
Soğuk bir Ocak gecesi, Levent şehrinin sarı ışıkları yoğun sisin içinde parlıyordu. Arabalar, ıslak yolda su birikintilerini dağıtarak geçiyordu. Milyoner Yiğit Karahan, yatırım raporları, Singapur toplantıları ve borsa verileri hakkında düşünerek holding binasından çıkmıştı. Aniden, güvenlik telsizinden bir ses duyuldu: “Efendim, binanın önünde biri var. Sanırım bir çocuk.”
Yiğit başını kaldırdığında, loş ışık altında cılız bir figürün binanın sütununa yaslanmış olduğunu gördü. Yaklaşık yedi yaşında bir kız çocuğu, ince bedeninin titrediği görünüyordu. Çıplak ayakları soğuktan donmuştu ama sanki soğuğu hissetmiyordu. Yiğit yavaşça yaklaşırken kalbinin atışı hızlandı.
“İyi misin?” diye sordu Yiğit, sesi derin ve yumuşaktı. Kız, gözlerini yukarı kaldırdı; gözleri cam gibi donuk, dudakları morarmıştı. “Acıyor,” dedi kısık bir sesle. “Lütfen yardım edin.” Yiğit duraksadı; yıllardır kimsenin yardım istemesine alışkın değildi. Ama bu küçük kızın sesi, bir emir değil, bir fısıltıydı.
Yanına koşan asistanı Ebru hemen araya girdi. “Efendim, dokunmayın. Hemen güvenliği arayalım. Yine sokak çocuklarından biri olmalı.” Yiğit, Ebru’ya sert bir bakış attı. “Dokunmayın dedim.” Kız, dizlerini karnına çekip titreyerek omuzlarını sarsmaya başladı. “Beni dolaba kilitlediler,” dedi sesi çatlayarak. “Yemek bulamayınca diş macunu yedim.”
Yiğit’in nefesi kesildi. “Kim yaptı bunu sana?” diye sordu, sesi alçak bir tonda. Kız, gözlerini kaçırdı. “Annem beni istemedi. Sonra başka biri aldı. Dedi ki, ‘Eğer bağırırsam bir daha uyanamazmışım.’”
O an, milyoner kimliği paramparça oldu. Artık sadece bir baba gibi hissediyordu. Yedi yıl önce toprağa verdiği kızının yüzü gözlerinin önüne geldi. Aynı yaşta, aynı bakış. Ebru hâlâ telefondaydı ama Yiğit’in sesi her şeyin üstüne çıktı. “Arabayı getir hemen.” Kız, korkuyla geri çekildi. “Hayır, beni götürmeyin. O kadın gelir. Tırnakları uzun, hep acıtıyor.”
Yiğit dizlerinin üzerine çöktü, göz hizasına indi. “Artık kimse sana dokunamayacak.” Bir süre sessizlik oldu. Sonra küçük kız korkuyla elini uzattı. Yiğit o eli yavaşça tuttu ve yıllar sonra ilk kez kalbinde bir sıcaklık hissetti.
Kar taneleri sessizce düşüyordu. Şehrin ışıkları arasında, bir milyoner ilk kez bir insan gibi titredi. Kızın eli hâlâ Yiğit’in elindeydi. O küçücük parmaklar o kadar soğuktu ki sanki bir buz parçasını tutuyordu. Şoför, siyah aracı binanın önüne çektiğinde güvenlik şaşkınlıkla bakakaldı. Yiğit, kimseye açıklama yapmadan kapıyı açtı. Merve’yi içeri aldı. Arabanın içi sıcaktı ama Merve’nin teni gibi soğuktu. Koltukta büzülmüş, gözleri ön camdaki ışıklara takılı kalmıştı. Ne ağlıyordu, ne konuşuyordu. Sanki sesi bitmişti.
Yiğit, montunun iç cebinden mendil çıkarıp onun saçlarını hafifçe sildi. “Birazdan hastaneye gideceğiz,” dedi. Kız yanıt vermedi. Yalnızca dudaklarını kıpırdattı. “Duyulmayacak kadar kısık bir sesle yine dolaba koyarlar mı?” Yiğit’in kalbi sıkıştı. “Hayır, öyle bir şey olmayacak.”
