
İstanbul’un iliğe işleyen kış soğuğu, Yusuf Aslan’ın yorgun adımlarına eşlik ediyordu. İnşaatta geçen acı dolu bir günün ardından bedeni sızlıyor, elleri yirmi yıllık çetin mücadelenin nasırlarıyla doluydu. Nihayet, ailesinin yüklü borcunu kapatmış olmanın ağır zaferi içindeydi. Ama bu zafer, ona borçtan başka bir yük, yalnızlık getirmişti. Şehrin kenar mahallelerinde, rutubetli ve loş duvarlara sahip küçük bir dairede tek başına yaşıyordu. Hayatının amacı tükenmiş, ruhu ise bedeni kadar yorgun düşmüştü.
O gece, dar ve karanlık bir sokaktan geçerken, rüzgârın uğultusuna karışan ince bir ses dikkatini çekti. Önce bir sokak kedisi ya da köpek yavrusu sandı. Ancak yaklaştıkça, soğuk havayı delip geçen bu sesin, bir bebeğin yakarışı olduğunu dehşetle anladı. Kalbi göğüs kafesinde hızlandı, nefesi kesildi. Bir an tereddüt etti; kafasını çevirip, bu yükün altından kaçabilirdi. Yıllarca süren kendi hayatta kalma savaşından sonra, bir başkasının yükünü omuzlamak zorunda değildi. Fakat vicdanı izin vermedi. O vicdan ki, çöp yığınları arasında, kirli bir bohçaya sarılmış, yan yana duran iki minik beden görmesine neden oldu.
Yeni doğmuş o savunmasız yavrular, dondurucu soğukta titriyordu. Solgun yüzleri ve morarmış dudakları, Yusuf’un içini parçaladı. Gözleri yaşlarla dolarken, aklında tek bir soru yankılandı: Bu masumiyet nasıl bu denli terk edilebilir? Düşünmeden, anlık bir kararla harekete geçti. Titreyen elleriyle bebekleri titizlikle paltosuna sardı; kendi bedeninin sıcaklığını onlara aktarmaya çalıştı. Kalbinde o an, tarifi imkânsız bir duygu fırtınası yükseldi: Korku, heyecan, şefkat ve belki de hepsi birden. Eve doğru koşarken, zihni bin bir düşünceyle doluydu. Dairesine varır varmaz, eski battaniyelerle hızla bir yuva hazırladı. Mutfakta, elleri titreyerek süt ısıttı. Kaşıkla bebekleri beslemeye çalışırken, yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Her yudum alışları, her acı dolu ağlayışları, Yusuf’un yüreğinde bir endişe kasırgası estiriyordu.
Gece boyunca uyumadı; nefeslerini dinledi, küçük ellerini avuçlarında ısıttı. Şafak sökerken Yusuf biliyordu ki, hayatı geri dönülemez bir şekilde değişmişti. Bu iki savunmasız varlık, ona yepyeni bir amaç vermişti. Pencereden sızan ilk ışıklarla birlikte, kendi kendine fısıldadı: “Belki de kader bizi bir araya getirdi. Artık yalnız değilim.” Bu sözleri söylerken kalbinde, korkunun yanına, ilk kez böylesine güçlü bir sınırsız sevgi yeşeriyordu. Yusuf, hayatının en büyük, en çetin mücadelesine hazırdı. Ama bu kez, omuzlarında tüm borçların ağırlığı değil, iki minik kalbin umudu vardı.
Yusuf’un küçük dairesinde zaman, adeta donmuştu. Gecenin sessizliği, sadece iki minik bebeğin usul usul nefes alışverişleriyle bozuluyordu. Yusuf, eski bir sandalyeye çökmüş, gözlerini onlardan ayırmıyordu. Her hareketlerinde, her küçük seste kalbinin sıkıştığını hissediyordu. Mutfağa gidip biraz daha süt ısıttı. Elleri bu sefer soğuktan değil, içini kaplayan karmaşık duyguların fırtınasından titriyordu. Bebekler açlıkla ağlamaya başladığında, telaşla yanlarına koştu. Kaşığı dikkatle ağızlarına götürürken, gözleri doldu; annesinin ona yemek yedirdiği çocukluk günleri anılarından geçiyordu. Ancak hemen toparlandı. “Sakin ol Yusuf,” diye fısıldadı kendine, “Onlara sen bakacaksın. Güçlü olmalısın.”
