
Haziran güneşi İzmir’in lüks bir otomobil galerisinin cam cephesinde ateş gibi yanıyor, içerideki parıltılı Mercedes ve BMW’lerin üzerine bin renkli yansımalar düşürüyordu. Ege’nin seçkin ailelerinin sıkça uğradığı, saygının cüzdan kalınlığıyla ölçüldüğü bu yerde, para kokusu havada asılı kalmış gibiydi. Bu vitrinin önünde, eskimiş bir ceket, kirli sakal, dağınık saç ve parçalanmış sandaletlerle 50’li yaşlarında görünen bir adam durdu. Tarık Karadeniz… Şehrin en zengin iş insanlarından biriydi aslında. Fakat bugün kimse bunu bilmiyordu. O, insanları sınamak, maskeleri düşürmek için kendi maskesini takmıştı. “İnsan değerini anlamak için bazen görünmez olmalısın,” diye geçirdi içinden.
Otomatik kapıdan içeri adım attığında, galeri müdürü Cengiz Öztürk lacivert takım elbisesi, keskin bakışlarıyla müşteri karşılıyordu. Tarık’ı görür görmez yüzü dondu. Sanki bu steril atmosfere bir mikrop girmişti. “Ne işin var burada?” diye hırladı, herkesin içinde. “Sadece arabalara bakmak istemiştim. Bir gün belki…” Cümlesini tamamlayamadan Cengiz omzuna sertçe bastırdı: “Defol buradan serseri! Senin gibilerin hayal bile edemeyeceği arabalar bunlar. Kokun tüm galeriyi sardı!”
Mavi takım elbiseli zengin müşteri Orhan Yavuz, bu sahneyi telefonuyla kaydediyor, alaycı bir gülümsemeyle Cengiz’i kışkırtıyordu: “Bu dilenciye haddini bildirin! Bizim vergilerimizle aldığı yardımlarla besleniyor, gelip burada lükse bakıyor!” Etraf kahkahalarla çınladı. “Belki de çalmaya gelmiştir,” diyen oldu. Tarık’ın gözlerinde kimsenin fark etmediği bir volkan kabarıyordu. Her kelime, her kahkaha zihnine kazınıyordu. Cengiz onu sürükleyerek dışarı atarken Tarık direnmedi. Köşede yeni işe başlayan genç çalışan Seren Kılıç korkuyla izliyor, işini kaybetme korkusuna rağmen gözlerindeki yaşları tutamıyordu. Kimseye duyuramadığı bir fısıltıyla “Biraz insanlık…” dedi. Tarık dışarı itilmek üzereyken camdan içeri son kez baktı: Onlarca yüzün arasında bir tek Seren’in gözlerinde insanlığın titrek ışığını gördü. “Gününü göreceksin sefil!” diye bağırdı Cengiz arkasından. Kahkahalar, camların ardında yankılanırken Tarık kaldırıma bırakıldı. O an yüzündeki ifade değişti: Artık o sadece Tarık değildi; adaletin kendisiydi. “Kim aşağılarsa aşağılanacak. Kim onurlandırırsa onurlandırılacak,” diye mırıldandı.
Güneş İzmir tepelerinin ardına inerken, galeride hayat hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Gülüşler, kadeh şıngırtıları yeniden yükseldi. Orhan kadehini kaldırdı: “Gerçek müşteri biziz Cengiz Bey, o paçavralar değil!” Seren köşeye çekilmiş, utançtan yanakları yanarken, meslektaşlarının onaylayan bakışları altında ellerini yumruk yaptı. “Nasıl bu kadar kalpsiz olabilirler?” İçeride alaycı kahkahalar, dışarıda meltem… Tarık, küfür ve hakaretlerin her birini zihninde dosyalarken cebinden küçük bir not defteri çıkarıp bir şeyler karaladı. Sonra telefonunu açtı: “Hazırlıkları başlat. Zaman geldi.”
Ertesi günün heyecanı galeriyi sarmıştı. Cengiz, “Yarın Ankara’dan çok önemli bir müşteri geliyor, üç araba birden alacak, hem de peşin,” diye ekipte tatlı bir telaş uyandırmıştı. İzmir’in başka bir köşesinde, lüks bir otelin süitinde duran Tarık ise takım elbisesini düzeltiyor, platinum saatini kontrol ediyordu. “Yakup, her şey hazır mı?” Asistanı, “Evet efendim, nakit ödemeyi söyledik. Kimliğiniz gizli,” dedi. Masadaki broşürde Cengiz’in fotoğrafına parmağını dokundurup mırıldandı: “İnsanlık dersi zamanı.”
Sabah, parlatılmış arabalar vitrini doldururken, Cengiz en şık ceketini giymiş, saçlarını geriye taramıştı. Saat 11’de büyük müşterinin yaklaştığı haberi geldi. Kapıda, iki satış elemanıyla pozisyon alan Cengiz, parıltılı bir Bentley durduğunda nefesini tuttu. Şoför kapıyı açtı, kusursuz görünümlü Tarık içeri yürüdü. Cengiz elini uzattı: “Hoş geldiniz efendim.” Göz göze geldiler. Cengiz’in yüzünde kısa bir tereddüt ışığı: Dün kovduğu adam mıydı bu? Olamazdı. Tarık elini sıktı: “Memnun oldum, Cengiz Bey.”