Trafik ağırdı. Karışık İstanbul trafiği, korna sesleri, sarı taksilerin koridor oluşturduğu o sonsuz kalabalık. Ama bu kez hiçbirini duymadı. Kafasında yalnızca bir cümle dönüyordu: “Bir çocuk nasıl olur da diş macunu yemek zorunda kalır?” Arabayı doğrudan Maslak’taki özel bir hastaneye yönlendirdi. Burası holdingin anlaşmalı kurumu, en hızlı hizmet alınan yerdi.
Kapıda hemşireler onları karşıladı ama Merve hemen geri çekildi. Kapının koluna tutunup titredi. “Beni iğneyle uyuturlar,” dedi korkuyla. “Sonra o adam gelir.” Yiğit hemen diz çöktü, bakışlarını yumuşattı. “Kimse seni uyutmayacak,” dedi. “Ben buradayım. Anlaştık mı?” Kız uzun bir an onu süzdü. Sonra yavaşça başını salladı.
Doktor Hacer Hanım geldiğinde Yiğit onu kenara çekti. “İç travma, açlık, korku hepsi var gibi. Ama lütfen nazik olun,” dedi. “Hiçbir şeyi zorlamayın.” Hacer Hanım anlayışla başını salladı. “Haklısınız. Bu yaştaki çocuklar sessizliğe sığınır. Konuşmazlar çünkü inanmazlar artık kimseye.” Muayene odasında küçük bir ısıtıcı açıldı. Merve’nin kollarında morarmış izler vardı ama Yiğit fark ettirmemeye çalıştı.
Doktor stetoskopu yavaşça göğsüne koyarken çocuk ürperdi. “Kalp atışları çok hızlı,” dedi Hacer Hanım. Hemşire serum hazırlarken Yiğit kenarda bekliyordu. O an bir ses geldi. “Efendim,” dedi asistanı Ebru elinde telefonla. “Basın sormaya başladı. Sizi gece yarısı bir çocukla hastaneye girerken görmüşler. Ne diyelim?” Yiğit döndü, gözleri sertti. “Hiçbir şey demeyin. Bu konu haber değil. Hayat.”
Ebru başına eğdi. “Anlaşıldı efendim.” Hacer Hanım odaya döndü. “Durumu kötü değil ama çok yorgun. Muhtemelen birkaç gün aç kalmış.” Sonra sessizce ekledi. “Bir de kaburga kırığı var. Eski bir darbe.” Yiğit nefesini tuttu. “Bunu kim yaptı bu kıza?” “Şimdilik bilmiyoruz. Ancak bu çocuk devlet korumasına alınmışsa sistemde kaydı vardır. Sosyal hizmetlere bildirmemiz gerekiyor.” Yiğit başını iki yana salladı. “Hayır, henüz değil.”
“Yasal olarak bildirmemiz gerekiyor.” Yiğit’in sesi bu kez daha derindi. “Yasa mı? O yasa bu çocuğu koruyabildi mi? Onu dolaba kilitleyenlerden mi korudu? Hayır, şimdi değil. Önce nefes almasını sağlayacağız.” Doktor susup başını eğdi. “Peki, adını geçici olarak Karahan soyadınızla ait edelim. Dosyasını gizli tutarım.” Yiğit teşekkür etti. O sırada hemşire Merve’ye küçük bir peluş ayıcık uzattı. Kız tereddütle baktı. Sonra yavaşça elini uzattı. “Bu benim mi?” Yiğit gülümsedi. “Evet, artık senin.”
Kız bir an sustu, sonra fısıldadı. “Benim adım Merve.” Yiğit şaşırdı. “Yumuşak bir sesle tekrarladı. Merve. Sonra başını hafifçe eğdi. Güzel bir isim. Benim adım da Yiğit.” Kız ilk defa gözlerinin içine baktı. “Teşekkür ederim Yiğit amca.” Yiğit’in boğazı düğümlendi. O an kelimelere sığmayan bir bağ kuruldu.
Gece ilerledi. Yiğit hastane odasının köşesindeki koltuğa oturmuş, camdan dışarıya bakıyordu. Şehir ışıkları hâlâ parlıyordu ama o ışıkların hiçbirinde sıcaklık yoktu. “Bir çocuk, bir dolap, bir korku.” Hepsi gözünün önündeydi. Cebinden telefonunu çıkarıp avukatını aradı. “Selçuk, acil bir şey yapmamız lazım,” dedi. “Bu kız devletin korumasındayken şiddet görmüş. Bana o dosyayı bul. Eski koruyucu aile, adres, her şey.” Selçuk şaşırdı. “Yiğit, bu derin bir konu. Basına sızarsa sızsın,” dedi Yiğit. “Bu kez utanması gereken ben değilim.”
