Demircinin Oğlu ve Kibirli Generallerin Sakarya’da Unuttuğu Ders: Esnek Ol, Kırılma
Saat 14:30. 10 Temmuz 1921. Eskişehir Yunan Karargâhı.
Güneş, kalın tuğla duvarlı eski Osmanlı binasının içini kavuruyordu. Pencereden süzülen ışık demeti, odanın ağır, asil havasını keskin bir çizgi gibi ikiye ayırmıştı. Toz zerrecikleri, o ışıkta, sessiz bir telaş içinde dans ediyordu.
General Georgios Hatsiyanestis, yüzünde Balkan Savaşları’ndan kalma ince yara iziyle, masaya yayılmış haritaya baktı. Altın çerçeveli gözlüğü parlıyordu. Etrafındaki beş subayın yüzünde, kibirle karışık bir zaferin kesinliği okunuyordu.
“Bakın şuna,” dedi General, parmağını haritaya vurarak.
“Türklerin toplam askeri gücü? 60.000 adam. Bizim gücümüz? Tam 120.000. İki katı!”
Kristal bardaktaki soğuk limonatasını yudumlarken buzlar şıngırdadı. Bu ses, dışarıdaki atların ter kokusuyla ve içerideki pahalı parfümlerin keskin kokusuyla karışıyordu.
“Onların topları,” diye devam etti, gülümseyerek. “1877 Rus-Osmanlı Savaşı’ndan kalma antika parçalar. Bizimkiler mi? 1918 model İngiliz topları. Her biri saatte 15 mermi atabiliyor.”
Albay Nikolaus Tricopis gülümsedi. “Paşam, istihbarat raporları Türklerin mühimmat sıkıntısı çektiğini söylüyor. Her asker için sadece 50-60 mermi. Bizim askerlerimizin her biri 300 mermiyle yüklü ve sınırsız ikmal hattımız var. Selanik’ten tren her gün geliyor. Her gün!”
Hatsiyanestis kahkaha attı. “Bu bir savaş değil efendiler,” dedi, pencereden dışarı bakarken. Mükemmel dizilmiş, yeni üniformalı asker sıraları, teçhizatları güneşte pırıl pırıl parlıyordu. “Bu bir temizlik operasyonu. Türkler dağınık, moralleri düşük, eğitimleri yetersiz. Liderleri, bu Mustafa Kemal, ne yapacağını bilmiyor.”
Odanın köşesinde, Albay Andreas Kalinski, altmış bir yaşında, üç savaş görmüş, yüzü kırışık bir adam, sessizce duruyordu. Hatsiyanestis’i herkesin önünde eleştirmenin tehlikesini yıllar önce öğrenmişti.
“Ankara’ya kadar?” General, zafer kutlaması için buzda bekletilen şampanya şişesine dokundu. “Maksimum 15 gün. Belki 12. Türk ordusu dağılacak. Ve ben…” Durdu, gözleri uzağı görür gibi. “Büyük İskender’den sonra Anadolu’yu nihai olarak fetheden adam olarak anılacağım.”
Subaylar başlarını salladılar, alkışladılar. Masanın üzerinde, sadece tarihi boş bırakılmış, altın mürekkeple yazılmış zafer telgrafı hazırdı.
Albay Tricopis bir şişe Santorini şarabı açtı. “Paşam, erkekler şimdiden soruyor: Ankara’da hangi otelde kalacağız?”
Herkes güldü. Saray tabii ki. Sembolizm önemliydi.
Ancak, Andreas Kalinski şarap içmedi. Haritadaki kırmızı çizgilere baktı. Türk savunma hatları çok düzenli, çok derin. Eskişehir’den Polatlı’ya kadar uzanıyordu. Neden bu kadar derinde? Neden kademeli çekiliyorlardı? Dudaklarını ısırdı ama sormadı.
Polatlı’nın tozlu sokaklarında, Eskişehir’den 240 kilometre doğuda, General Hatsiyanestis’in bilmediği bir adam vardı: Yüzbaşı Nuri Demir. Henüz 32 yaşındaydı. Erzurum’un küçük bir köyünden geliyordu.
