Dedem “Osmanlı’da loto var mıydı?” dedi… Bir gece o soru içimi yaktı

Gece üç gibiydi.

Evin içi sessizdi. Sadece mutfaktan, buzdolabının ince uğultusu geliyordu. Salonun lambasını yakmadım. Ekranı kapalı televizyonun kararmış yüzü, pencereye vuran sokak ışığını yansıtıyordu.

Masada iki şey vardı.

Biri dedemin eski deri cüzdanı.

Diğeri de sararmış bir gazete kupürü… Üstünde Osmanlıca satırlar, altına iliştirilmiş küçük bir not: “Piyango ilanı – Beyoğlu – 1855

Dedem bu kupürü bana sabah bırakmıştı. Gözleri dolu dolu bakıp tek bir cümle kurmuştu:

“Evladım, Osmanlı’da loto var mıydı? Varsa nasıl oynanırdı?”

O soru basit görünür.

Ama bazı sorular insanın içine, yılların yorgunluğunu taşır.

Dedem ömrü boyunca “helal lokma” diye yaşadı. Şansa inanmaz gibi görünürdü ama aslında hayata, insanın emeğinin karşılığını bir gün alacağına inanırdı. Son zamanlarda hastane koridorlarında uzun bekleyişlerimiz oldu. Birlikte oturduk, sustuk. Sustuğumuz şey sadece kelimeler değildi; bazen geçim derdi, bazen kaybedilenler, bazen “bu kadar çabaladık da ne oldu” hissiydi.

O gün, dedem kupürü bıraktıktan sonra, sanki bana bir emanet bırakmış gibi hissettim.

Ben de o gece, mutfak masasının başında, o sararmış ilanı avuç içiyle düzeltip okumaya başladım.

O an, tarih bir ders gibi değil… bir evin içine giren gerçek gibi geldi.

Çünkü “piyango” dediğimiz şey, sadece bir oyun değildi.

İnsanların yoksunlukla, umutla, sabırla, bazen de kandırılmayla sınandığı bir aynaydı.

Osmanlı’da “lotarya” denilen şans oyunları vardı.

Bugünkü anlamıyla piyangoya çok benzer bir düzen.

Sistem basitti: Çekilişe katılmak isteyenler, bir miktar para verip üzerinde numaralar bulunan kuponlar alır. Çekilişte çıkan numarayla kuponu eşleşen büyük ikramiye kazanır.

Bize bugün çok “normal” gelen şeyin, bir dönemin hayatında nasıl yankılandığını anlamak için önce şunu görmek gerekir:

Her yeni alışkanlık gibi piyango da önce “yabancı bir şey”di.

Kaynaklar piyangonun ilk olarak 16. yüzyılda İngiltere’de yaygınlaştığını söyler. Oradan Avrupa’ya, oradan dalga dalga başka coğrafyalara.

İstanbul’a gelişi ise 19. yüzyılın ortalarını bulur.

1800’lü yılların başında bazı gayrimüslim tüccarlar bu oyunu Osmanlı topraklarında başlatmak ister. Fakat ulemanın buna engel olduğunu biliyoruz. O dönem, “şans oyunu” denilen şeyin insanı bağımlı yaptığı, çalışmanın bereketini zayıflattığı konuşuluyor. Bir yandan da toplumun düzeni, ailelerin parası, “kolay yoldan kazanma” fikri tartışılıyor.

Dedem olsaydı, muhtemelen tek cümle kurardı:

“Kolay para, kolay yara.”

Ama tarih, sadece “yasaklandı” diye düz çizgi değildir.

İnsan her çağda umut eder. Kimi zaman umut, en yanlış kapıyı çalar.

Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan bazı metinlerde, o yıllarda şans oyunlarının İstanbul’da gayrimüslim çevrelerce değerlendirildiği ve padişahtan izin alınmaya çalışıldığı anlatılır.

Sonra, 1855 yılında, Ermeni Katolik Kilisesi’nin Ceride-i Havadis’te bir gazete ilanı yayımladığı bilinir.

Bugün okurken bile insanın içi tuhaf olur.

İlanda, çekilişin Beyoğlu’nda tiyatroda yapılacağı, biletlerin belirli bir bedelle satılacağı, kazanan numaraların gazetelerde ilan edileceği yazılıdır.

Hatta ödüller arasında Yeşilköy’de bir ev ve arsa gibi şeylerden söz edilir.