O sırada Merve gözlerini araladı. “Uyumadın mı?” diye fısıldadı. Yiğit gülümsedi. “Sen uyuyana kadar buradayım.” “Gitme olur mu?” “Gitmem.” Kız gözlerini kapadı. Ayıcığına sarıldı ve belki de uzun zaman sonra ilk kez korkmadan uyudu. Yiğit pencerenin dışındaki kar tanelerine baktı. Bir ses yankılandı zihninde. “Dayanamıyorum. Lütfen yardım edin.” Artık dayanacaktı. İkisi de.
Sabahın ilk ışıkları Maslak üzerindeki hastane camlarından içeri sızarken Yiğit hâlâ uyumamıştı. Koltukta başını eline yaslamış halde Merve’yi izliyordu. Kız hâlâ peluş ayıcığına sarılmış uyuyordu. Yüzü artık daha sakindi ama elleri hâlâ tetikte gibiydi. Rüyasında bile kaçmaya hazır. Kapı hafifçe aralandı. Avukatı Selçuk içeri girdi. Göz altları mor, sesi yorgundu. “İstediğin dosyayı buldum,” dedi. “Devlet korumasına alındığında Merve sadece 4 yaşındaymış. İki farklı aileye verilmiş. İlki kısa sürmüş. İkincisinde şikayetler var.” Yiğit başını kaldırdı. “Ne tür şikayetler?”
“Komşular birkaç kez ihbar etmiş. Ağlama sesleri, karanlıkta ışık yanıp sönmeleri. Ama her defasında dosya eksik kanıt nedeniyle kapatılmış.” Yiğit’in yüzü sertleşti. “Sistem.” Selçuk dosyayı masaya bıraktı. “Adres burada. Eski Ümraniye tarafında. Adamın adı Ferhat Arslan. Kayıtlarda koruyucu baba olarak geçiyor. Kadın ise Zehra Arslan.” Yiğit kağıda baktı. Sessizce cebine koydu. “Hazırlan. Oraya gidiyoruz.”
Öğleye doğru siyah araç dar sokaklara girdi. Binalar birbirine yaslanmış. Duvarlardan rutubet akıyordu. Kapıların önünde paslı bisikletler, devrilmiş saksılar. Hiçbir yer çocuk yetiştirmeye uygun değildi. Ferhat Arslan’ın evi iki katlı, boyası dökülmüş eski bir apartmanın girişindeydi. Yiğit arabadan indiğinde burnuna ağır bir deterjan kokusu geldi. Kapıyı yaşlı bir komşu açtı. “Ferhat Bey burada mı?” Kadın başını iki yana salladı. “Dün gece kamyonetle çıkmış aceleyle. Bir de eşi vardı. O da birkaç gündür ortalıkta yok. Siz kimsiniz?”
Yiğit gözlerini kısmadan konuştu. “Bir çocuğu arıyorum.” Kadın ürperdi. “Ha küçük Merve’yi mi diyorsunuz? Zavallı kız ne günler gördü o evde.” Yiğit’in kalbi sıkıştı. Kadın anahtarı uzattı. “Boş duruyor zaten. Kapıyı açıp bakabilirsiniz ama dikkat edin, insan oraya girince içi daralıyor.” Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi loş, havasız ve soğuktu. Salonun ortasında oyuncaklar vardı ama hepsi neredeyse vitrin gibi dizilmişti. Hiç dokunulmamış. Sanki birileri, “Evet, çocukla ilgileniyoruz,” demek için koymuştu oraya.
Selçuk not defterine notlar alıyordu ama Yiğit arka tarafa yürüdü. Dar bir koridorun sonunda küçük bir kapı vardı. Beyaz boyası kabarmış, alt kısmında çizikler. Çocuk tırnaklarının izleri gibi kapının koluna dokunduğunda içi titredi. Kapı kilitliydi. “Selçuk, tornavida getir.” Bir dakika sonra kapı aralandı. İçeriden ağır bir küf kokusu yayıldı. El fenerini açtı, içeri tuttu. Küçücük bir alan. Belki 2 metreye 2 metre. Bir battaniye, kırık bir tabak, yerde su dolu bir kapara dayalı küçük bir çizim. Çocuk eliyle yapılmış bir resim, bir güneş, bir kapı ve yanında “açıl” yazısı.
