Damadın Ailesiyle Kızımın Düğününde Beni İçeri Almadılar… Her Şeyi Ben Ödemiş Olmama Rağmen.
Damadın Ailesiyle Kızımın Düğününde Beni İçeri Almadılar… Her Şeyi Ben Ödemiş Olmama Rağmen.
Siyah demir kapıların diğer tarafında, artık hiçbir anlamı kalmamış buruşuk bir düğün davetiyesini sımsıkı tutarak kaldım. Uzakta, kemanların müziği, çiçeklerin kokusu, davetlilerin yumuşak kahkahaları, benim dışlandığım kusursuz bir dünya çiziyordu. Bu, kızımın düğünüydü ve yine de beni içeri almadılar. Bana ilk sırayı ayırmamışlardı, adım oturma planında yoktu, kimse beni beklemiyordu. Yanında seçtiğim beş katlı pastadan her bir örtüye ve çiçeğe kadar her şeyi ben ödemiştim, ama eşikten gördüm ki o, büyük gününden beni silmeyi seçmişti. Adım Mónica. Bekâr bir anneyim. Tüm hayatımı, kızımı düşük bir maaşla büyütmeye, kendi yemeğimle onun ayakkabıları arasında, kendi uykumla onun geleceği arasında seçim yapmaya adadım. Kızımın mutluluğunun bana da onun sevincinde bir yer vereceğini düşündüm. O gününde. O anda ağlamadım; kimsenin, kızının şöleninin kıyısında sessizce gözyaşlarını silen bir anneyi görmesini istemedim. Ama içimde bir ayna kırılıyordu: önce ince çatlaklar, sonra sessiz bir patlama, her şeyi paramparça eden. Bu, acındırma hikâyesi değil. Başkaları için yaşamış ve diri diri kendini seçmeyi öğrenmek zorunda kalmış bir kadının yolculuğu.
Mónica, Georgia’daki Coastal Grand Hotel, Haziran’ın yakıcı güneşi altında parlıyordu. Kuaförde üç saat, o günün benim için de özel olacağı yalanına üç saat daha. Turkuaz ipek elbise terden sırtıma yapışmıştı; on yıldır kullandığım —çünkü kendim için harcamaya hiç izin vermediğim— eski deri çantam kolumda; diğer elimde, parmaklarımın baskısıyla mürekkebi akmış altın yaldızlı davetiye. İçeri girip gülümsemeyi, ilk sıraya oturup Lili’min altar’a yürüyüşünü izlemeyi hayal etmiştim. Ama uzun boylu, siyah takım elbiseli bir güvenlik görevlisi beni durdurdu. “Listeye kayıtlı olanlar dışında kimse giremez,” dedi bant gibi tekrarlanan bir sesle. Yutkundum. “Ben gelinin annesiyim. Mónica Bennett. Adım orada olmalı.” iPad’ine baktı. Başını salladı. “İçeriden biriyle iletişime geçebilir misiniz?” Lili’yi ararken ellerim titredi. Bir, iki çalma. Açmadı. Yazdım: “Lili, kapıdayım. Listede olmadığımı söylüyorlar. Neler oluyor?” Uzayan dakikalar. Sonra telefonum titredi. “Anne, büyük günümü mahvetme.” “Mahvetme” sözcüğü kafamın içinde patladı. Ne bir özür, ne açıklama. Sadece beni kusursuz fotoğrafından silme isteği.
Pencerelerden masal bahçesini gördüm: beyaz ipek örtüler, kemerlerden sarkan gül demetleri. O pembe pastayı vanilyalı krema ve el boyaması çiçeklerle ben seçmiştim; emeklilik birikimimden çekip otele 12.000 dolarlık çeki ben imzalamıştım. Ama dışarıda, bir yabancıydım. Sonra onu gördüm: Lili, gelinliğinde ışıldıyor; yanında damadın annesi, Bayan Margaret; parıltılı, tatmin olmuş, yılların emeğini sahiplenir gibi yanağını öpücük için uzatıyor. Sanki ödeyen, örgütleyen, taşıyan ben değil de oymuş gibi. İçimde eski bir yer sızladı. Margaret, Lili’nin harcını ödemek için hastanede yerleri sildiğim geceleri bilmiyordu; Lili ise nişan için peşinatı karşılamak adına alyansımı —son değerli hatıramı— sattığımı çok iyi biliyordu. Yine de beni dışarıda bırakmayı seçti.
