Çölün Unutulmuş Tacı: Bir Osmanlı Kâtibinin Kaleminden Kraliçe Maviye’nin İhanet ve Onur Hikayesi

Hicri 1305. Rumi takvimde 1887. Şam.
Yaşım yetmişe dayanmışken, Şam vilayetinin derinliklerinde, sönmeye yüz tutmuş bir gaz lambasının loş ışığında, defterime bu satırları yazıyorum.
Ömrüm, Payitahtın kütüphanelerinde başladı; en kıymetli yıllarım ise bu Arap çöllerinde, Sadakat ve Sabrın ne demek olduğunu öğrenmekle geçti. Ben, Ali Efendi. Osmanlı’nın bu kadim coğrafyadaki, adı unutulmuş bir vak’anüvisiyim.
Son günlerde, Suriye çölünün kuzeydoğusundaki Bedevilerin arasında bir fısıltı dolaşıyor. Uzak geçmişten, adeta bir Efsane gibi gelen bir kadın liderin adı: Maviye.
Bu hikâyeyi, Tanuk Kabilesi denilen o yarı göçebe, vaktiyle Hristiyanlığı kabul etmiş ilk Araplardan olan topluluğun yaşlı Şeyhlerinden dinledim. Onlar, bu kadını saygıyla ve hürmetle anıyorlar. Bizim Padişahımızın Kadınları dâhil, hiçbir kadının böylesine bir cesaret ve hükümranlık sergilediğini hatırlamıyorlar.
Maviye’nin hikayesi, kudretli Roma İmparatorluğu’nun bu çöl topraklarındaki kibirli baskısıyla başlar. Miladi dördüncü yüzyıl.
Kabile, göç yolları üzerinde, Bizans’la sürekli temas halinde yaşıyordu. Bazen müttefik, bazen düşman… Bu, çölde hayatta kalmanın zorlu dersiydi. Bağımsızlık ve onur, bir bedevinin nefesinden daha kıymetliydi.
Maviye, kabilesinin kralı olan kocasının vefatından sonra liderliğe yükselmiş. Erkeklerin egemen olduğu bir toplumda, bir kadının başa geçmesi, o dönemin geleneklerine aykırıydı. Bu, onun sadece asil kanından değil, aynı zamanda hükmetme iradesinden kaynaklanan bir kaderdi.
Şeyh, bana Maviye’yi anlatırken gözleri parlıyordu: “O, hanımım,” dedi. “Ne bir harem kadınıydı, ne de bir saray gülü. O, çölün çiçeğiydi ama kılıcın keskinliği ondaydı.”
Roma’nın baskıları, Tanuk’un hem siyasi özgürlüğünü hem de yeni kabul ettikleri Hristiyanlık inancını tehdit ediyordu. Roma, kabile üzerindeki kontrolü artırmak istiyordu.
Kraliçe Maviye, bu tehdit karşısında sessiz kalmadı. O, Peygamberin Hatunları gibi, kararlılıkla ayağa kalktı. Bir kadın, bir imparatorluğa karşı bağımsızlık mücadelesini başlattı.
Yıl 378. Maviye, kabilesini topladı. Bu, bizim tarihimizdeki o meşhur Türkmen Beyliklerinin bağımsızlık ruhuna benzer bir durumdu.
Maviye’nin ordusu, düzenli Roma birlikleri gibi zırhlı ve ağır değildi. Onlar, çöl savaşçılarıydı. Hızlı hareket ediyor, yerel coğrafyayı ustaca kullanıyorlardı. Gerilla taktikleri denilen, düşmanı yoran, lojistiğini aksatan, sabırla yıpratan bir yöntemdi bu.
Maviye, çölde adeta bir gölge gibiydi. Roma birlikleri, onu bulamıyor, yakalayamıyor, ancak sürekli kayıp veriyorlardı.
Roma İmparatorluğu, Doğu sınırlarında Gotlarla da uğraşıyordu. Maviye’nin isyanı, tam da bu anda patlak verdi. Bu, bir kadının zekâsının, bir imparatorluğun acizliğini ortaya çıkardığı bir andı.
Savaşın zirvesinde, Roma, Maviye’yi bastırmakta tamamen başarısız oldu.
Bu nasıl bir kahramanlıktır ki, yeryüzünün en kudretli imparatorluğu, çöldeki yarı göçebe bir kadının karşısında diz çöküyor!
Sonunda Roma, Barış İstemek zorunda kaldı. Ve bu barış, tamamen Maviye’nin şartlarına dayalıydı.
O, sadece askeri zafer kazanmakla kalmadı, aynı zamanda diplomasinin en ince sanatını da sergiledi.