Yiğit’in boğazı düğümlendi. “Burada yaşamış,” dedi sessizce. “Burada uyumuş.” Selçuk arkadan fısıldadı. “İşte bu kanıt sayılır. Fotoğraf çekelim.” Yiğit geri döndü, sesi çatladı. “Bu sadece kanıt değil. Bu bir hayat.” Selçuk bir anda cebindeki telefon çaldı. Arayan hastane Doktor Hacer Hanım’dı. “Yiğit Bey, sizi rahatsız ediyorum ama Merve uyandığında sizi sordu ve kabus görüp ağladı. Siz gelene kadar uyumak istemiyor.” Yiğit başını öne eğdi. “Tamam, geliyorum.”
Evin kapısından çıkmadan önce bir kez daha o küçük odaya baktı. Tavana asılı örümcek ağlarının arasında kar taneleri süzülüyor gibiydi. Kızın sesini duydu sanki. “Dayanamıyorum. Lütfen yardım edin.” Yiğit içinden yemin etti. “Artık senin adına kimse susmayacak.”
O akşam hastaneye döndüğünde Merve yatağın ucunda oturuyordu. Gözleri hâlâ yaşlıydı. Yiğit içeri girince hemen doğruldu. “Gittin sandım,” dedi korkuyla. Yiğit yavaşça yanına oturdu. “Bir yere gitmedim Merve. Sadece seni üzen o yeri buldum.” Kız nefesini tuttu. “Dolap mı?” Yiğit başını salladı. “Evet ama artık boş. Bir daha oraya kimse girmeyecek.”
Merve sessizce ağlamaya başladı. Ama bu kez korkudan değil, rahatlıktan. Yiğit onun saçlarını okşadı. “Artık o karanlık senin değil Merve. Sen güneşli bir sabaha ait bir çocuksun.” Merve başını onun omzuna koydu. “Peki o kötü insanlar?” Yiğit kararlı bir sesle yanıtladı. “Onları bulacağım ve bir daha kimseye zarar veremeyecekler.”
Ertesi sabah hastanenin koridorları sessizdi. Yiğit elinde kahve ile camın önünde duruyordu. Camın ötesinde İstanbul kışın soğuğunu nefes gibi üflüyordu. Ama onun içinde başka bir soğuk vardı. Öfke. Kapı aralandı. Doktor Hacer Hanım içeri girdi. “Merve’nin röntgen sonuçları çıktı,” dedi. “Eski kırıklar, morluk izleri, açlık belirtileri hepsi kayda geçti.” Sonra duraksadı. “Ancak bir şey daha var.” Yiğit döndü. “Ne var?”
“Geçmişte başka çocuklar da aynı ailede kalmış. Dosyalarda isimleri silinmiş.” Yiğit’in yüzü kaskatı kesildi. “Yani bu sadece Merve değil.” “Maalesef hayır.” O anda kararını verdi. “Bu sessizlik sonsuza kadar sürmeyecek.”
Öğleden sonra asistanı Ebru hastaneye geldi. Elinde telefon, yüzü endişeliydi. “Efendim, basın her şeyi öğrenmiş. Milyoner küçük bir kızla hastaneye geldi diye manşet atmışlar. Sosyal medyada da yayılıyor. Ne yapalım? Basın açıklaması ister misiniz?” Yiğit kısa bir süre düşündü. Sonra yavaşça başını kaldırdı. “Evet ama kendi şartlarımla.”
Akşam saatlerinde Demiroğlu Holding’in basın salonu doluydu. Kameralar, mikrofonlar, flaşlar. Normalde yeni projelerini anlattığı kürsüde bu kez elinde hiçbir evrak olmadan duruyordu. Sadece kalbiyle “İyi akşamlar,” dedi mikrofonlara doğru. “Sizi buraya yeni bir yatırım projesi için değil, bir gerçeği paylaşmak için çağırdım.” Salondaki uğultu kesildi. Ebru arka tarafta derin bir nefes aldı.
Yiğit devam etti. “Dün gece bir çocukla tanıştım. 6 yaşında. Adı Merve. Onu holding binamızın önünde soğukta titrerken buldum.” Bir an durdu. Kelimeler boğazında düğümlendi ve o küçük kız bana bir şey söyledi. “Dayanamıyorum. Lütfen yardım edin.” Kameralar sessizce kayıt almaya devam etti.