Kapıları kırmadım, bağırmadım. Nefes alıp omuzlarımın titrememesine çalıştım. Beş santimlik gümüş topuklularıma baktım: yıllarca kendime her şeyi yasakladıktan sonra küçük bir hediye. İnce bir toz tabakası, parlak deriyi matlaştırmıştı; sanki özsaygım da sıcak asfaltta eziliyordu. Bir anı çarptı: Altı yaşındaki Lili, kafeterya vardiyamdan sonra yapış yapış kollarıyla beni sarıp “Seni her şeyden çok seviyorum” diye fısıldamıştı. O sevginin hep yeteceğine inanmıştım. Bugün, o vaadin tek taraflı olduğunu anladım.
Güvenliğe “Gidiyorum,” dedim. Yakan güneşin altında arabaya yürüdüm. İçeride ayna çatırdamaya devam ediyordu. Daha çok ne acıtıyordu bilmiyordum: Kızımın beni reddedişi mi, yoksa ömrüm boyunca sevdiğim birinin beni artık engel görmesi mi. Bazı acılar kâğıt kesiği gibi sızlar; bazıları öğretir. O kapının önünde, sevginin takdiri zorlayamayacağını öğrendim. Ama bu, unutulmayı kabullenmem gerektiği anlamına gelmiyordu.
Arabada, otelin müziği aralıktan içeri sızıyordu. Kayınpeder Robert’ın sesi: “Sevgili James’imize ve mükemmel yeni eşi Lili’ye…” Alkışlar. O, Lili ateşler içinde kıvranırken ben gece boyunca alnını tutarken orada değildi; Lili farklı hissetmesin diye eteğinin eteklerini dikerken; ilk bale ayakkabılarını almak için birikimimi boşaltırken de. Bugün, hikâye benden bağımsız yeniden yazılıyordu. Kayınvalide devam etti: “Lili bizim ikinci kızımız.” Daha fazla alkış. Benden tek kelime yok. Ne bir “Teşekkürler, Mónica.” Ne de “Bu gün sensiz mümkün olmazdı.” İçim kanayarak sustum.
Sıra geline geldi. Lili dimdik, net, ışıl ışıl. Herkese teşekkür etti. James’e, ailesine, sihire katkıda bulunanlara. Adım geçmedi. Sessizlik. Mekân, catering, fotoğrafçı, grup, örtüler, kabartmalı isimlikler, “gelecek sonsuza dek” yazılı LED tabela, elbise… hepsini ben ödemiştim. Sessizlikten daha acı olan yalandı: Arkadaşlarına ve kayınlarına, sağlık sorunlarım yüzünden gelemeyeceğimi söylemişti. Bir davetlinin fısıldadığını duydum: “Yazık, gelinin annesi hastanedeymiş.” Beni silmişlerdi. Direksiyondaki ellerime baktım. Richard’ın bizi terk edişinden sonraki yılları hatırladım; Lili üç yaşına bile basmamıştı. Çifte vardiyalar: Saçlarım kızarmış yağ kokarken garsonluk; sonra sabaha kadar hastanede tuvalet temizliği. Dört saatlik uykular, ayakkabıya sığmayan şiş ayaklar. Yine de onu sarıp “Annen iyi, sen sadece oku,” derdim.
Lili istedi, ben verdim: Sekiz yaşındayken 90 dolarlık Nike’lar —dizimdeki yaradan kan sızarken; üniversitede hesapta sadece 200 varken kitap ve kulüpler için 500 dolar; beş yıl yeni kıyafet yok, dışarıda yemek yok, tatil yok. Mezun olduğunda gurur duydum; o gün sadece “Bugün çok kalabalık, anne,” diye mesaj attı. Uykusuz gecelerimi bir satıra indirdi. Alyansı satmak kadar acıtanı olmadı: ona değil, temsil ettiğim kendime. Kuyumcuda ellerim titredi, gözlerim yandı. “Ona kusursuz bir gün ver,” dedim, gözyaşlarıyla eve sürerken.