Yani mesele “üç beş kuruş” değildir.

İnsanın hayatını değiştirecek bir vaat vardır.

Ve vaat, her zaman kalabalık toplar.

Ama İstanbul ahalisi—özellikle Müslümanlar—bu “lotarya” fikrine alışık değildir. Toplumda ciddi bir tedirginlik oluşur.

Ve iki yıl sonra, yani 1857’de, yabancıların Osmanlı topraklarında piyango oynatması yasaklanır.

Bu yasağı getiren padişah, Sultan Abdülmecid’dir.

Kağıt üzerinde yasak…

Ama hayatın içinde?

Kayıtlarda, birçok kişinin kaçak şekilde “rotaryo” oynattığı ve gözaltına alındığı görülür.

Yasaklar bazen bir şeyi bitirmez.

Sadece yer altına iter.

O yer altı da daha karanlık olur.

Daha denetimsiz.

Daha acımasız.

İşte burada, tarih dediğimiz şeyin insan tarafı başlıyor.

Çünkü aynı dönem kayıtlarında, “bu işi resmî şekilde yapan ve bulundukları muhitlerde oynatabilmek için bir senelik parasını peşin veren yüzlerce kişi”den söz edilir.

Düşünün.

İnsanlar bir senelik parayı peşin veriyor.

Bir umut satın alıyor.

Sonra bir sabah uyanıp, “yasaklandı” cümlesiyle o umudun elinden kaydığını görüyor.

Mağduriyet büyüyor.

Ve devlet, kaçak oynatıcılarına bir türlü engel olamayınca, bu işi yeniden serbest bırakma yoluna gidiyor.

Yeni padişah: Sultan Abdülaziz.

Bu dönemle birlikte piyango çekilişleri “izinli” biçimde tekrar başlıyor ve yaklaşık 15 günde bir düzenleniyor.

Gazetelerde ilanlar çıkıyor.

Fransızca ve Osmanlıca metinler içeren belgeler kalıyor geriye.

Kimi kurumlar “nakit paraya ihtiyacımız var” diyerek çekiliş düzenliyor, gelir elde ediyor.

Dışarıdan bakınca “düzen” var gibi.

Ama insanın olduğu yerde, çıkar da vardır.

Özellikle bazı çevreler, bu işi vakıflara gelir gibi gösterip kişisel kazanç sağlamaya başlayınca, toplumsal huzursuzluk artıyor.

Ve 1865’te İstanbul’daki kolera salgını bahane edilerek çekilişler tekrar yasaklanıyor.

Bir salgın.

Bir korku.

Bir şehir.

Bir de “zaten rahatsız olunan” bir alışkanlık.

Yasak için uygun zemin.

Ama devlet artık bir şeyi fark etmiş durumda:

Bu iş, tamamen kontrol dışı kalırsa daha büyük zarar üretir.

Denetim yoksa, adalet yoksa, umut da sömürüye dönüşür.

Sonra II. Abdülhamid dönemi gelir.

Bir “lotarya nizamnamesi” hazırlanır.

Çekilişler bizzat devletin kurumları tarafından yürütülmeye başlar.

Yani mesele, sadece “yasak” ya da “serbest” değildir.

Mesele, denetimdir.

Şeffaflık, kayıt, hesap.

Çünkü halkın parası halkın gözü önünde dönerse, en azından “kaçak” karanlığı azalır.

Gelir, devletin ihtiyaçlarına yönlendirilir.

Ordu ve donanma gibi kurumlar için kaynak olur.

Sonrasında İttihat ve Terakki döneminde de, ordu ve donanmaya piyango çekilişi yapma hakkı verildiği bilinir.

Amaç, çekilişe katılanlardan sağlanan gelirle eksiklerin giderilmesidir.

Bunu okurken dedemi düşündüm.

Dedem savaş görmedi belki ama yoksulluğu gördü.

Bir evin eksikliği nasıl kapatılır, bilir.

Bir çocuğun ayakkabısı delinince, “idare eder” deyip geçmenin utancını da bilir.

Devletin “ordu ve donanma için gelir” demesi, bir yanda “ihtiyaç”tır.

Diğer yanda, insanların umudu üzerinden dönen bir düzen.

İkisi aynı anda doğru olabilir.

Ama insan, yine de içinden sorar:

“Bu umut, kime iyi geldi?”

