Demir Atılan Kadim Şehir ve Gözlüklerin Ardındaki Sessiz Yaşlar

Bazı sessizlikler vardır, içinde koca bir fırtınayı saklar. İstanbul’un işgal yılları da işte öyle bir sessizliğe bürünmüştü. 1918’in o puslu Kasım gününde, Çanakkale’yi geçemeyenlerin tek mermi atmadan İstanbul’a demirlediğini gördüğümüzde, sanki şehrin kalbi durmuştu. Bizim için her şey 1915’te, o kanlı siperlerde başlamıştı aslında.

İngilizler, Gelibolu’da o devasa ordularına rağmen Türk askerinin göğsünü aşamamışlardı. O dönem askerlerine moral olsun diye mendiller dağıtmışlardı. O mendillerde bir çizim vardı ki, her gördüğümüzde içimiz sızlardı; Britanya bayrağı, ay ve yıldızı pençeleri arasına almış, adeta eziyordu. Onlara göre biz artık çökmüş, manda olmayı kabullenmiş bir “köle” millettik. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Bir milletin toprağını alabilirdiniz ama ruhuna kelepçe vuramazdınız.

İstanbul işgal altındayken hayat Türkler için bir cehennem azabıydı. Sokaklarda devriye gezen yabancı askerler, evlere giren yağmacılar, hiçbir gerekçe gösterilmeden zindanlara atılan vatanperverler… İngilizler burayı Hindistan gibi bir sömürge yapmak istiyorlardı. Boğazın ticareti, ucuz işçi gücü ve o kadim şehrin stratejik avantajı iştahlarını kabartıyordu. Hatta işgale “Konstantinopolis’in Fethi” diyor, kendilerine de yeni Fatihler unvanını yakıştırıyorlardı.

Ama Anadolu’nun derinliklerinden, bozkırdan bir ses yükseldi: “Geldikleri gibi giderler!” Bu söz, rıhtımda boynu bükük bekleyen bizler için bir nefes oldu. Sakarya’da, o imkansız denilen meydan muharebesinde ordumuz “Ya istiklal ya ölüm” diyerek hattı değil, tüm vatanı müdafaa ettiğinde, İngilizlerin o mağrur duruşu sarsılmaya başladı.

Büyük Taarruz ile İzmir kurtarılınca, Türk ordusunun bir kolu Çanakkale üzerinden Trakya’ya, diğer kolu ise İzmit üzerinden İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. İngiliz Başbakanı Lloyd George, ordusuna “Ateş edin!” emri vermişti. Ama General Harrington, karşısındaki ordunun gözlerindeki o ateşi gördüğünde durdu. Çünkü biliyordu ki, o gün Türk ordusuna sıkılacak tek mermi, İngiliz İmparatorluğu’nun da sonu olacaktı. Kendi müttefikleri bile desteği çekmiş, Kanada’dan İtalya’ya kadar kimse bu haklı dava karşısında savaşmak istememişti.

Sonunda Mudanya’da o tarihi ateşkes imzalandı. 1923 yılının sonbaharında, o haksız mendillerdeki ay-yıldızı ezen pençeler, sessizce çekilmek zorunda kaldı. 6 Ekim günü Şükrü Naili Gökberk Paşa komutasındaki ordumuz İstanbul’a girdiğinde, halk caddelere dökülmüştü. Askerlerin yüzünde çöl gözlükleri vardı. Önce şaşırdık; güneş yoktu, toz yoktu. Sonradan anladık ki, o yiğitler, yıllardır hasret kaldıkları bu topraklara, bu şehre girerken gözyaşlarını halk görmesin, asker vakarı bozulmasın diye saklanmışlardı o camların arkasına.

İngilizler, mermi bile atmadan, sadece bir milletin sarsılmaz iradesi ve psikolojik savaşıyla yenilmişlerdi. O paçavraları, sömürge hayalleri ve kibirleriyle birlikte tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gittiler. İstanbul, sonsuza dek sahibinin, yani Türklerin egemenliğine geçti. O gün rıhtımda o mendili buruşturan yaşlı adamın yüzündeki huzuru hiç unutmam. Çünkü o biliyordu ki, bazı zaferler topla tüfekle değil, sessizce dökülen ama asla teslim olmayan o yaşlarla kazanılırdı.

Şehitlerimize ve bu toprakları bize vatan kılan tüm kahramanlarımıza selam olsun. Onların sessiz fedakarlıkları, bugün bizim aldığımız her hür nefesin teminatıdır.

Geldiler ve bildikleri gibi değil, geldiklerinden çok daha sessiz bir şekilde gittiler. İstanbul yeniden bizim, yeniden hür oldu.