Demir Kraliçenin Yemini: Gözyaşlarımla Evlendiğim Bir Devletin Kaderi

Bâb-ı Âli’nin sessiz avlularında, yüzyıllardır fısıldanan bir hikâye vardır. Hikâye, uzak diyarların, üç büyük okyanus ötesindeki bir adanın, kudretli lakin yalnız Kraliçesi’ne dairdir. İngiltere’nin Kraliçesi, nam-ı diğer Bakire Kraliçe Elizabeth’in hikâyesi.

Bizim ulemamız ve elçilerimiz, onunla mektuplaşırken daima büyük bir saygıyla söz ederlerdi. Ama Saray’ın iç dehlizlerinde, onu en çok merak ettiren şey, tahtının gücü değil, kadınlık onurunu neden bir erkeğe teslim etmediğiydi.

Bu, sadece bir siyasi merak değil, bir kader meselesiydi.

Hikâye, Kraliçe Elizabeth’in doğumunda başlıyordu. Yıl 1533. O bir prenses olarak dünyaya geldi, ancak kundaktayken bile üzerine düşen gölge, diğer çocuklarınkinden ağırdı.

Babası, Sultan Süleyman’ın çağdaşı, namlı Kral VIII. Henry idi. Henry, bir erkek vâris uğruna cihanı yakıp yıkmaktan çekinmemiş, Elizabeth’in annesinin, Kraliçe Anne Boleyn’in başını bile vurdurmuştu.

Elizabeth, daha küçücük bir kızken, sadakat ve ihanet arasındaki ince çizgiyi en acı şekilde öğrenmişti. Bir babanın sevgisinin, bir erkeğin kudret hırsının gölgesinde nasıl kaybolabileceğini görmüştü.

Bu erken travma, onun ruhuna kazınan ilk ve en büyük vazife dersi oldu: Kendi kaderine hükmet.


Saltanat yolu dikenliydi. Babasının ölümünden sonra, küçük kardeşi tahta geçti; sonra, dindar ve katı ablası Mary.

Mary, İngiltere’yi yeniden Katolik Kilisesi’ne bağlamak istedi. Bu, yüzlerce insanın kanının dökülmesine neden oldu. Bu yüzden ona Kanlı Mary dediler.

Mary, Elizabeth’i bir tehdit olarak gördü. Onu hapsetti. Elizabeth, o soğuk taş duvarlar arasında, ablasının evliliğini ve siyasi hatalarını izledi. Mary, Katolik İspanya Kralı II. Philip ile evlenmişti.

İşte o an, Elizabeth, evliliğin sadece bir aşk meselesi değil, bir siyasi teslimiyet olduğunu anladı. Bir kraliçe evlendiğinde, ülkesini eşinin gücüne teslim ederdi.

Mary, evlenerek sadece kendi kudretini değil, İngiltere’nin bağımsızlık onurunu da İspanya’ya teslim etmişti.

Elizabeth, o zindanda, görevini bir kez daha hatırladı: Eğer tahta çıkarsa, ülkesini hiçbir erkeğin gücüne feda etmeyecekti.


1558’de, 25 yaşındayken taç giydi. Tahta çıktığında, İngiltere dünyanın en zayıf ülkelerinden biriydi. Avrupa’daki din savaşları, ülkesini paramparça etmeye hazırdı.

O, ilk iş olarak İngiltere Kilisesi’ni yeniden Protestanlığa döndürdü. Bu, Katolik dünyasının nefesini kesmişti. Papa, onu lanetlemişti. Suikast girişimleri, her köşe başında pusu kurmuştu.

Ama en büyük tehdit, amansız bir destiny gibi kapısındaydı: İskoç Kraliçesi Mary Stuart.

Mary, Elizabeth’ten sonra tahta geçme hakkına sahipti. O, Elizabeth’e karşı sürekli bir alternatif olarak duruyor, komplolar kuruyordu. Elizabeth, bu tehlikeyi bertaraf etmek için patience gösterdi, yıllarca bekledi, casuslarını kullandı ve nihayet Mary’yi tutukladı.

Mary’nin İngiliz tahtını ele geçirme planları açığa çıkınca, Elizabeth, hayatının en zorlu kurbanını verdi: Kendi kuzenini, bir başka Tudor kanını, vatan ihanetinden idama mahkûm etti.

Bu karar, onun dignity ve devlet vazifesi arasındaki ince çizginin en kanlı örneğiydi. Biliyordu: Devletin bekası, kişisel bağlardan ve duygulardan üstündü.


Tüm bu siyasi çalkantıların ortasında, Saray ve halk, kraliçenin evlenmesini bekliyordu. Tudor hanedanının devam etmesi, bir vâris doğurması gerekiyordu.

Evlilik teklifleri, Avrupa’nın her köşesinden geliyordu. Kendi ablasını kaybeden İspanya Kralı II. Philip bile ona evlenme teklif etmişti. Her talipli, sadece Elizabeth’in elini değil, İngiltere’nin tahtını istiyordu.

Ancak Elizabeth’in ruhunda, babasının annesine yaptıkları, ablasının evliliği nedeniyle ülkesinin yaşadığı utanç, derin bir güvensizlik yaratmıştı.

Danışmanları, “Sultanım, evlenmelisiniz! Vâris vermelisiniz!” diye ısrar ettiler.

