğini hissettim. Ancak ailem vardı, onlara destek olmam gerekiyordu.
Vatanseverlik ya da kahramanlık nutukları atmıyordum; sadece üzerime düşen bir sırayı bekliyordum. Hiçbir şey için gönüllü olmadım. Sadece vaktim gelene kadar dışarıda kalmaya, babamın yanında çalışmaya devam ettim. Sonunda o resmi kağıt geldi. Gitmem gerekiyordu ve gittim.
Bizi New York’tan alıp California’nın en uç kösesine, Goffs’a gönderdiler. Orası uçsuz bucaksız, kavurucu bir çöldü. Altı ay boyunca o kızgın kumların üzerinde eğitim aldık. General Patton’ın tanklarının toz duman içinde manevra yapışını izlerken hepimiz aynı şeyi düşündük: “Bizi Afrika’ya gönderecekler.”
Neden bir insanı çölde eğitirler ki? Tabii ki kumun ve sıcağın olduğu bir yere göndermek için. Zihnimizde kendimizi kavurucu bir güneşin altına hazırlamıştık. Ancak altı ayın sonunda bizi Virginia’ya, oradan da bir gemiyle iki hafta süren karanlık bir yolculuğa çıkardılar. Karaya ayak bastığımızda karşımızda kum tepeleri değil, İskoçya’nın gri ve soğuk kıyıları vardı.
“Tanrım,” dedim kendi kendime. “Burası Afrika değil. Burası Avrupa.”
Sistemin ne kadar büyük ve ne kadar sessiz olduğunu ilk o zaman hissettim. Kimse bize bir şey açıklama gereği duymuyordu. Sizi bir kum tanesi gibi alır, başka bir kıyıya bırakırlardı. İskoçya’da bizi amfibi harekatı için eğitmeye başladılar. Suyun içinden karaya nasıl çıkılır, nasıl hayatta kalınır… Ama hâlâ yeterince hazır olduğumuzu hissetmiyordum.
1944 yılının Haziran ayı geldiğinde, neyin içine gireceğimizi az çok biliyorduk ama ne zaman olacağını kimse söylemiyordu. Bizi gemilere bindiriyorlar, iki üç gün denizde bekletiyorlar, sonra geri getiriyorlardı. “Bu sefer gerçek mi?” diye sormaktan yorulmuştuk. Belirsizlik, mermiden daha ağır bir yüktü. Sonunda o ses duyuldu: “Artık gerçek bu. Dönüş yok.”
Ben beşinci dalgayla karaya indim. O an garip bir huzur içindeydim. Ben bir Katoliktim ve o sabah “lütuf halindeydim.” Yani günahlarımdan arınmış, Tanrı’yla barışmış hissediyordum kendimi. Korkuyordum, evet, ama ölmekten korkmuyordum. “Eğer ölürsem, ölürüm” diyordum. Bu bir teslimiyetti.
Omaha Plajı’na yaklaştığımızda sistemin nasıl paramparça olduğunu gördüm. Beş tane çıkarma aracımız vardı, beş “ördek.” Daha kıyıya ulaşmadan hepsi elendi. Hiçbir ekipmanımız kalmamıştı. Boynumuza kadar buz gibi suyun içine daldık. Elimizde sadece tüfeklerimiz vardı. Kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu, birliğimizin nerede kaldığını bilmiyorduk. Her şey dağılmıştı.
Kıyıya çıktığımızda duyduğum tek şey “İç bölgelere gitmeliyiz!” çığlıklarıydı. Ama her yerden ateş yağıyordu. Sürekli. İlk kaybımız Don Simmons oldu. Gemiden en son o inmişti. Onun cansız bedenini görmek, savaşın bir film ya da bir gazete haberi olmadığını anlamamı sağladı. Gördüğüm ilk ölüydü ama sonuncusu olmayacaktı.
Kumsalda bir köşede oturan kızıl saçlı bir asker gördüm. Kendi kaskının üzerine tünemişti. Asla unutamayacağım bir görüntüydü; vücudu paramparça olmuştu, bağırsaklarını elleriyle tutmaya çalışıyordu. Ama yüzünde garip bir ifade vardı. Sürekli aynı şeyi mırıldanıyordu: “Eve gidiyorum, eve gidiyorum…”
Yanından geçerken sadece “Başarılar dilerim” diyebildim. Yapabildiğim tek şey buydu. O karmaşanın içinde bir kunduracı makinesinin dişlisi kadar çaresizdim.
Frank Floriano ile devrilmiş bir çıkarma gemisinin arkasına sığındık. Tam o sırada arkamıza bir top mermisi düştü. Bacağıma bir şarapnel parçasının girdiğini hissettim. Acıdan ziyade bir sıcaklık ve şaşkınlık vardı. Eğitimimiz yetersizdi, sayımız çoktu, ama tek bir hedefimiz vardı: Sadece bir sonraki dakikayı görmek.
İki üç gün sonra, kıyıdaki o dehşeti temizlememiz istendi. Cesetleri kamyonetlerin arkasına üst üste atıyorlardı. Peder Flanagan oradaydı. O sahneyi asla unutamam. “Hayır!” diye bağırdı. “Onları tek tek, düzgünce yatırın. Onlar benim çocuklarım.” Gözlerinden yaşlar süzülerek onlara son görevlerini yapıyordu. O an, o devasa askeri makinenin içinde insanın hâlâ bir değerinin olduğunu hatırlatan tek şey o yaştı.
Savaş bitene kadar hayatta kaldım. Bastogne’un dondurucu soğuğunda ayaklarım donma noktasına gelse de, her gece haç çıkartıp duamı ettim. “Uyanırsam uyanırım, uyanmazsam unut gitsin.” Avrupa’dan eve dönüş yolculuğumu hatırlamıyorum bile. O kadar çok şeyi unutmaya çalışmıştım ki, New York’a ayak bastığım ana kadar olan her şey zihnimde gri bir boşluktan ibaretti.
Yıllar sonra çocuklarım bana “Baba, o Mor Kalp madalyasını almalısın” dediler. Ben istemedim. Ama onlar ısrar etti. Devlet belge istiyordu, tıbbi kayıt istiyordu. Ama Normandiya’nın ortasında kim rapor tutardı ki? Beni tedavi eden doktor bile iki gün sonra öldürülmüştü. Kayıt yoktu, sadece benim yaram ve birkaç arkadaşımın şahitliği vardı. Yıllar sürdü ama sonunda o madalyayı aldım.
Şimdi çocuklara anlatıyorum: “Savaşın şanlı bir tarafı yoktur.” Kimse kahraman değildir; sadece şanslı olanlar ve olmayanlar vardır. Ben şanslıydım. Ben hayatta kaldım. Eğer o gün o kumsalda kalmış olsaydım, bugün bu hikâyeyi anlatacak kimse olmayacaktı.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load






