Depremin Açtığı Kapıdan Kosova’nın Hançerine: Balkanlar’da Osmanlı’nın Karanlık Yürüyüşü
Edirne’de geceler, insanın içine çöken bir ağırlık taşır.
Sarayın taş koridorlarında yankılanan her adım, sanki geleceğin kararını önceden fısıldar. Kandillerin titrek ışığı, duvarlara yalnızca gölgeleri değil, şüpheyi de asar. Ve o gece… en küçük ses bile bir ihanet ihtimali gibi duyuluyordu.
Tahta oturanın adı belliydi, ama tahtın huzuru belli değildi.
Kapı aralandı. Bir ulak nefes nefese içeri alındı. Dizlerinin üzerine çöktü; ağzından çıkan kelimeler, önce anlaşılmadı. Çünkü bazen bir haber, duyulduğu anda bile insanın zihnine sığmaz.
Dışarıda rüzgâr, Meriç’in soğuk kokusunu getiriyordu. İçeride ise sessizlik… bir şehir büyüklüğünde.
Sultan’ın yüzünde tek bir çizgi kıpırdamadı. Ama gözleri, bir anlığına, uzaklarda bir ovayı gördü sanki: çadırlar, miğferler, kalkanlar… ve ölümü bekleyen genç yüzler.
Bu, fetihlerin gecesi değildi.
Bu, kaderin “sıradaki hamle benim” dediği geceydi.
Çünkü Balkanlar’da güç, yalnızca kılıçla büyümezdi. Bazen bir deprem surları yıkar, bazen bir nehir orduyu yutar, bazen de bir adamın göğsüne saplanan hançer, koskoca bir çağın yönünü değiştirirdi.
Sarayın içinde herkes biliyordu: Zafer haberi de gelse, yas haberi de gelse… bu coğrafyada her zaferin gölgesinde bir bedel beklerdi.
O bedelin kime kesileceğini ise kimse önceden bilmezdi.
Osmanlı 1299’da resmen devlet olduğunda, dünya “hazır” görünüyordu.
Batıda zayıflamış Doğu Roma (Bizans) kalıntıları, doğuda parçalanmış Anadolu beyleri… Her yer çatlaklarla doluydu. Ama çatlaklardan yürümek, insanın ayağını kanatır. Osmanlı’nın ilk yıllarında fetih, yalnız toprak kazanmak değildi; kimlik kazanmaktı.
Orhan Bey döneminde gözler Rumeli’ye çevrildi. Çünkü asıl tehlike, Bizans’tı; Bizans’ın nefes aldığı yer ise Balkanlar’dı. Balkanlar alınmadan güvenlik, hep yarım kalacaktı.
Ve kader, tarihin en tuhaf kapısını 1354’te araladı.
1 Mart’ı 2 Mart’a bağlayan gece, Gelibolu’da şiddetli bir deprem oldu. Surların büyük kısmı yıkıldı. Taş, bir anda “engel” olmaktan çıkıp “giriş”e dönüştü. Süleyman Bey —Orhan’ın büyük oğlu— o sırada Biga civarındaydı. Depremin açtığı yarıktan içeri sızdı ve Gelibolu’yu ele geçirdi.
Bir devletin kaderi bazen bir kumandanın cesaretinde değil, toprağın titremesinde saklıdır.
Bu ilk geçiş, Osmanlı ailesinin içinde yeni bir duygu doğurdu: kalıcı olma arzusu. Artık Rumeli “sefer” değil, “yurt” olacaktı.
Ama yurt dediğin şey, yalnız bayrak dikmekle kurulmaz. Yurt; düzen ister, vergi ister, asker ister. Ve en acısı, her adımda bir evin ocağından bir genç eksilir.
Süleyman Bey’in adı, bu yüzden sadece bir şehzade adı değildir. O, bir kapının ilk eşiğidir. Edirne’nin, Kosova’nın, Niğbolu’nun, Varna’nın gölgesi; daha o günlerde o kapının ardında beklemeye başlamıştı.
Aile içinde büyüyen güç, aynı anda yeni bir korkuyu da büyütüyordu: “Balkanlar’a girdik… peki çıkışımız var mı?”
Bu sorunun cevabı yoktu. Çünkü bir kez giren, artık yalnız fethetmez; taşır. Tahtın yükünü, askerin yorgunluğunu, halkın açlığını, düşmanın kinini taşır.