Babası, Ahmet Usta, köyün tek demircisiydi. İstanbul’un parlak akademilerinden bahseden adamlardan değildi. Ama Nuri, babasının dükkânında, körüğü çekerken şu dersi almıştı:
“Oğlum, demir sert görünür ama ateşle esnekleşir. Sonra istediğin şekli alır. Savaş da böyledir. Güçlü görünmelisin ama esnek olmalısın. Yoksa kırılırsın.“
Nuri, bu dersi ilk kez 1915’te Çanakkale’de, genç bir teğmenken anlamıştı. Anzaklar saldırırken, herkes panik içindeydi. Geri çekilelim diyenler vardı. Ama komutan Albay Mustafa Kemal farklı demişti: “Geri çekilmeyin, ama pozisyon değiştirin. Onları merkeze çekin, sonra kanatlardan vurun.”
O gün Nuri, geri çekilmenin bazen güçsüzlük değil, en büyük strateji olduğunu öğrenmişti.
Şimdi, 1921 Temmuz’unda, Polatlı karargâhında, Nuri haritaya bakıyordu. Yanında, babasından kalma, küçük, üç karış boyunda bir demirci çekici vardı. Sapında babasının oyduğu bir yazı: “Esnek ol oğlum.” Nuri, her zor karardan önce bu çekice dokunurdu.
5 Temmuz 1921. Nuri, İzmir’in düştüğünü sadece duymadı, gördü. Göçmen akınlarını, yaralı askerleri, kucağında ölü bebeğiyle gözleri bomboş bir kadını…
O gece uyuyamadı. Babasının dükkânını, Kevenözü’nü düşündü. Yunanlar oraya ulaşırsa ne olurdu? Hayır, bu topraklar düşmeyecekti. Ama nasıl?
9 Temmuz. Saat 03:20. Nuri, üst üste dördüncü uykusuz gecesi. Elinde soğuk kahve. Dışarıda uzaktan bir çakal uluyor.
Haritadaki kırmızı çizgiler, Ankara’ya her gün daha da yakınlaşıyordu. 150 km kalmıştı. Mavi çizgiler, Türk savunma hatları, her çatışmada geriye çekiliyordu.
“Daha ne kadar çekileceğiz?” diye fısıldadı.
Sonra bir şey zihninde tık etti. Bir hatıra: Çanakkale. Mustafa Kemal’in sözleri: “Geri çekilin, ama planlı. Düşmanı içeri çekin.”
Başka bir hatıra: Harp Akademisi dersi. Hoca, Mohaç Meydan Savaşı‘nı anlatıyordu (1526). Kanuni Sultan Süleyman düşmanı derinlere çekmişti. Lojistik hatları kopmuş, erzak bitmişti. Sonra saldırı.
Ve en eskisi: Babasının sesi: “Demir esnek olmalı oğlum. Yoksa kırılır.”
Nuri ayağa fırladı. Kalbi göğsünde gümbürdüyordu. Elleri titreyerek kâğıt kalem aldı. Plan, bir anda berraklaşmıştı.
Planı:
Geri Çekilme: Kontrollü ve planlı bir şekilde, Ankara yakınına 150 km derinliğe çekil.
Yakılan Toprak: Giderken her şeyi yak. Su yok, yiyecek yok, barınma yok.
Taciz: Küçük baskınlarla sürekli rahatsız et. Uyku yok, moral düşür.
Lojistik Koparma: Yunan ikmal hattı 250 km’ye uzar. İkmal imkânsız hale gelir.
Son Savunma: Sakarya Nehri’nde, yorgun, aç, demoralize düşmana karşı sağlam bir savunma hattı kur.
Nuri tekrar tekrar kontrol etti. Matematik acımasızdı, ama işe yarayabilirdi. Babasının çekicine dokundu. “Evet baba,” diye fısıldadı, “Esnek olacağız.”
Ama bunu kim dinlerdi? Sadece bir yüzbaşıydı.
Sonra düşündü: Mustafa Kemal Paşa. O dinlerdi. O farklı düşünürdü.