Düğünden sonra ev sessizdi, dizüstünü açtım. Bankayı kontrol ettim. Rakam değil, ısırıklar gördüm. Onaylamadığım işlemler. Lili ile arkadaşının mesajı: “Bırak annem halletsin, o bir ATM.” Cümle başıma çivi çaktı. Ben anne değil, yürüyen cüzdandım. O gece harekete geçmeye karar verdim. Gözyaşıyla değil, eylemle.
Tedarikçi listesini aldım. Cateringi aradım: iptal. Orkestrayı: iptal. Barı: her şeyi geri alın, özel kokteyller de dâhil. Çiçekçiyi: teslim edilenleri toplayın, bir kuruş daha ödemeyeceğim. Her aramayla bir düğüm çözüldü. Sonra Mónica Morning News’e e‑posta yazdım: “Coastal Grand’deki şatafatlı düğünün arkasındaki gerçek.” Ekler: nedimelerin spa’sı 2.500, düğün öncesi fotoğraf 5.000, gelinlik 8.000, diğer kalemler 30.000’den fazla. Lili’nin mesajı: “Bırak annem ödesin, bana hayat boyu borçlu.” Anonimlik istedim, Gönder’e bastım.
Telefonlar patladı. Lili on kez aradı. Mesajlar: “Neden iptal ettin, törenimi mahvediyorsun, bu çocukça.” Bankayı açtım: küstah kalemler, net izler: damat kartımı düğün öncesi parti, golf, spa, VIP salon, pahalı şarap, masajlar için kullanmış. Ve nefesimi kesen bir harcama: lüks bir butik—“Bayan Margaret’in elbisesi ve aksesuarları” için 3.200 dolar. Toplamda, rızam olmadan 18.000 dolardan fazla. Emeklerim herkesin ayaklarını sildiği paspasa dönmüştü.
Oteldeki kaosu hayal ettim: iptal edilen yemek, çantasını toplayan orkestra, erken kapanan bar, sökülen çiçek kemeri, fısıldaşan davetliler, ağlayan Lili, bağıran James: “Annen ne halt etti?” Ertesi sabah haber çıktı: “Şatafatlı düğün: Bedeli gerçekten kim ödedi?” Detaylar, rakamlar, Lili’nin mesajı nankörlüğün kanıtı gibi. “Nankör gelin” etiket oldu; yüzlerce yorum. Bazıları sarıldı; bazıları “Aile meseleleri dışarı taşınmaz,” dedi. Zafer hissi yoktu, sadece yalnız olmadığımın teyidi.
Bayan Margaret’ten e‑posta aldım: itibarları, dava tehdidi, benim utanmam. Cevap vermedim. İlk kez, saygıyı hak ettiğimi bildim. Yatak odasına gidip kırmızı bir dosya çıkardım. Sigorta kâğıtları ve eski fotoğraflar arasında sararmış bir zarf. Eğik bir el yazısı: Richard. “Benden bir şey daha duymak istemediğini biliyorum ama gerçeği söylemeliyim. Mezara götüremem.” Lili, evlenmeden önceki eski sevgilisinin kızıydı. Bana yalan söylemişti: Onu kapıda bulmamıştı. Yirmi yedi yıl önce, düşük yaptıktan sonra —doktor, yeniden hamile kalamayacağımı söylediğinde— Richard, açık gözlü küçük bir kızla eve gelmiş, “Kapıya bırakmışlar,” demişti. Belki kaybettiğim bebeğim başka bir şekilde bana dönmüştür diye, onu kollarıma almıştım. Mektup o masalı yıktı: O, biyolojik kızıydı. Bağırmadım. Tuhaf bir sessizlik hissettim. Ateşler, kısık ninniler, etekler, ilk “anne” deyişi. Mektup korkaklık kokuyordu: “Onu kendi kızın gibi sevebilecek tek kişi sendin.” Teselli değildi. Kanıtlıyordu: Kanımdan olmayan bir çocuk için her şeyimi adamış, bir gün düğününden kovulup ATM gibi kullanılmak üzere yaşamıştım.