Ve bu yük, nesilden nesile miras kalır.
Edirne’ye bakınca insan, bir şehrin değil bir kararın taşlaştığını görür.
1361’de Şehzade Murat’ın Edirne’yi fethetmesi, Osmanlı’nın Rumeli’de “geçici misafir” olmadığını ilan etti. Edirne’nin başkent oluşu sadece coğrafi bir değişim değildi; devletin kalbi Anadolu’dan Rumeli’ye doğru kaydı. Sarayın ritmi değişti. Divan sohbetleri değişti. Endişeler bile yer değiştirdi.
Gücün merkezinde artık iki türlü korku vardı:
Birincisi dış korku: Haçlı ittifakları, Macar baskısı, Sırp ve Bulgar dalgalanmaları.
İkincisi iç korku: Tahtın devamı, hanedanın geleceği, “kimin yerine kimin geçeceği” sorusu.
Balkanlar’da ilerlemek, sarayın içinde entrika üretir; çünkü fetih, ganimet ve rütbe dağıtır. Rütbe dağıldıkça kıskançlık, kıskançlık büyüdükçe fısıltı artar. Sarayda fısıltı, bir hançer kadar keskindir; çünkü kimin sırtına saplanacağını kimse bilmez.
Bu dönemde Osmanlı ordusu, sayı bakımından çoğu kez dezavantajlıydı. Ama disiplin, hız ve zamanlama avantajı vardı. 1364’te Sırplar, Bulgarlar, Eflak, Bosna ve Macarlardan oluşan Haçlı kuvvetleriyle Osmanlı karşı karşıya geldi: Sırpsındığı (Meriç) Muharebesi. Rivayet edilen sayılar bile insanın içini ürpertir: 60.000’e karşı 10.000.
Kazanan Osmanlı oldu. Meriç’in kontrolü geçti, Bulgaristan vergiye bağlandı, Edirne’nin başkentliği pekişti. Ve Balkanlar’daki Macar-Sırp üstünlüğü sarsıldı.
Ama savaşın sarayda bıraktığı iz zafer sevinci değildi.
Zafer, sarayın içinde bir başka şeyi büyütür: tehdit algısını.
“Sırplar bunu yutar mı?” diye soruldu.
“Macar bunu kabul eder mi?”
“Bizans iç savaşta ama yarın toparlanırsa ne olur?”
Saray, zaferden sonra bile rahat uyuyamaz. Çünkü sarayın uykusu, düşmanın nefesine bağlıdır.
Ve işte böyle bir atmosferde, ihanet yavaş yavaş yürümeye başlar: önce dışarıda, sonra içeride, en sonunda kişinin kendi kalbinde.
1371’de Çirmen’de yaşanan şey, savaşın bazen kılıçla değil, insanın zaafıyla kazanıldığını gösterdi.
Sırplar, Sultan Murat’ın Anadolu’da olmasını fırsat bildi. Edirne yönüne saldırıya geçtiler. 26 Eylül gecesi ordugâhta eğlence kuruldu; sarhoşluk, gevşeklik ve “bize bir şey olmaz” duygusu… Tam o sırada Lala Şahin Paşa ani baskın yaptı. Panikleyen askerler Meriç’e doğru kaçtı; nehir, kılıçtan daha soğuk bir cellât gibi onları yuttu. Komuta çöktü, moral çöktü, Sırbistan Osmanlı’ya bağlılığını bildirdi. Üsküp hariç Makedonya’nın büyük kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi.
Ardından fetihler sürdü: 1385 Niş, 1386 Sofya, 1389 Şumnu…
Ve sonra 1389: I. Kosova Savaşı.
İşte tarihsel dönüm noktası burada, bir ovada, ağır kayıpların içinde, iki tarafın da canıyla ödediği bir yerde yaşandı. Osmanlı kazandı. Ama zaferin hemen ardından Sırp soylusu Miloş Obiliç, Sultan I. Murat’a yaklaştı ve onu hançerledi.
O an, fetihlerin dili değişti.
Bir sultanın şehit edilmesi, sadece bir canın alınması değildir; devletin psikolojisi değişir. Taht, bir anda daha sertleşir. Güven, bir anda daha pahalıya çıkar.