Ertesi sabah. 10 Temmuz 1921, saat 09:00. Polatlı Karargâhı.
Nuri, elinde kağıtlarıyla, büyük taş binanın önünde bekliyordu. Herkes gergin görünüyordu. Bir çavuş çıktı: “Paşa sizi kabul edecek, ama sadece 5 dakikanız var. Çok meşgul.”
İçeri girdi. Mustafa Kemal Paşa masada oturuyordu. Mavi gözleri, keskin bir bakışla Nuri’yi süzdü. Yanında İsmet Bey (İnönü) ve Fevzi Paşa (Çakmak) vardı.
“Yüzbaşı Demir,” dedi Mustafa Kemal. “Rapor var mı?”
“Paşam, hayır. Rapor değil. Bir öneri.“
Fevzi Paşa kaşını çattı. “Öneri mi? Yüzbaşı, bizim stratejik planlarımız…”
“Paşam, lütfen,” Nuri araya girdi. Cesur bir hamleydi. “Sadece 3 dakika.“
Mustafa Kemal elini kaldırdı. “Dinleyelim.”
Nuri, haritayı masaya serdi. Parmağını haritada gezdirerek konuştu.
“Paşam, Yunanlılar 120.000, biz 60.000. Doğrudan çatışırsak yeniliriz. Eğer onları çekersek, derine, 150 km. Giderken her şeyi yakarsak, lojistik hatları kopar. Askerleri yorulur, moral düşer.”
Sonra parmağını Sakarya üzerine bastırdı. “Burada. Güçlü savunma hattı. Yorgun düşmana karşı.”
Sessizlik. İsmet Bey kalemini bıraktı. Fevzi Paşa ciddi görünüyordu.
“150 km geri çekilmek,” dedi Fevzi Paşa yavaşça. “Demek oluyor ki, Ankara’ya sadece 80 km kalır. Halk paniğe kapılır. Askerler isyan eder.”
“Evet paşam,” dedi Nuri. “Ama matematiksel olarak bu, kazanmanın tek yolu.”
Fevzi Paşa alaycı bir ifadeyle gülümsedi. “Yüzbaşı, savaş matematik değildir. Cesaret, onur, moral…”
“Paşam,” Nuri yine araya girdi. “Yunan generaller de böyle düşünüyor. Onlar, lojistiği unutuyorlar. Biz unutmazsak, kazanırız.”
Mustafa Kemal ayağa kalktı. Pencereye gitti. Uzun bir sessizlik. Sonra döndü.
“Yüzbaşı Demir, sen nerelisin?”
“Erzurum, Paşam. Kevenözü köyü.”
“Babanın mesleği?”
“Demirci, Paşam.”
Mustafa Kemal başını salladı. “Demirciler, metalin esnek olması gerektiğini bilir. Yoksa kırılır.” Nuri’nin kalbi hopladı. Paşa anlamıştı.
Ancak öğleden sonraki kurmay toplantısı tam bir fiyaskoydu. On iki komutan, alaylı alaylı güldü.
“Duydunuz mu beyler? Bir yüzbaşı, demircinin oğlu, bize strateji öğretiyor,” dedi Albay Kemalettin Sami.
“150 km kaçmak mı? Bu onur değil, utanç!”
Nuri, yumrukları sıkılmış, ayakta durdu.
Fevzi Paşa elini kaldırdı. “Yüzbaşı, senin fikrin ilginç ama uygunsuz. Reddedildi.” Sesi soğuk ve resmîydi. “İcatlarını savaş bittiğinde sakla. Eğer hayatta kalırsan.”
Nuri, kapıyı çarpıp çıktı. Koridorda durdu. Öfkeden değil, hayal kırıklığından titriyordu. Cebindeki çekice dokundu. “Ne yapmalıyım baba?” diye fısıldadı.
Aynı akşam, saat 20:00.
Kapı çalındı. Giren, Mustafa Kemal‘di. Yalnızdı.
“Rahat,” dedi. Masanın kenarına oturdu. “Otur yüzbaşı.”