Yine de, o gerçek bir kilidi açtı. “Onu, benim olmamasına rağmen sevdim,” diye fısıldadım. “Bir annenin sorumluluğunu yerine getirdim. Artık zorunda değilim.” Beni dayatılmış bir role bağlayan görünmez kordon koptu. Mektubu yatakta açık bıraktım: yeni gücümün işareti. Pencereyi açtım. Yağmurdan sonraki serinlik, kemanların yankısı. Bırakmayı öğrenecektim: Verilen her şey geri dönmez, bunu kabul etmek.
Günler geçti. Ev, demlik sesi, kahve kokusu, ağaçlardan süzülen güneşle ritmine döndü. Hayatımın kutularda bıraktığı kalıntıları topladım. Bir öğleden sonra kapı çaldı. Tereddütlü üç vuruş. Açtım: Richard. Daha çökmüş, buruşuk gri takım, kızarmış gözler. “Kayboldum, Mónica. Sen benim sığınağımsın.” Terk edilişinin anısı göğsümden geçti. Şimdi mektup da. “Ne istiyorsun?” dedim soğukça. Yataktaki mektubu gösterdim. “Yalan söyledin. Kızını, kapıda bulunmuş gibi bana büyüttürdün. Affedeceğimi mi sanıyorsun?” Kekeledi, diz çöktü, ikinci bir şans dilendi. Aşk görmedim: Boş bir adamın, bana asalak gibi tutunma isteğini gördüm. Bıraktığı borçları hatırlattım. Gerildi, evin “yarısını” istedi, mahkemeyle tehdit etti. Belgeleri, öfkeden kızarmış yüzünün fotoğrafını, her tuğlayı nasıl ödediğimi gösterdim. “Git ve bir daha dönme.” Koridora sendeleyerek çıktı. Kapıyı sertçe kapadım ve yeni bir sükûnet geldi.
Uzun zaman sonra ilk kez gerçekten tek başıma akşam yemeği yedim: limonlu tereyağlı makarna, fırınlanmış kiraz domates, sarımsak. Bir mum yaktım, yumuşak caz açtım, bir kişilik masa kurdum. Sessizlik boş değildi. Benimdi.
Sarı çizgili bir deftere davetli listesi yapmaya başladım: zorunluluk değil, gönül. Acilde bana dolabıma kahve bırakan arkadaşım Claire. Karımı küremen komşum Bay Henderson. Hâlimi gerçekten soran kitapçı Dena. Doğum gününde bile kalıp bana yardım eden hemşire Janet. Aynı kanı taşımıyorduk. Ama beni görmüşlerdi.
Bir hafta boyunca küçük bir akşam yemeği hazırladım. Kanıtlama için değil. Kendim için. Pazara acele etmeden gittim, fesleğeni dal dal, sarımsağı diş diş, sulu kırmızı heirloom domatesleri tek tek seçtim. Kumaş bölümünde el işi ayçiçekli mavi bir örtü gördüm; güldüm: Yirmili yaşlarımın hafifliğini hatırladım. O sabah Van Morrison, Stevie Nicks, Norah Jones’u açtım; perdeleri, ışıkları. Zeytinyağı, sarımsak ve limon kabuğu kokusu evi sardı: ılık bir şifa.
Claire kırmızı şarap ve geniş bir gülümsemeyle geldi. Gri saçlarım doğal, rimelsiz, kemersiz. Bendim. Diğerleri de çekinmeden geldi; evlerine dönüyormuş gibi. Daha önce ödev ve çamaşır masasından ibaret olan masa, samimi bir ziyafete dönüştü. Kimse telefona bakmadı. Biri, adımı unutan bir randevuyu anlattı; bir diğeri, logosu çirkin diye bankadan her hafta kalem çaldığını itiraf etti. Göğsümden gelen kahkahalarla güldüm. Bir an, limon kreması bileğime düşmüş halde, çatal elimde asılı kalmışken bir şey yerine oturdu: Aile bu. Kan değil; seçim. Sadece varlığını sunduğunda yanında kalan insanlar. Claire kadehini kaldırdığında hepimiz kaldırdık: “Mónica’ya; bize, kendi masamızın başına geçmek için asla geç olmadığını hatırlatan kadına.” Benim sesim titremedi: “Şerefe, sonunda görüldüğüm için.”