Roma’dan istediği tek şey, kendi bölgelerine bir Piskopos atanmasıydı. Ama bu Piskopos, yerel halkın kültürel ve dini hassasiyetlerini anlayacak, onlara saygı gösterecekti.
Şeyh, bu kısmı anlatırken gözlerinde gurur vardı: “Hanımım, siyasi gücüyle dini özgürlüğümüzü birleştirdi. O, sadece bir savaşçı değildi; o, bizim halkımızın sesiydi.“
Roma bu şartları kabul etti. Maviye’nin liderliği, Tanukların bağımsızlığını garanti altına aldı. Bu anlaşma, Maviye’nin Romalılar üzerindeki kudretinin bir kanıtı olarak tarihe geçti. Bir kadın, bir İmparatorluğu dize getirmişti.
Ancak, her büyük hikâyede olduğu gibi, burada da bir hüzün ve fedakârlık vardı.
Maviye, kızı Kida’yı, bir Romalı subayı olan Victor ile evlendirdi. Bu evlilik, Romalılar ve Arap müttefikleri arasında yaklaşık 300 yıl sürecek bir barışı simgeleyen ilk Arap-Romalı evliliğiydi.
Kida, annesi gibi bir savaşçıydı. Gotlara karşı savaşta, Romalıların yanında yer alarak hayatını kaybetti.
Bu evlilik… Benim gibi bir Osmanlı kâtibi için anlaması zordu. Düşmanınla evlilik yapmak, hatta onun için kan dökmek…
Bu, bir siyasi zorunluluk muydu? Yoksa Maviye’nin, kızı üzerinden barışı ve sadakati kalıcılaştırma sessiz fedakârlığı mıydı? Belki de her ikisi.
Bir anne, kızının mutluluğunu değil, halkının geleceğini düşündü. Bu, görevin ve kaderin en ağır yüküydü.
Biz Osmanlı’da, Padişahlarımız dahi, devletin bekası için evlatlarını feda etmiştir. Lakin Maviye, bunu bir kadın ve bir anne olarak yaptı. Dignity ve sükunet ile.
Yaşlı Şeyh, sonrasında Maviye’nin tekrar zengin bir savaşçıyla evlendiğini, ancak Bedevi geleneklerine göre onu tek taraflı olarak boşadığını anlattı. “Dilediği kişiyle evlenen kadın” olarak anılırmış.
Bu, onun sadece savaşta değil, kendi hayatında da bağımsız ve özgür ruhlu bir lider olduğunu gösteriyordu. Hiçbir erkek, onun iradesine hükmedemezdi.
Halep’in güneydoğusunda, 425 tarihli bir mezar yazıtında ondan bahsedildiğini duydum. Eğer bu doğruysa, Maviye, kocasının ölümünden sonra yaklaşık 50 yıl daha yaşamış demektir.
Bu, sadece bir savaşçı ömrü değil; bu, bilgelikle ve hükümranlıkla dolu bir Saltanat Ömrü’dür.
Bu hikâyeyi defterime yazarken, kalemim titriyor.
Tarihçi Sozomen, Maviye’yi tanımlarken şöyle demiş: “Maviye, doğasının gerektirdiği cinsiyeti önemsemedi ve bir erkeğin ruhu ve cesaretini sergiledi.”
Ama benim gönlüm, bir Osmanlı olarak, bu tespiti eksik buluyor.
Maviye’nin zaferi, sadece erkek cesaretiyle kazanılmadı. O, bir kadının sezgisi, bir annenin koruma içgüdüsü ve bir kraliçenin stratejik zekâsıyla örülmüştü.
Onun hikâyesi, bize şunu hatırlatır: Onur, cesaret ve sadakat sadece padişahların, paşaların tekelinde değildir. Çölün tozunda, bir kadının ruhunda da bu yüce değerler parlayabilir.
Maviye, Arap tarihine, birleşmiş ve bağımsız bir halkın sembolü olarak geçti. O, sadece Romalıları yenmedi; o, tarihin unutmaya çalıştığı bir önyargıyı da yendi.
Bu notları, belki bir gün Payitahtın bilgeleri okur da, kadınlarımızın potansiyelini daha iyi anlar diye tutuyorum.
Benim ömrüm bitti, gaz lambam sönüyor. Ama bu çölün, bu toprağın derinliklerinde, nice unutulmuş kahramanın ruhu yaşamaya devam ediyor.
Maviye’nin ruhu, kızı Kida’nın feda edilen hayatında, sonsuz barışın bedelini ödemeye devam ediyor. Ve bu, hizmetin ve davanın en yüce şeklidir.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