“Planın,” diye başladı Mustafa Kemal. “Doğru. Matematiksel olarak doğru, stratejik olarak doğru. Ama…”
Nuri başını kaldırdı. “Politik olarak zor. Anlamıyorum, Paşam.”
“Diğer komutanlar,” diye açıkladı. “Avrupa okullarında yetiştiler. Onlara ileri taarruz öğrettiler. Senin planın, öğrendikleri her şeye ters. Uygulasaydım, isyan ederlerdi ve ordu bölünürdü.”
Nuri’nin kalbi battı. “Öyleyse umut yok mu?”
“Hayır,” dedi Mustafa Kemal. Ayağa kalktı. “Umut var, ama farklı bir yoldan. Küçük adımlar. Resmi olarak, ‘taktiksel geri çekilme’ diyeceğiz. 10 km, sonra 20, sonra 30. Her seferinde ‘geçici’ diyeceğiz. Ve aynı anda senin dediklerini uygulayacağız: Yakılan toprak, taciz baskınları, lojistik sabotaj.”
Nuri’nin gözleri parladı. “Yani planım uygulanacak… ama gizlice?”
“Tam olarak.” Mustafa Kemal ona baktı. “Sen küçük bir birlik komuta edeceksin. Özel görev: Yunan lojistik hatlarına sabotaj. Gizli. Resmi kayıtlarda yok. Eğer başarısız olursan, ben inkâr edeceğim.”
Nuri duraksadı. Sonra cebinden çekici çıkardı. Masaya koydu. “Babamın çekici. O dedi: ‘Esnek ol, kırılma.’“
Mustafa Kemal çekici aldı, inceledi. “Bilge bir adam,” dedi. “Evet. Esnek olacağız ve kırılmayacağız.” Çekici geri verdi. “Yarın sabah sana 50 adam vereceğim. Seç dikkatle. Görevin: Yunan ikmal trenlerini sabote et. Su depolarını boz, köprüleri patlat. Ama yakalanma. Eğer yakalanırsan…”
“Biliyorum, Paşam. Resmi kayıtta yokum.“
Ertesi gün Nuri 50 adam seçti. Çoğu köylü çocuğu. Erzurum’dan, Sivas’tan, Kayseri’den. Hiçbiri profesyonel asker değildi ama hepsi bir şeyi biliyordu: Toprak nasıl kullanılır.
Üsteymen Hasan: “Tünel kazma biliyorum, Paşam. Köprülerin altını delme biliyorum.”
Onbaşı Mehmet: “Gizlice hareket etme biliyorum. Partizan savaşı biliyorum.”
Çavuş Ali (Çanakkale gazisi): “Ölmeyi biliyorum, ama ölmeden önce düşmana zarar verme biliyorum.”
Bir gece, Nuri ayağa kalktı. “Arkadaşlar, bizim görevimiz resmi değil. Eğer ölürsek, madalya yok, anıt yok. Tarih belki unutacak. Ama eğer başarırsak, 60.000 Türk askerinin hayatını kurtaracağız. Ankara düşmeyecek.”
Hepsi, sıcak çaylarını kaldırdı. “Biz hazırız, Paşam. Ölsek de ölmesek de.”
15 Temmuz – 10 Ağustos: Gizli Operasyonlar.
Nuri’nin ekibi 26 gün boyunca, gece baskınlarıyla çalıştı.
İlk hedef: Yunan ikmal treni. Hasan ve on adam, köprünün altına tünel kazdılar. 4 saat sürdü. Sabah 06:00’da tren geldi. Köprü çöktü. 40 ton mühimmat, 100 ton yiyecek yok oldu.
Hatsiyanestis raporu aldı. “Nasıl oldu?” diye bağırdı. “Köprü dün kontroldeydi!”
“Bilmiyoruz, Paşam. Belki sabotaj.”
“Türkler sabotaj bilmez. Onlar ilkeldir!”
Ama şüphe başlamıştı.
İkinci hedef: Su depoları. Nuri’nin ekibi gece depoları deldi. Ertesi gün, Yunan askerleri çölde susuzdu. Aç değildi, ama susuzdu.