Zaman geçer.

Cumhuriyet dönemine gelinir.

1926’dan 1939’a kadar, bugünkü adı Türk Hava Kurumu olan Türk Tayyare Cemiyeti’ne piyango çekilişi hakkı verilir.

Sonra 5 Temmuz 1939’da, bugün hâlâ faaliyetlerine devam eden Milli Piyango İdaresi’ne devredilir.

Tarih çizgisi böyle.

Kağıt üzerinde net.

Ama benim o gece masada hissettiğim şey, çizgi değil.

Bir döngüydü.

Yasak.

Kaçak.

Mağdur.

Serbest.

İstismar.

Tekrar yasak.

Sonra devlet eliyle düzenleme.

Ve her seferinde, aynı temel duygu:

İnsanların “kolay yoldan” bir çıkış araması.

Ve başkalarının o arayışı “kolay yoldan” sömürmesi.

Sabaha karşı, mutfak penceresinden ezan sesi gibi bir sessizlik girdi içeri.

Ben de kupürü kapattım.

Dedemin cüzdanına dokundum.

O cüzdan, yılların emeğiyle dolu değildi belki.

Ama yılların sabrıyla doluydu.

Ertesi gün dedeme gittim.

Hastane koridorunda yine bekliyorduk. İnsanların ayak sesleri, plastik sandalyelerin gıcırtısı, çay ocağından gelen bardak sesi… Türkiye’nin en tanıdık sesleri.

Dedem kupüre baktı.

“Eee?” dedi. “Varmış demek.”

“Varmış,” dedim. “Hem de nasıl.”

Anlattım.

1855’teki ilanı.

1857’deki yasağı.

Kaçak oynatıcıları, gözaltıları.

Abdülaziz döneminde tekrar serbest bırakılışını.

1865’te kolera bahanesiyle yasaklanışını.

II. Abdülhamid döneminde nizamnameyle devletin eline geçişini.

Ordu ve donanma için yapılan çekilişleri.

Sonra Türk Tayyare Cemiyeti’ni, Milli Piyango’yu…

Dedem sessizce dinledi.

Bazen gözlerini kapattı.

Bazen dudaklarının kenarı titredi.

Sonunda sadece şunu söyledi:

“Bak evladım… Devlet de insan da… umudu yönetmeyi bilmezse, umut insanı yer.”

O cümle beni yıktı.

Çünkü ben o gece, Sierra’nın (hayatımda bir başka Sierra vardı belki—ama bu hikâyede yok) bir ihaneti değil, bir toplumun sessiz dersini okumuştum.

Dignity… bizde “onur” deriz.

Onur bazen bağırmak değildir.

Onur bazen “ben bu düzene kapılmam” diye kendini tutmaktır.

Sabır bazen susmak değildir.

Sabır bazen doğruyu aramaktır.

O gün dedemin elini tuttum.

“Sen hiç piyango oynadın mı?” diye sordum.

Gülümsedi. Gözleri uzaklara gitti.

“Bir kere,” dedi. “Gençtim. Annene bir mont almak istiyordum. Çıkmadı.”

Sonra ekledi:

“Ama montu yine aldım. Çalıştım. Aldım.”

Bunu söylerken yüzünde öyle bir sakinlik vardı ki…

Ben o an anladım:

Bu hikâyenin sonu intikam değil.

Adalet.

Ve adalet bazen mahkeme kararı gibi gelmez.

Bazen insanın kendi içindeki terazinin yerine oturmasıdır.

Bir daha, umut diye sömürüye el uzatmamasıdır.

Osmanlı’da loto vardı.

Yasaklandı, kaçak oynatıldı, tekrar serbest oldu.

Denetlendi, denetimsiz kaldı.

Devlet eliyle düzenlendi.

Geliri orduya, donanmaya, kurumlara aktarıldı.

Sonunda Cumhuriyet döneminde kurumsallaştı.

Ama bütün bu tarihsel çizginin içinde asıl mesele şuydu:

İnsan umutsuz kalınca, “bir mucize” arar.

Ve bazıları o mucizeyi satar.

Benim için bu hikâyenin gerçek dersi, dedemin cüzdanındaki o yıpranmış dikişte saklıydı.

Sabır.

Aile bağı.

Sessiz direniş.

Ve en önemlisi…

İnsan onurunu, hiçbir kupona rehin bırakmamalı.