I. Murat’ın şehadetiyle tahta “Yıldırım” lakaplı I. Bayezıt geçti. Kosova’da Sırp gücü tükenmişti; Macaristan Sırp topraklarına baskı yapmaya başladı. Birçok Sırp prensi Bayezıt’e bağlılık bildirdi. 1391’de Belgrad ve Semendirek hariç Sırp toprakları Osmanlı’ya tabi oldu.
1393 başlarında Vidin hariç Bulgar toprakları fethedildi.
1394 Selanik ve Tesalya alındı.
1396’da Niğbolu Muharebesi… Haçlı ordusuna karşı Osmanlı üstün geldi. Vidin geçti, Bulgar Krallığı tamamen ortadan kalktı.
Ve tam yükselişin zirvesinde, 1402’de Ankara Savaşı geldi.
Bayezıt, Timur’a yenildi ve esir düştü. Osmanlı’da Fetret Devri başladı (1402–1413). Selanik, Vidin, Niş, Dobruca gibi bölgeler kaybedildi.
Kaderin kontrolü ele aldığı an buydu: Balkanlar’da kazanmak, bir anda kaybetmeye dönüştü. Çünkü imparatorluklar yalnız dış düşmanla değil, iç parçalanmayla da yıkılır.
Ve parçalanma, en karanlık savaştır.
Fetret Devri’nin acısı, kılıç yarası gibi değildir.
Kılıç yarası kanar ve kapanır; fetret yarası ise kuşku üretir. Kardeş kardeşe bakamaz hale gelir. Aynı bayrağın altında yürüyenler, bir anda birbirini “taht engeli” görür. Devlet, bir aile kavgasına sıkışınca Rumeli’deki kaleler yalnız kalır. Ve yalnız kalan kale, er ya da geç düşer.
1413’te I. Mehmet tek başına tahta çıkınca fetret bitti. Anadolu’daki isyanları bastırdı, sonra Rumeli’ye yöneldi. 1419’da Eflak’a ulaşıldı, kuşatma ve mücadele… 1421’de Vidin geri alındı. Aynı yıl Edirne’de vefat etti.
Yerine geçen II. Murat, Anadolu’daki isyanları bastırdıktan sonra 1426’da Rumeli seferine çıktı. 1430 Selanik, 1431 Yanya fethedildi. Kuzeyde ise Sırp despotluğu, Macar etkisiyle Osmanlı himayesinden çıktı; Brankoviç’le çekişme başladı.
II. Murat 1440’ta Belgrad’ı altı ay kuşattı ama alamadı. Bu başarısızlığın ardından Haçlı baskısı arttı. 1443’te İzladı Derbendi’nde dört gün süren çetin muharebe… Osmanlı kazansa da ağır kayıplar verildi. Ardından Edirne–Segedin Antlaşması imzalandı; Sırp Krallığı ve Eflak prensliği anlaşma gereği kaybedildi.
Ve işte burada, psikolojinin kırıldığı an geldi: II. Murat tahttan feragat edip yerini 12 yaşındaki oğlu II. Mehmet’e bıraktı.
Bir baba için bu, hem fedakârlık hem çaresizliktir. “Ben yoruldum” demek kadar, “sen büyümek zorundasın” demektir.
Haçlı dünyası bunu fırsat bildi. Yeni bir ordu kuruldu; Varna’ya doğru ilerlediler. Kaynaklar farklı söyleyebilir, ama sonuç değişmez: II. Murat’a haber gönderildi ve o, yeniden ordunun başına geçti.
Varna önlerinde, 9 Kasım 1444’te Osmanlı kazandı. Macar Kralı Vladislav öldü. Komutan kaçtı.
Ama savaş bitmedi. 1448’de II. Kosova… yine Osmanlı galip geldi. Macar gücü kırıldı ve Osmanlı Balkanlar’a daha fazla hâkim olmaya başladı.
Bu bölümün ahlaki zirvesi şudur: Bir devlet bazen “çocuk sultan”a bile acımaz; onu siyasetin ortasına bırakır. Bir baba ise tahtı bırakırken bile, gerektiğinde geri dönüp kanın önüne geçmek zorunda kalır.
İşte fedakârlık böyle bir şeydir: alkışsız, sessiz, geceleri uykusuz.