Yiğit devam etti. “O cümle bana sadece bir çocuğun acısını değil, bu ülkenin susturulmuş binlerce çocuğunun sesini hatırlattı. Devlet koruması altında sözde, güvende olan bir çocuk günlerce aç bırakılmış, dolaba kilitlenmiş, dayak yemiş ve kimse fark etmemiş.” Gazeteciler başlarını eğdi. Kimi not aldı, kimi sadece dinledi. Yiğit’in sesi kararlıydı. “Ben bir iş adamıyım. Evet. Ama bugün size bir CEO olarak değil, bir baba olarak konuşuyorum. Yedi yıl önce kendi kızımı kaybettim ve dün gece 10 yaşında başka bir kız bana yeniden nefes almayı hatırlattı. O yüzden artık sustukça büyüyen bu karanlığa karşı sessiz kalmayacağım.”
Basın flaşları patladı ama Yiğit devam etti. “Bu mesele bir PR değil, bir insanlık meselesidir. Ve bu ülkenin her şehrinde, her sokağında bir Merve varsa ben onların sesi olacağım.” Basın toplantısı bittiğinde salon sessizliğe gömüldü. Yiğit kürsüden indi. Arka kapıdan çıkarken asistanı Ebru koştu. “Efendim, bu çok büyüyecek. Sosyal medyada şimdiden ‘Kare Merve için adalet’ etiketi trend oldu.” Yiğit kısa bir tebessüm etti. “Büyüsün.”
Aynı gece televizyonlarda haberler dönmeye başladı. Sunucular, Demiroğlu Holding’in sahibi Yiğit Karahan’ın bir çocuğun yaşadığı istismarı kamuoyuna taşıdığını duyurdu. Olay büyük yankı uyandırdı. Sokakta insanlar konuşuyordu. Kimi ağlıyordu, kimi “nihayet biri söyledi” diyordu. Ama başka yerlerde karanlık odalarda bazı insanlar panikledi. O evin koruyucu babası Ferhat Arslan ortadan kaybolmuştu. Dosyaları bulan memur görevden alınmıştı ve Sosyal Hizmet Kurumundan kimse telefonlara çıkmıyordu.
Yiğit o gece hastaneye geri döndü. Merve hâlâ uyanıktı. Televizyonda Yiğit’in görüntüsünü görünce şaşırdı. “Bu sen misin?” dedi fısıltıyla. “Evet,” dedi Yiğit. “Ama bugün sadece senin adını söyledim. Çünkü insanlar seni duysun istedim.” Kız gözlerini yere indirdi. “Ya kızarlarsa?” Yiğit onun yanına diz çöktü. “Bazen birileri kızar Merve. Ama doğruyu söyleyen her zaman kazanır.” Kız başını yavaşça salladı. Sonra minik bir gülümseme belirdi. “O zaman sen kazandın.” Yiğit’in gözleri doldu. “Hayır, biz kazandık.”
Gece boyunca şehirde binlerce paylaşım yapıldı. Kadın dernekleri, gazeteciler, gönüllüler hepsi aynı cümleyi yazıyordu: “Bir çocuğun fısıltısı bile dünyayı değiştirebilir.” Ertesi sabah İstanbul Adalet Sarayı’nın önünde kalabalık vardı. Basın araçları, pankartlar, gönüllüler. Bir pankartta tek bir cümle yazıyordu: “Merve için adalet, tüm çocuklar için umut.” Yiğit arabadan indiğinde hava soğuktu ama kalabalığın nefesi sıcaktı. Avukatı Selçuk yanındaydı. Elinde dosyalar. Yan tarafta Çocuk Hakları Derneği’nin üyeleri, kadın platformları, gönüllü avukatlar hepsi Yiğit’in etrafında sessiz bir halka oluşturmuştu. Kapıdan içeri girerken Selçuk fısıldadı. “Bugün ilk duruşma. Savcılık Merve’yi koruma altına almak istiyor.” Yiğit başını eğmeden yürüdü. “Benim gözetimimde kalacak. Başka hiçbir yere gitmeyecek.”