Geceyi uykusuz geçirdi. Her öksürük, her kıpırdanışta uyanıyordu. Bir an, panikle yataktan fırladı: “Ya uyurken onlara bir şey olursa?” Bu düşünceyle yeniden dikildi. Artık onlar onun bebekleriydi. Bir baba gibi üzerlerine eğildi, korudu. Şafak sökerken, Yusuf’un zihninde bin türlü soru ve endişe dolanıyordu: Ne yapacaktı? Nasıl bakacaktı bu yavrulara? İşi, evi, hayatı… Her şey değişecekti. Fakat içinde, yıllardır hissetmediği güçlü bir duygu filizlenmişti: Amaç. Artık yalnız değildi; birilerine ihtiyacı vardı ve bu birileri, ona muhtaçtı.
Pencereden süzülen ilk ışıklarla birlikte, Yusuf kararını verdi: Bu bebekleri asla bırakmayacaktı. Onlar için savaşacak, onları büyütecek ve onlara bir aile olacaktı. Gözleri yaşlarla doldu, ama bu seferki yaşlar mutluluk ve sarsılmaz kararlılığın ifadesiydi. “Sizler benim kızlarımsınız artık,” diye fısıldadı uyuyan bebeklere, “Sizin babanızım. Sonsuza dek.” Yusuf, hayatının en büyük macerasına atılmaya hazırdı. Zorluklar onu bekliyordu, ama artık yalnız değildi. İki minik kalp, onun kalbinin yanında atıyordu ve bu ona sonsuz bir güç veriyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Yusuf kararlılıkla sokağa çıktı. Bebekleri sıkıca paltosuna sarılı, doğruca hastaneye yürüdü. Her adımda tereddüt ediyordu; insanların bakışları üzerindeydi. Kimi merakla, kimi şüpheyle süzüyordu onu. Yaşlı bir teyze yanına yaklaştı, gözlerinde şefkat parıltısı vardı. “Allah korusun yavrularını evladım,” dedi titrek sesiyle. Yusuf’un gözleri doldu, sadece başını salladı. Bu küçük anlık şefkat, ona bir nebze olsun destek vermişti.
Hastanede doktorlar hemen harekete geçti. Bebekler ciddi şekilde yetersiz beslenmiş ve hipotermi geçiriyordu. Yusuf koridorda beklerken, hayatının en uzun saatlerini yaşıyordu. Her hemşire geçişinde irkiliyor, her doktor sesinde kalbi duracak gibi oluyordu. Nihayet, yaşlı bir doktor yanına geldi. “Bebekler kritik durumdaydı, ama iyileşecekler,” dedi. Yusuf derin bir “oh” çekti. Ancak doktorun yüzündeki ciddi ifade onu endişelendirdi. “Ancak…” diye devam etti doktor, “Onları nerede buldunuz? Aileleri…”
Yusuf’un boğazı düğümlendi. Gerçeği söylese, bebekleri elinden alabilirlerdi. Yalan söylese, vicdanı rahat etmeyecekti.
Doktorun sert sorusu, Yusuf’un hayatındaki ilk büyük sınavdı. Yutkundu ve gerçeğin bir kısmını kararlı bir sesle söyledi: “Onları sokakta buldum. Terk edilmişlerdi.” Doktor kaşlarını çattı. Bu durum, Yusuf’un babalık hakkını tehdit eden bir gerçeği tetikledi. Kısa süre sonra hastane sosyal görevlisi nazik ama kesin bir tavırla Yusuf’un karşısına çıktı.
“Bu bebekler yetimhaneye gönderilmeli. Tek başınıza bakamazsınız.”
Yusuf’un dünyası başına yıkıldı. Ancak içindeki baba sesi, ona direnme gücü verdi. Gözlerini kaldırdı, sesi titrek ama kararlıydı: “Ben bakacağım onlara.” Sosyal görevli, Yusuf’un zorluklarını, bekar bir erkek olduğunu, tek başına yaşamasını anlattı, yasal prosedürleri hatırlattı. Ama Yusuf’un kararı kesindi. “Onlar benim kızlarım artık,” dedi, “Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama öğreneceğim. Onları asla terk etmeyeceğim.” O an, Yusuf’un hayatı resmiyet kazanan bir dönüm noktasına ulaştı: O, artık yasal bir savaşa girmiş bir babaydı.
