Derinliğin Getirdiği Sessizlik ve Bir Sabır İmtihanı

Doğu Akdeniz’in mavi suları, her yıl olduğu gibi o Nisan ayında da devasa çelik gövdelere ev sahipliği yapıyordu. NATO’nun yıllık deniz tatbikatı için 15 ülkeden savaş gemileri, uçaklar ve denizaltılar bölgeye toplanmıştı. Kağıt üzerinde bu sadece bir koordinasyon testiydi; ancak denizin tuzuyla yoğrulmuş olanlar bilir ki, her tatbikat aynı zamanda sessiz bir gövde gösterisidir.

NATO karargahındaki binfing odasında hava ağırdı. Amerikalı, İngiliz ve Fransız subayların arasında Yunan fırkateyn komutanı, kendine olan güveniyle dikkat çekiyordu. Tatbikat senaryosu basitti: Yunan fırkateynleri, bölgedeki Türk denizaltılarını tespit edecek, denizaltılar ise fark edilmeden gemilere yaklaşmaya çalışacaktı. Yunan komutan, yanındaki subayların duyacağı bir sesle, “Türk denizaltıları eski teknolojiler,” dedi. “Bizim sonarlarımız karşısında hiç şansları yok. Onları bulmamız bir saatimizi bile almaz.”

Preveze denizaltısının komutanı Binbaşı Murat Kaya, bu sözleri duyduğunda sadece önüne bakıyordu. O, denizin derinliklerinde sessizliğin bir tercih değil, bir hayatta kalma sanatı olduğunu biliyordu. Hiçbir polemiğe girmedi. Sadece görevini yapmak için zihninde rotayı çizmeye başladı.

Ertesi sabah, tatbikatın başlamasıyla birlikte Preveze, limandan bir hayalet gibi ayrıldı. Binbaşı Murat, mürettebatına döndüğünde odada çıt çıkmıyordu. “Arkadaşlar,” dedi fısıltıya yakın bir sesle, “Bugün bizim için teknoloji değil, sabır ve sessizlik konuşacak. Onlar bizi bulmadan biz onları avlayacağız.” Denizaltı yavaşça derinliklere süzüldü; 100 metrede elektrik motorlarının o duyulması imkansız uğultusuyla ilerlemeye başladı.

Yukarıda, dalgaların üzerinde Yunan fırkateyni modern sonarlarıyla denizi didik didik ediyordu. Aktif sonarlar suya ses dalgaları gönderiyor, geri dönecek bir yankı bekliyordu. Bir saat geçti. Yunan komutan köprüüstünde sabırsızlanmaya başladı. “Hala bir iz yok mu?” diye sordu. Sonar operatörü tereddütle, “Hayır komutanım, deniz çok temiz,” dedi.

İkinci saat bittiğinde fırkateynde gerginlik hakimdi. Yunan komutan artık sinirliydi. Teoride o denizaltının orada olması gerekiyordu ama hiçbir cihaz sinyal vermiyordu. Murat Kaya ise aşağıda, adeta denizin doğal seslerine karışmıştı. Sadece beş knot hızla, bir balina kadar yavaş ve gürültüsüz ilerliyordu. Yunan gemisinin aktif sonarla arama yaptığını biliyordu; bu yüzden ses dalgalarının çarpmayacağı derinlikleri ve akıntıları bir usta gibi kullanıyordu.

Üçüncü saat başladığında Binbaşı Murat, riskli bir karar verdi. “Yavaşça yüksel,” dedi. “Geminin tam altına geçiyoruz.” Bu, denizaltıcılıkta en tehlikeli manevralardan biriydi. Geminin tam altına yerleşmek, fırkateynin sonarlarının “kör noktasına” girmek demekti. Preveze, santimetre santimetre yükselerek fırkateynin devasa gövdesinin tam altına yerleşti. Artık yukarıdaki modern sonar sistemleri ne kadar tarama yaparsa yapsın, kendi gemilerinin gürültüsü yüzünden tam altlarındaki bu sessiz misafiri görmeleri imkansızdı.

Murat Kaya, sonar operatörüne işaret etti. “Torpido kilidi yap. Simülasyon başlasın.”

Tam o saniyelerde Yunan fırkateyninin sonar odasında alarm sesleri yankılanmaya başladı. Operatörün ekranı aniden kırmızıya dönmüştü. Sinyal, geminin tam altından geliyordu. Yunan komutan sonar odasına koştuğunda gördüğü manzaraya inanamadı. Ekranda, torpido kilit sinyali tam merkezdeydi. 3 saat boyunca aradıkları hedef, aslında hep ayaklarının altındaydı.

O sırada su altı telefonu çaldı. Yunan komutan, titreyen ellerle ahizeyi kaldırdı. Hattın diğer ucunda Binbaşı Murat’ın sakin ve buz gibi soğuk sesi yankılandı: “Good morning, commander. I have been right under you for three hours. Good luck.” (Günaydın komutanım. Üç saattir tam altınızdayım. İyi şanslar.)

Yunan komutan cevap veremedi. Telefonu kapattığında yüzü kireç gibiydi. 3 saatlik kibir, 3 dakikalık bir sessizlikle yerle bir olmuştu.

Tatbikat limanda bittiğinde NATO değerlendirme raporu hazırlandı. Raporda açıkça yazıyordu: “Türk Deniz Kuvvetleri, modern sonar sistemlerini bile çaresiz bırakan bir sessizlik ve taktik zeka sergilemiştir.”

Değerlendirme toplantısında Yunan komutan, Murat Kaya’ya yaklaştı. “Nasıl yaptınız?” diye sordu. “Bizim sonarlarımız en iyisidir.” Murat Kaya, alçak gönüllü bir tavırla gülümsedi. “Teknoloji önemlidir ama deneyim ve disiplin her zaman bir adım öndedir. Biz denizaltıcılar sessizlik sanatını biliriz.”

Yunan komutan başını önüne eğdi. “Sizi hafife aldık,” dedi fısıldayarak.

Binbaşı Murat Kaya, hiçbir gösterişe kapılmadan çantasını topladı. O gün Doğu Akdeniz’in derinliklerinde bir kez daha kanıtlanmıştı ki; en büyük güç bağırıp çağırmak değil, kimse fark etmeden orada olabilmektir. Türk denizaltıcıları o gün evlerine dönerken, arkalarında modern teknolojinin bile açıklayamadığı vakur bir sessizlik bıraktılar. Kimse o sessizliğin ne anlama geldiğini fark etmedi ama denizin altındaki gerçek sahipler her zaman oradaydı.