Mahkeme salonu kalabalıktı. Hakim dosyaları incelerken gözlüklerini taktı. “Merve Arslan davası. İddia makamı hazır mı?” Savcı ayağa kalktı. “Hazırız sayın hakim. Devletin yükümlülükleri çerçevesinde çocuğun korunması amacıyla Sosyal hizmet kurumuna teslimini talep ediyoruz.” Yiğit’in avukatı Selçuk hemen söze girdi. “Sayın hakim, devlet bu çocuğu bir kez koruyamadı. Şimdi tekrar aynı yere göndermek adaleti değil, ihmali sürdürmektir.” Salonda mırıldanmalar yükseldi. Hakim dosyayı kapattı, gözlüğünü çıkardı. “Peki Yiğit Karahan, siz bu çocuğu neden yanınızda tutmak istiyorsunuz?” Yiğit ayağa kalktı. Salondaki herkes sessizleşti. Sesi ne yüksek ne de titrek, sadece gerçekti. “Çünkü ben o çocuğun gözlerinde korkudan başka hiçbir şey görmedim. Ve biliyorum ki bir daha o kapı kapanırsa Merve’nin ve diğer çocukların sesi duyulmaz hale gelir. Ben sadece onu değil, o dolapta susturulmuş bütün çocukları korumak istiyorum.”
Bir süre sessizlik oldu. Hakim başını eğdi. Önündeki belgeleri karıştırdı. “Mahkeme kararını açıklayacak,” dedi sonunda. “Merve Arslan’ın geçici koruma kararı Yiğit Karahan’ın sorumluluğunda devam edecek. Sosyal hizmet kurumuna devredilmesi reddedilmiştir.” Salondan bir alkış koptu ama hakim susturdu. “Burası adaletin yeri, şovun değil,” dedi. Ama gözlerindeki yumuşaklık her şeyi anlatıyordu.
Mahkeme çıkışında kameralar çevresini sardı. “Yiğit Bey, bundan sonra ne olacak? Bu sadece bir çocuğun hikayesi mi yoksa bir hareket mi başlatıyorsunuz?” Yiğit durdu. Kameralara baktı. “Bu bir hareket değil, bir uyanıştır. Adını da koydum. Merve yasası. Artık hiçbir çocuk sessiz kalmasın diye.” O gece hastaneye döndüğünde Merve onu bekliyordu. Elinde bir çizim vardı. Bir mahkeme binası, önünde küçük bir kız ve yanında bir adam. Üzerine kocaman harflerle yazmıştı: “Beni duydu.”
Yiğit resme uzun süre baktı. Sonra kızı dizlerinin hizasına aldı. “Merve, bugün ne oldu biliyor musun?” Kız başını iki yana salladı. “Artık kimse seni benden alamayacak.” Merve’nin gözleri parladı. Sonra fısıldadı. “Peki diğer çocuklar?” Yiğit’in gözleri doldu. “Onlar için de savaşacağız senin adınla.”
Bir hafta sonra televizyonlarda yeni bir başlık dönüyordu. “Merve yasası yolda.” Koruyucu aile sisteminde denetim zorunluluğu getiriliyor ama herkes memnun değildi. Ferhat Arslan hâlâ kayıptı. Dosyalar karıştırıldıkça benzer vakalar ortaya çıkıyordu. Yiğit basına yeni belgeler verdi. “Yüzlerce çocuk aynı kaderi paylaşmıştı.” Bir akşam avukatı aradı. “Yiğit, tehdit mesajları almaya başladık. Sistemin içinde güçlü insanlar var. İsimleri açığa çıkarsa herkes yanacak.” Yiğit pencereye yürüdü. Aşağıda İstanbul ışıkları parlıyordu. “Bırak yansın Selçuk. Karanlık ancak yanarsa biter.”
O gece Merve yine kabus gördü. Yiğit içeri girdiğinde kız ağlıyordu. “Beni dolaba koydular,” diye sayıklıyordu. Yiğit onu kollarına aldı. “Artık orası yok. Artık o ev sadece geçmişte kaldı.” Kız gözlerini açtı. “Beni gerçekten koruyabilir misin?” Yiğit cevap vermedi. Sadece başını eğdi. Alnını kızın saçlarına dayadı. “Son nefesime kadar.”
Ertesi sabah Merve hastane bahçesinde yürürken bir şey fark etti. Kameralar, gazeteciler ama bu kez korkmadı. Elinde küçük bir kağıt vardı. Üzerine yazmıştı: “Ben Merve. Artık fısıldamıyorum. Konuşuyorum.” Yiğit uzaktan onu izledi. Yavaşça gülümsedi. “Bir çocuğun sesi artık tüm ülkenin vicdanına dokunmuştu.”