Bir hafta sonra, ev o paylaşılan gülüşlerin sıcaklığını hâlâ taşırken kapı çaldı. Açtım: Lili, gri kapüşonlu, dağınık saçlı; 8.000 dolarlık gelinden uzak. “Sana zarar vermek istemedim, her şey mükemmel olsun istedim.” İçeri aldım; affetmek için değil, tek taraflı hikâyeyi bitirmek için. Elleri sıkılı, “Oturma düzeni… canını sıkacağını düşünmedim. Sadece kusursuz bir düğün istedim.” Rafdan kutuyu aldım: 2.500 spa, 5.000 çekim, kayınvalidenin elbisesine 3.200 ve Richard’ın mektubunun kopyası. Kutuyu önüne koydum. “Sana her şeyi verdim: sevgimi, paramı, hayatımı. Biyolojik kızım olmadığını bilsem de sevdim. Sen ise beni dışarıda bıraktın, beni yürüyen cüzdan yaptın.” Lili ağladı. “Beni affeder misin?” Artık acıtmayan, mühürleyen gözyaşlarıyla baktım. Onu kapıya kadar götürdüm. “Üzgünüm,” diye fısıldadı. Başımı salladım. Kapıyı kapattım. Kalan sessizlik ağır değil, hafifleticiydi.
Mezuniyet diplomasını, beş yaşında çizdiği resmi, bale resmini kaldırdım. Telefonumdan numarasını sildim. Alışveriş poşetini yerleştirirken onun sevdiği mısır gevreği kutusuna denk geldim. Benim hangisini sevdiğimi hatırlamıyordum. Yürüyüşe çıktım; çiğ kokusu ve ayak seslerimin ritmi ertelediğim gençliğimi geri getirdi. Döndüğümde kapı aralığında bir zarf buldum. Yine Richard’ın yazısı. Limonlu çay hazırladım, kâğıt turnalar yaptığımız yerde oturdum. “Sana borçlu olduğum son gerçek,” yazıyordu. Eksik yara: Lili’nin biyolojik annesi, doğumdan hemen sonra onu isimsiz, kucaklamadan hastanede bırakmıştı; doldurulmamış bir doğum belgesinden başka bir şey yoktu. Richard korkuyla onu eve götürmüş, ihanetle lekeli hayatımıza sessizce sokmuştu. “Onu bırakamadım,” diye yazdı. “Bildiğini anlarsan gidersin diye korktum.” Gözlerimi kapadım. Yeni bir öfke yoktu: sadece gerçeğin dibine varmış olmanın sükûneti. Mektubu katladım. “Ben, bana ait olmayan bir çocuğu sevdim ve bir annenin yaptığı her şeyi yaptım. Şimdi kendi hayatımı seçiyorum.” Yağmurlu bir öğleden sonrayı hatırladım: “Anne, ben hata mıyım?” “Hayır, mucizesin.” O gün yalan söylemedim; bugün de değil. Sevmek hata değildi.
Mektubu, yıllarca çorba ve çay hazırladığım o sarı ışığın altındaki mutfak masasına koydum. Saklamayacaktım: eğer gerçek bir ateşse, ben ondan yanmadan geçmiştim. Her köşeye baktım: çalışma sandalyesi, masal rafı, ilk omletini karıştırmayı öğrettiğim köşe. Hafifçe gülümsedim. Herkes, kan bağı olmadan bu kadar sevemez. Ben sevdim. Şimdi, geri çekilme zamanıydı; kinle değil, kendime saygıyla.