O, cevap vermeden sadece gülümsedi. O gülümseme, meclis üyelerinin içini korkuyla doldururdu. Çünkü o gülümseme, mutlak bir kararlılığın ifadesiydi.


Elizabeth’in hayatındaki tek şüpheli aşk, yakın arkadaşı, Atın Efendisi Lord Robert Dudley idi. Robert, Kraliçe’nin odasını gece gündüz ziyaret edebilen tek adamdı. Saray dedikoduları aldı başını yürüdü.

Ancak bu sadık dostluk, hiçbir zaman evliliğe dönüşmedi.

Neden? Rivayetler çoktu: Kimileri, Elizabeth’in çocukken yaşadığı bir taciz travması nedeniyle erkeklere dokunamadığını fısıldıyordu. Kimileri ise daha acayip bir iddiayı dillendiriyordu: Kraliçenin çift cinsiyetli olduğu ve bu sırrın taht uğruna saklandığı.

Ancak en güçlü ve en kabul gören rivayet, bizzat kraliçenin kendisinden geliyordu: O, hiçbir erkeğe güvenmiyordu.

Elizabeth, evlenmek isteyen her adayın, gözünün kendisinden ziyade, İngiltere’nin gücünde olduğundan emindi. Evlenirse, gücünü teslim edecek ve ülkesinin kaderi bir kez daha bir erkeğin hırsına kurban gidecekti. Bu, onun için bir ihanet olacaktı.


Yıllar geçti. Kraliçe Elizabeth, evlenmedi. Ama evlilikten kaçınması, onu zayıflatmadı; tam tersine, kudretini artırdı.

O, siyasi pazarlıklarında evlilik vaadini bir silah olarak kullandı. Fransa, İspanya, Avusturya… Her talipli, evlenme umuduyla İngiltere’ye iyi davranmak zorunda kaldı. O, bu oyunu, bir dahi gibi yönetti.

Elizabeth’in politikası basitti: Siyasi bir denge kurmak için evlilik vaadini kullan, ama asla gücünü kaybetme.

Onun yönetimi altında, İngiltere ekonomik, kültürel ve siyasi bir dönüşüm yaşadı. Denizlerde İspanyol Donanması’nı yendi, Yeni Dünya’da sömürge imparatorluğunun temellerini attı. Sanat ve edebiyat (Shakespeare dönemi) altın çağını yaşadı.

Kraliçe, ülkesini dünya gücü yaptı.


Hayatının sonuna doğru, danışmanlarının baskısı arttı. “Sultanım, hâlâ bir vâris yok. Hanedan bitiyor!”

Elizabeth, yatağında, yorgun ama mağrur bir ifadeyle onlara baktı. Artık çok yaşlanmıştı, beyaz makyajının altında yüzündeki derin çizgiler belli oluyordu.

Ve onlara, yüzyıllar boyu unutulmayacak olan o kutsal yemini fısıldadı:

“Benim zaten bir eşim var. Ben, Devletimle evliyim. Ben, İngiltere’yle evliyim. Ve benim çocuklarım, bu ülkenin halkıdır.

İşte o an, herkes anladı. Onun bakireliği, bir eksiklik değil, en büyük gücü ve en büyük fedakârlığıydı.

Elizabeth, evlenmeyerek, İngiliz tahtını bir erkeğin hegemonyasından kurtarmış, onu doğrudan halkına adamıştı. O, evlenmekten vazgeçerek, kendi hanedanını sona erdirme riski almış, ama ülkesinin bağımsızlığını ve onurunu ebediyen korumuştu.


1603 yılında, Elizabeth hayat gözlerini yumdu. Ardında bir vâris bırakmadı. Tudor hanedanı, onunla birlikte son buldu. Taht, idamına sebep olduğu kuzeninin oğlu, İskoç Kralı James’e geçti.

Bu, Elizabeth’in kaderin cilvesine karşı son ve en derin saygısıydı. Kendi kanını ortadan kaldırmış, ama tahtı, en yakın akrabasına bırakarak ülkedeki istikrarı sağlamıştı.

Elizabeth’in hikâyesi, sadece bir kraliçenin değil, güç ve yalnızlık arasında kalan her kadının hikâyesidir.

Bugün bile, bizler bu uzak Kraliçeyi anarken, onun aldığı o zor kararı düşünüyoruz: Bir kraliçenin aşkı bir kenara bırakıp, vazifeye adanması.

O, kendi kişisel mutluluğunu, Devleti Âliyye’nin (İngiltere’nin) ebedi bekası uğruna kurban etti. Bazen en büyük liderlik, vazgeçmekten geçer. Kendini feda etmekten.

Ve bizler, bu hikâyeyi dinlerken, kendi hayatımızdaki zorlu seçimleri, onurumuz ve görevimiz arasındaki o ebedi çatışmayı hatırlıyoruz.

Bir kadın, kraliçe bile olsa, evlenmediğinde deli, yarım ya da kusurlu damgası yer. Elizabeth ise bu damgayı onuruyla taşıdı ve dedi ki: “Benim kusurum, benim gücümdür.”

O, evlenmekten vazgeçerek, tüm zamanların en kudretli hükümdarlarından biri oldu. Bu, kadere meydan okumanın ve sözünü tutmanın en görkemli örneğidir.