O gece Sakarya’daki fabrikanın önünde flaşlar patlıyordu. Polis arabaları, gazeteciler, meraklı kalabalık. Yiğit de oradaydı. Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, gözleri soğuktu. Polislerden biri yanına geldi. “Yakalandı efendim. Direnmedi. Ama sizi görmek istiyor.” Yiğit bir an sustu. Sonra kararlı adımlarla fabrikanın içine girdi. Fabrika nemliydi. Duvarlardan su sızıyordu. Bir masanın başında kelepçelenmiş bir adam oturuyordu. Ferhat Arslan yüzünde pişmanlık yoktu. Sadece soğuk bir gülümseme. “Demek sen o küçük şeyi koruyorsun,” dedi alayla. “Ben ona hayat verdim. Yedirdim, giydirdim.”
Yiğit’in elleri yumruldu. “Sen ona sadece korku verdin.” Ferhat güldü. “Korku hayatta kalmayı öğretir. Senin gibi zenginler ne bilsin.” Yiğit bir adım daha attı. “Senin gibi insanlar yüzünden o küçük kızlar ışığı unuttu. Ama artık ışık sönmeyecek.” Polis araya girdi. Adamı dışarı çıkardı. Ama Yiğit’in gözleri hâlâ o karanlığa dikiliydi.
Ertesi sabah Türkiye o görüntüyle uyandı. Haber kanallarında Yiğit’in sözleri tekrar ediliyordu. “Artık ışık sönmeyecek.” O gece televizyonlarda aynı haber döndü. “Merve davasında flaş gelişme. Suçlanan koruyucu baba yakalandı. İhmal iddialarıyla yüzlerce dosya yeniden açılıyor.” Haber spikerinin sesi stüdyoyu dolduruyordu. Ama Yiğit ekrana bakmadı. Sadece Merve’nin elini tuttu. Kız korkuyla sordu. “O mu?” Yiğit yavaşça başını salladı. “Evet. Ama artık senden korkan o olacak.”
Ertesi gün Merve artık hastaneden çıkmaya hazırdı. Doktor Hacer Hanım gülümsedi. “Artık tıbbi olarak gayet iyi ama terapi süreci devam etmeli.” Yiğit eğildi. “Merve’nin paltosunu ilikledi. Artık başka bir yere gideceğiz. Gerçek bir eve.” Kız şaşırdı. “Ev mi?” Yiğit başını salladı. “Evet. Senin adını taşıyan bir yer. Merve evi.” Sokakta kalmış, şiddet görmüş bütün çocuklar orada yaşayacak. Merve’nin gözleri doldu. “Benim adım orada mı olacak?” “Evet,” dedi Yiğit. “Çünkü sen bu hikayenin başlangıcısın.”
Bir hafta sonra açılış yapıldı. Basit ama anlamlı bir bina. Bahçesinde renkli çiçekler, duvarlarında çocuk çizimleri. Kapının üzerinde büyük harflerle yazıyordu: “Merve evi, ışığın yurdu.” Merve elinde peluş ayısıyla kapıdan içeri girdi. Diğer çocuklar onu görünce alkışladı. Küçük bir kız koşup sarıldı. “Sen misin o kız?” Merve utangaçta gülümsedi. Yiğit bir köşede onları izliyordu. Yanına gazeteci Elif geldi. “Elbette bunu manşet yapacağız,” dedi. “Peki sonra ne olacak?” Yiğit sessizce yanıtladı. “Sonra sıra diğer çocuklarda. Bu ülkenin her şehrine bir ışığın evi kuracağız ve o evler hiçbir çocuğun fısıltısız kalmadığı yerler olacak.”
O gece Merve yeni odasında pencere kenarına oturdu. Camın önünde bir saksı vardı. İçinde küçük bir ay çiçeği tohumu Yiğit’in hediyesiydi. “Büyüyünce seni göreceğim,” dedi çiçeğe fısıldayarak. Sonra gökyüzüne baktı. Kendi kendine mırıldandı. “Artık karanlıkta değilim.” Yiğit bahçede yürüyordu. Cep telefonuna bir bildirim geldi. “Merve yasası mecliste oy birliğiyle kabul edildi.” O an durdu. Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Kızının mezar taşına verdiği söz aklında yankılandı. “Birini kurtarırsan belki dünyayı da kurtarırsın.” Derin bir nefes aldı ve ilk kez gerçekten huzurlu hissetti.