Hastaneden çıkarken Yusuf’un kollarında artık iki minik bebek vardı. Kararını vermişti: Onlar artık ailesiydi. Kalbi, tarifsiz bir sevgiyle doluydu. Eve varınca ilk iş bebeklere isim vermek oldu: Daha hareketli ve meraklı olana Merve, daha sakin ve şefkat arayan diğerine ise Selin adını verdi. İsimlerini söylerken, sanki onları yeniden dünyaya getirmiş gibi hissetti.
Günler geçtikçe Yusuf’un hayatı tamamen değişti. Küçük dairesi artık bebek sesleri, bezler ve biberonlarla doluydu. Geceleri neredeyse hiç uyuyamıyor, inşaattaki işiyle bebeklerin bakımını dengelemeye çalışıyordu. Komşuların tepkileri ikiye ayrılmıştı. Bazıları, bekar bir erkeğin iki çocuğu tek başına büyütmesine şüpheyle bakıyor, dedikodu üretiyordu. Diğerleri ise destek oluyor, küçük yardımlar sunuyordu. Yaşlı Ayşe Teyze her akşam yemek getiriyor, “Evladım, sen de benim oğlum sayılırsın artık,” diyordu.
Asıl zorluk maddi yüktü. Bezler, süt, kıyafetler, hastane masrafları… Her şey para gerektiriyordu. Yusuf, mesai saatlerini uzatmaya, hafta sonları ek işler almaya başladı. Her gece eve döndüğünde yorgunluktan ayakta duramıyordu. Ama kızlarının gülümsemesi ona güç veriyordu.
Bir gece Merve ateşlendi. Yusuf panikledi, ne yapacağını bilemedi. Eski komşusu Mehmet Amca yardımına koştu. “Sakin ol evladım,” dedi, “Ben de büyüttüm, geçecek. Korkma.” Yusuf kızını kucağına alıp sallarken, hayatının ne kadar değiştiğini düşündü. Eskiden yalnız ve amaçsızdı; şimdi ise iki minik cana sahipti. Zordu, evet, ama hayatında ilk kez gerçekten yaşadığını hissediyordu. “Siz benim mucizelerimsiniz,” diye fısıldadı kızlarına. “Birlikte her zorluğu aşacağız.”
Aylar geçtikçe Yusuf ve kızları bir rutin oluşturmuştu. Ancak zorluklar bitmek bilmiyordu. Bir gece Merve’nin ateşi aniden yükseldi, nefes almakta zorlanıyordu. Yusuf’un kalbi duracak gibi oldu. Komşusu Fatma Teyze endişeyle hastaneye gitmesini söyledi. Doktorlar zatürre teşhisi koydu. “Hemen tedaviye başlamalıyız,” dedi doktor, “Ama maliyeti…” Yusuf tereddüt etmedi. “Ne gerekiyorsa yapın,” dedi sesi titreyerek.
Parası yoktu ama kızı için her şeyi yapardı. Hastane koridorlarında geçen uzun geceler başladı. İşten izin alamıyordu, parası tükeniyordu. Ama umudunu kaybetmedi. Bir gece, Merve’nin küçük elini tutarken, kızı gözlerini açtı. “Baba,” dedi zayıf bir sesle. Yusuf’un gözleri yaşlarla doldu. O an, hayatının en mutlu anıydı.
Merve iyileşmeye başladığında, Yusuf mali sorunlarla boğuşuyordu. Hastane masrafları, kaybettiği iş günleri… Her şey üst üste binmişti. Ama çevresindekiler yardıma koştu: Mahalledeki Ahmet Amca ve Zeynep Teyze yemek getiriyor, eski iş arkadaşları para topluyordu. Yusuf, bu zor günlerde bile yalnız olmadığını anladı. Kızlarına sarılırken, “Biz bir aileyiz,” diye fısıldadı.