1451’de II. Murat vefat etti. Tahta yeniden II. Mehmet geçti.
1453’te Konstantiniyye fethedildi. Ardından Fatih, bir süre Anadolu meseleleriyle ilgilendi. Sonra 1455’te Balkanlar’a yöneldi: Boğdan prensliği yıllık vergi karşılığında tabi kılındı. 1458’de Atina ve Avlonya, 1459’da Sırbistan yeniden Osmanlı hâkimiyetine girdi. 1460’ta Mora yarımadası fethedildi. 1463’te Bosna Krallığı ortadan kaldırıldı. 1479’da İşkodra’nın alınmasıyla Arnavutluk’un büyük kısmı, Epir ve Eğriboz Osmanlı toprağı oldu.
Fatih, Balkanlar’da “tamamlamaya” çalıştı; çünkü bu coğrafya, yarım bırakılan işi affetmez.
1481’de Fatih 49 yaşında vefat etti. Tahta II. Bayezıt geçti; Balkanlar’da fetihler yavaşladı. 1503’te Boğdan nihai olarak Osmanlı’ya katıldı. 1512’de I. Selim tahta çıktı; Balkanlar’dan çok doğuya yöneldi. 1520’de vefat etti; Kanuni tahta geçti.
Kanuni, Balkanlar’da yeniden sert rüzgâr estirdi: 1521 Belgrad fethedildi. 1526 Mohaç’ta Macar ordusu yenildi; Kral II. Layoş bataklıkta boğuldu. 20 Eylül’de Budin’e girildi, Macaristan Osmanlı’ya katıldı. 1543 Estergon, 1566 Zigetvar…
Ama sonra imparatorluk doğuya döndü; Safevî mücadelesi, Avusturya ile sınır gerilimleri… Büyük kazanımlar azaldı. Son Osmanlı Balkan kazanımları 1596 Eğri ve 1600 Kanije oldu.
1683’te II. Viyana Kuşatması başarısız olunca Balkanlar’da gerileme dönemi başladı.
Gücü kazananlar: Osmanlı’nın yükseliş döneminde merkezi otorite, başkentler, yeni eyalet düzeni…
Her şeyini kaybedenler: fetretin yalnız bıraktığı kaleler, kuşatma altındaki şehirler, savaş alanında adı bile yazılmayan askerler… ve bazen, zafer anını göremeden giden sultanlar.
[8] EPİLOG – TARİHİN SESSİZLİĞİ (200–250 kelime)
Tarih, Balkanlar’ı çoğu zaman bir harita gibi anlatır.
Gelibolu, Edirne, Niş, Sofya, Kosova, Niğbolu, Selanik, Belgrad, Budin… Noktalar, tarihin kaleminde “fetih” diye birleşir. Oysa her noktanın içinde bir aile vardır. Bir annenin bekleyişi, bir çocuğun büyüyemeden ölüşü, bir babanın oğluna “tahta geç” demek zorunda kalışı vardır.
Tarih, depremin surları yıkmasını yazar; ama o surların altında kalan korkuyu yazmaz. Nehrin orduları yutmasını yazar; ama boğulanların son nefesinde kimi çağırdığını yazmaz. Bir hançerin sultanı şehit etmesini yazar; ama o anda sarayın içine çöken güvensizliği, yıllar sonra bile dinmeyen titremeyi yazmaz.
İmparatorluklar büyürken “adalet” der, “düzen” der, “nizam” der.
Ama nizamın bedelini çoğu zaman insanlar öder. Ve insan bedeli, tarihin en kolay unuttuğu şeydir.
Balkanlar’da Osmanlı’nın yükselişi; sabır, strateji ve disiplin kadar, fedakârlık ve kayıpla da örülüdür. Yükselişin gölgesinde, her zaman bir düşüş ihtimali bekler.
Kader, bazen devletleri depremle büyütür; bazen tek bir hançerle sarsar.
Adalet ise çoğu zaman geç gelir—ama geldiğinde bile yaraları eski haline döndürmez.
Balkanlar’da fetih, sadece toprak almak değildi; insanın ömründen pay almaktı.
Bir deprem kapı açtı, bir hançer çağ kapattı.
Ve tarihin sessizliği, en çok kaybolan isimlerin üstüne çöktü.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