İstanbul’da bahar gelmişti. Yollarda mimozalar açıyor, martıların sesi yeniden duyuluyordu. Merve evinin bahçesinde koşuşturan çocuklar kahkahalarıyla sessizliği dağıtıyordu. Rengarenk balonlar, duvarlara asılan resimler ve kapının önünde oturan küçük bir kız Merve. Elinde tuttuğu peluş ayıcığın kulağına fısıldıyordu. “Bak, artık herkesin evi var.” O sırada Yiğit kapıdan çıktı. Güneş gömleğinin yakasına vuruyordu. Yüzünde dingin bir ifade vardı. Elinde bir dosya tutuyordu. Üzerinde yazıyordu: “Evlat edinme başvurusu, Yiğit Karahan.”
Merve koşarak yanına geldi. “Yiğit amca, çiçeğim büyüdü.” Küçük saksıyı gösterdi. İnce bir sap ucunda minik sarı bir taç. “Güneşi çok seviyor,” dedi gururla. Yiğit diz çöküp baktı. “Sen de öylesin Merve. Artık karanlıkta değil. Hep güneşte büyüyorsun.” Kız bir an durdu. “Peki ya sen?” “Ben mi? Sen de güneşte misin?” Yiğit gülümsedi. “Sen geldikten sonra ben de buldum ışığımı.”
O gün sosyal hizmet görevlileri binaya geldi. Yanlarında belgeler, mühürler. Bir süre evrakları incelediler. Sonra başlarındaki kadın gülümseyerek döndü. “Yiğit Bey, onayınız çıktı. Artık Merve resmi olarak sizinle kalabilir.” Merve anlamadı önce. Yiğit diz çöktü. “Dosyayı kapattı. Ellerini tuttu. Yani artık seni kimse benden ayıramaz.” Kızın dudakları titredi. “Gerçekten mi?” “Gerçekten artık evin, soyadın ve ailene ait bir yerin var.”
Merve ağlamaya başladı. Ama bu kez o gözyaşları acıdan değil, inançtan aktı. “Peki ben seni nasıl çağırayım şimdi?” Yiğit gözleri dolu gülümsedi. “Nasıl istersen.” Kız bir an düşündü. “Baba diyebilir miyim?” O an Yiğit’in kalbindeki bütün eksik parçalar tamamlandı. Yedi yıldır kızının fotoğrafına baktığı o boşluk şimdi Merve’nin gülüşüyle doluyordu.
Akşam üzeri Merve evi nde bir kutlama düzenlendi. Bahçeye çocuklar, gönüllüler, öğretmenler toplandı. Her çocuk eline bir fener aldı. Fenerlerin içine küçük notlar bırakılmıştı. “Korkma, artık duyuluyorsun. Işık seninle, artık yalnız değilsin.” Merve de kendi notunu yazdı. Üzerinde şu cümle vardı: “Bir fısıltı bile güneş olabilir.” Fenerleri aynı anda gökyüzüne bıraktılar. Yüzlerce ışık boğazın üstünde yıldızlar gibi süzülüyordu. Merve başını kaldırdı, gözleri parladı. “Bak baba, onlar kaybolmuyor. Tıpkı benim gibi.” Yiğit elini tuttu. “Evet Merve, artık sen kaybolmazsın. Çünkü seni duyan binlerce insan var.”
Bir hafta sonra mecliste Merve yasası resmen yürürlüğe girdi. Artık her koruyucu aile düzenli psikolojik denetimden geçecekti. Çocukların beyanı delil sayılacak, şikayet mekanizmaları gizlilikle korunacaktı. Akşam olduğunda Yiğit ve Merve evlerine döndü. Mutfakta sıcak çorba kokusu yayılıyordu. Masada iki tabak, iki kaşık. Kız sandalyesine oturdu. “Artık burası bizim evimiz değil mi?” “Evet,” dedi Yiğit. “Gerçek evimiz ve kimse bizi ayıramaz.”
Yiğit başını salladı. “Kimse.” Kız gülümsedi. “İyi o zaman. O zaman bu evin adı ne olsun?” Yiğit düşündü. Sonra pencereye bakarak söyledi. “Güneşli ev. Çünkü burada hiçbir sabah karanlık başlamayacak.” Sabah olduğunda güneş İstanbul’un üstüne doğdu. Ay çiçeği ışığa dönerken Merve koştu. Kahkahası rüzgara karıştı. Yiğit arkadan baktı. Yıllardır ilk kez kalbinde huzur vardı. O anladı. Kurtarılmış bir çocuk değil, yeniden doğmuş bir dünya vardı karşısında.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