Yıllar su gibi akıp geçti. Merve ve Selin büyüdükçe, Yusuf’un hayatı yeni zorluklarla doluydu. Okul masrafları, kıt kanaat geçinen bütçeyi zorluyordu. Bir gün Selin okuldan ağlayarak döndü. Arkadaşları lüks tatillerden bahsederken, o neden gidemediğini sordu. Yusuf’un kalbi sıkıştı. “Belki lüks tatiller yapamıyoruz,” dedi kızlarına, “ama birbirimize sahibiz. Bu, paradan daha değerli.” Yaşlı Ayşe Teyze bu sözleri duydu ve Yusuf’a güç verdi: “Ben zengin bir ailede büyüdüm ama sevgisiz bir evde. Senin kızların çok şanslı.” Yusuf, bu sözlerle güç buldu ve kızlarına daha fazla zaman, daha fazla şefkat vermeye başladı.
Ergenlik dönemi, yeni anlaşmazlıkları beraberinde getirdi. Merve dışa dönük, Selin içine kapanıktı. Bir gün Selin, Yusuf’a “Baba, ben bir yüküm. Zaten yeterince sorunun var, ben sadece işleri daha da zorlaştırıyorum,” dedi. Yusuf’un kalbi paramparça oldu. Kızının önünde diz çöktü ve: “Selin, sen asla bir yük olmayacaksın. Sen benim kızımsın. Dünyada hiçbir şey bunu değiştiremez,” dedi. O gün, aralarındaki bağ daha da güçlendi.
Selin, sanat tutkusunu keşfetti. Öğretmeni, onun ulusal bir yarışmaya katılmasını önerdi. Ancak kayıt ücretliydi. Merve, babasının haberi olmadan küçük işler yaparak para biriktirdi ve parayı kardeşine verdi. Selin, yarışmayı kazandı ve prestijli bir sanat okuluna kısmi burs hakkı elde etti. Yusuf, gururla doluydu. Komşularından Zeynep Teyze, Selin’i her gün okula götürmeyi teklif etti. “Biz bir aileyiz,” diyordu Zeynep Teyze.
Üniversite sınavı yaklaştığında, Yusuf endişeliydi. Ama komşuları Zeynep Teyze ve Ahmet Amca ona destek oldu: “Senin kızların dağları devirir. Korkma, onlar kendi kanatlarıyla uçacaklar.” Sınav sonuçları açıklandığında, Merve ve Selin istedikleri bölümleri kazandı. O akşam tüm mahalle, bu sıra dışı ailenin başarısını kutlamak için bir araya geldi. Yusuf, gözleri yaşlarla doluydu. “Bu başarı hepimizin,” dedi kalabalığa. “Siz olmasaydınız, biz burada olamazdık.”
Yıllar daha da hızla akıp geçti. Merve bir teknoloji şirketinde yazılım mühendisi, Selin ise uluslararası üne sahip bir sanatçı olmuştu. Yusuf, 60’lı yaşlarına gelmiş, kızlarının başarılarını gururla izliyordu. Zorlu günler geride kalmış, ama her anı değerli bir hatıraya dönüşmüştü.
Bir gün Merve ve Selin, babalarını arayarak büyük bir sürprizleri olduğunu söylediler. O sırada artık yaşlanmış olan Zeynep Teyze ve Ahmet Amca da ziyarete gelmişti. “Sen bu kızlara sadece baba olmadın, anne de oldun,” dedi Zeynep Teyze. “Ne mutlu sana.”
Merve ve Selin içeri girdi ve babalarına bir zarf uzattılar. Zarfın içinde, dünya turuna çıkacakları iki kişilik bir bilet ve program vardı. “Baba,” dedi Selin, “Sen bize hayatımız boyunca her şeyini verdin. Şimdi sıra bizde.” Merve ekledi: “Seninle birlikte gezeceğiz, tüm dünyayı yaşayacağız.” Yusuf’un gözleri doldu. “Siz benim en büyük eserimsiniz,” dedi duyguyla.
O gece yatağında düşüncelere daldı. Hayat zorlu bir yolculuktu, ama sevgi ve dayanışmayla her engeli aşmışlardı. Kızlarıyla gurur duyuyordu. Sabah olduğunda, içinde yeni bir heyecan hissetti. Kızlarına baktı ve gülümsedi: “Hazırım!” Zorlu bir başlangıçtan, sevgiyle örülmüş sarsılmaz bir aile bağına ulaşmışlardı. Artık, Yusuf’un kendi hayatını yaşama zamanı gelmişti.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