Bir fincan çay daha demledim, sundurmanın ışığı altında oturdum. Esinti saçlarıma dokundu. Gözlerimi kapadım; göğsüm, artık unvanlara ve rollere tutunmaya çalışmıyordu. Var olmak için anne ya da eş olmam gerekmiyordu. Mónica olmam yetiyordu: iyiliği sınırına kadar taşımış, şimdi kendi kalbine dönen bir kadın. “Sevdiğin için teşekkürler,” diye fısıldadım. “Ve bırakmayı öğrenecek kadar canın yandığı için.” Gökyüzü ne parlak ne karanlıktı: netti. Yeni bir bölüme başlamak için yeterince.
Bir ay sonra, sabah kuşları ağaçlardan şarkı söylüyordu. Artık unutulmuş anne değil, özgür bir kadındım. Claire aradı: “Duydun mu? Lili, kocasının ailesinden ayrılmış.” Fincanı sıktım. Felaketin ardından, James’in ailesinin onu aşağılayıp, kayınvalidesinin beni bahane ederek “değersiz” demesiyle Lili’nin oradan ayrıldığını öğrendim. Ne sevinç ne intikam hissettim. Otel kapısını, kuru mesajı, bensiz resmi düşündüm. Dönmesini beklemiyordum. Benim gibi, onun da öğrenmesini diledim. Özsaygı, başkalarının alkışında değil.
Günlüğümü açtım: “Lili’nin annesiydim. Şimdi Mónica’yım. Bu yeter.” Bitap düşüren geceleri, 2.500’lük spa’yı, 5.000’lik çekimi, Richard’ın ilk mektubunu ve terk edilmeyi doğrulayan ikincisini yazdım. Claire’in bana kadeh kaldırdığı şifa yemeğini. Lili’ye dediğim o anı: “Önce senin için yaşıyordum; şimdi kendim için.”
Hayatım değişti: resim kursuna yazıldım, renklerin kâğıtta akışında sevinç buldum. Tarih ve psikoloji okudum, yıllardır kapalı pencereleri açtım. Charleston’a yalnız bir gezi planladım, deniz kenarında yemek yiyecektim. Kırmızı bir elbise aldım; aynada artık kimsenin gölgesi olmayan birini gördüm. “Görünmez Anne” diye bir blog açtım; bir okur yazdı: “Hikâyen, ailem tarafından terk edildikten sonra ayağa kalkma cesareti verdi.” Gülümsedim. Amacımı buldum: kendi hayatımı sürmek, ve kenara itilen diğer kadınlara ilham olmak.
Sundurmada, ışık gülleri yıkıyordu. Claire’in demeti, Bay Henderson’ın kahkahası, Dena’nın dinleyişi, Janet’in yardımı aklıma geldi. Şimdi ailem buydu: seçilmiş saygı ve sevgi. Lili’yi öfkeyle, Richard’ı hınçla düşünmedim; kendimi umutla düşündüm. Artık Coastal Grand kapılarında bekleyen ya da sevdiği mısır gevreğini unutan kadın değilim. Ben Mónica’yım.
Kuşların şarkısı, bu yolculuğun bir daireyi kapatıp başka birini açtığını söyledi. Yeniden doğmak, geçmişi silmek değil; kendine ait bir hayat seçmek. Özsaygının şahit istemediğini öğrendim: mütevazı bir kalkış eyleminden doğar. Fincanı bıraktım, kalemi aldım. Günlüğümde yeni bir sayfa açtım. Özgür bir kadın, sonunda kendi masasının başına oturanın dinginliğiyle her günü yaşamaya hazır. Bir hikâyeyi inşa etmeye yardım edip kapıda kalanlardan olduysan, birilerini memnun etmek adına kendini sildiysen, belki bugün, benim gibi, başlayabilirsin. Eve dönmek için —kendine— asla geç değildir. Güneş yaprakları yakarken, hikâyemin yalnız bana ait olmadığını da bildim: reddedilen, fazlasını feda eden ve kendine dönen tüm kadınlara. Ben, Mónica, bu sayfayı kilitlemeden kapatıyorum. Bir sonraki bölüm zaten beni bekliyor.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