Sabotajlar devam etti. Gece küçük ama etkili baskınlar.
20 Ağustos. Yunan ordusu Polatlı’nın 30 km batısına vardı. Ama askerler yorgundu. 250 km yürümüşlerdi. Her gün saldırı beklentisi, ama Türkler kaçmaya devam etmişti. Hiç büyük çarpışma olmamıştı.
İaşe gecikmesi dört gündü. Bazı birlikler iki gündür ekmek yememişti. Moral %40 düşüş.
Albay Kalinski, Hatsiyanestis’e yaklaştı. “Paşam, bir şey yanlış. Türkler çok kolay kaçıyor. Çok sistematik. Belki bu bir tuzak. Belki bizi çekiyorlar.“
Hatsiyanestis öfkeyle baktı. “Tuzak mı? Kalinski, sen yaşlanıyorsun. Korkak oluyorsun. Yarın Sakarya’ya varacağız ve orada Türkleri ezeceğiz!”
23 Ağustos 1921. Sakarya Nehri Savaşı başlar.
Sabah 05:30. Yunan ordusu Sakarya’ya vardı ve durdu.
Karşılarında dev bir savunma hattı vardı. Türk ordusu, 60.000 adam, siperlerde hazırdı. Bu sefer kaçmıyorlardı. Türk askerleri taze görünüyordu. Dinlenmiş, hazırlıklı. Mühimmatları vardı. Depoları Sakarya’da önceden kurulmuştu.
Yunan askerleri ise bitkin, aç, susuz. 250 km yürümüşlerdi.
“Paşam,” dedi Trikopis endişeyle. “Belki bir gün dinlenelim…”
“Hayır! Şimdi saldırıyoruz! Onlar zayıf!”
Savaş 22 gün sürdü. Her gün Yunanlılar saldırdı, her gün Türkler savundu. Ama Yunanlılar giderek zayıfladı.
gün: Yunan morali %60 düştü.
gün: İaşe krizi. Ekmek bitti.
gün: Bazı birlikler izinsiz geri çekilmeye başladı.
10 Eylül. Hatsiyanestis, karargâhında oturuyordu. Ellerinden titriyordu. Rapor okuyordu: 30.000 asker esir düştü veya kayboldu. Geri kalan birlikleri çekiyoruz.
Albay Kalinski sessizce yaklaştı. Bir şey uzattı. Nuri’nin sabotaj ekibinden ele geçirilmişti: Türk planının bir kopyası. Üzerinde sadece bir isim vardı: Yüzbaşı Nuri Demir.
Plan: Düşmanı Çek. Yorgun Düşür. Sonra Savun.
Hatsiyanestis okudu. Yüzü soldu. “O basit plan…” diye fısıldadı. “Bizi kandırdı. Demircinin oğlu bizi yendi.“
Kafasını ellerinin arasına aldı. “Tarih, dedi, kırık bir sesle, “beni Türk dehasına yenilmiş adam olarak anacak.”
Yüzbaşı Nuri Demir savaştan sonra binbaşı oldu. Sessizce yaşadı. Hiç röportaj vermedi.
Mustafa Kemal, 1923’te Cumhurbaşkanı oldu. Nuri’yi özel bir toplantıya çağırdı.
“Demircinin oğlu,” dedi, gülümseyerek. “Sen tarih yazmayı biliyordun.”
“Hayır, Paşam. Sadece babamın sözünü dinledim.”
O demirci çekici, şimdi Ankara Askeri Müzesi’nde, küçük bir plakayla sergileniyor: Yüzbaşı Nuri Demir’in Çekici. Sakarya’nın Sembolü.
Bu hikâye bize şunu öğretir: Deha, pahalı laboratuvarlara ihtiyaç duymaz. Zafer sadece teknolojiye bağlı değildir. Gerekli olan: Sorun gördüğünde çözüm görme vizyonu, otoriteye meydan okuma cesareti ve geleneği yenilikle birleştirme bilgeliğidir.
Toprağı için savaşan bir Türk’ü asla küçümseme. Çünkü zorlukta, biz esnekleşiriz ve kırılmayız.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