Seren masanın arkasından baktı: Gözler aynı gözlerdi. Dün itibarsız, bugün kusursuz… Tarık salonda ağır adımlarla ilerledi, herkesin nefesi içinde. “Önce,” dedi, sesini salonun her köşesine taşıyarak, “dün beni kapı dışarı ederken gösterdiğiniz o hevesi görmek istiyorum.” Orhan köşede büzüldü, telefonu cebine sakladı. “Efendim, yanlış anlaşılma olmalı,” diye kekelerken Cengiz’in sesi titredi. Tarık sertleşti: “Kıyafetlerim pahalı olmayınca beni insan yerine koymadınız. Bugün niye eğiliyorsunuz?” Orhan’ın elindeki kadeh yere düştü, camlar mermerde saçıldı. “Bırak kalsın,” dedi Tarık. “O kırık camlar, kırılan gururunun yanında bir hiç.”
Sözleri duvarlara çarpıp geri dönerken, Tarık arabaların cilalı kaputlarında yansımasına baktı: “İnsan kıyafetiyle değil, karakteriyle ölçülür. Dün hakir gördünüz, bugün hürmet ediyorsunuz. Ne değişti? Ben aynı insanım.” Seren’in gözleri doldu; bu kez utançtan değil, adaletin galebesinden. Tarık, Seren’e dönüp yumuşadı: “Dün gözlerinde insanlık vardı. Diğerleri gibi değildin.” Cengiz panikle hamle yaptı: “Efendim, en güzel araçlarımızı…” Tarık onu durdurdu: “Ben müşteri değilim. Ben bu galerinin yeni sahibiyim.”
Salon buz kesti. “Anlaşma dün imzalandı,” diyerek çantasından dosyayı çıkardı. “Artık Karadeniz Otomotiv’in bir parçasısınız.” Türkiye’nin en büyük lüks araç ithalatçısının adı duyulunca fısıltılar yayıldı. Orhan kapıya doğru süzülmek istedi. Tarık baktı: “Nereye, Orhan Bey? Dün kayda hevesliydiniz.” Orhan’ın yüzü kıpkırmızı kesildi. Cengiz kendini savundu: “Müşterileri korumaya çalışıyordum.” Tarık başını iki yana salladı: “Güç gösterisi yapıyordunuz. Güçsüz gördüğünüze acımasızdınız. Şimdi güç el değiştirdi.”
Seren’e döndü: “Dün tek insanî tepkiyi veren sizdiniz. Belki ses çıkaramadınız ama kalbiniz doğruyu bildi. Bu yüzden sizi müşteri ilişkileri müdürü olarak atıyorum.” Seren afalladı: “Daha yeniyim, tecrübem yok.” Tarık gülümsedi: “İnsanlığınız var. Bazen en önemli yeterlilik budur.”
Kapıya yöneldi, dışarıdaki kalabalığa baktı, sonra içeri döndü: “Şimdi yeni bir sayfa. Bu galeri sadece zenginlere hizmet etmeyecek. İnsanlara karakterlerine göre değer vereceğiz.” Seren titrek bir sesle “Teşekkür ederim. Sizi mahcup etmeyeceğim,” dedi. “Biliyorum,” dedi Tarık, “çünkü kimse bakmazken bile doğruyu hissettin.”
Gece ilerlerken galeri boşalmıştı. Sadece Tarık ve Seren kaldılar. “Gerçekten Tarık Karadeniz misiniz?” diye sordu Seren çekingenlikle. Tarık, İzmir ışıklarına bakarak konuştu: “Babam yoksul bir işçiydi. Bir gün beni hayal kurayım diye bir lüks galerisine götürdü, kovuldum. O gün kendime söz verdim: Bir gün o galeriyi alacak, insanlık dersi verecektim. Sonra fark ettim, sadece satın almak yetmez; insanların karakterini görmek gerekir. Dün gördüm. Ve sende vicdanı gördüm.”
Kartını uzattı: “Yarın sabah 9’da. Yeni hayatın başlıyor.” Seren, küçük evine döndüğünde anne-babasını aradı; sesi titreyen babası “İyi insan ol, iyilik karşılığını bulur,” dedi. İlk kez gerçekten huzurla uyudu. Sabah, yeni kıyafetiyle aynada artık “müdür Seren”i gördü.
Prestijli iş merkezinde Tarık ve yöneticiler onu bekliyordu. Tarık, “Seren, kendini tanıtmak ister misin?” dedi. Seren bir an duraksadı, sonra dimdik: “Seren Kılıç. İngilizce, Almanca ve Rusça biliyorum. Boğaziçi’nde işletme okudum. Gece çalıştım, gündüz okudum. Avrupa’daki lüks otomotiv fuarlarını takip ediyorum, trendleri biliyorum. En önemlisi, insanı anlıyorum.” Odanın kıyısında oturan Cengiz dondu; onun öz geçmişine bakmamış, “vitrine yakışır” diye düşünmüştü. Tarık ayağa kalktı: “Para ve lüks her yerde; karakter zor bulunur. Bu yüzden bu pozisyon sizindir.” Seren’in gözleri doldu: “Teşekkür ederim.”
Ertesi gün, hikâye şehre yayılmış, “dilenci patron” etiketi ülke çapında trende girmişti. Tarık medya taleplerini reddetti: “Bu şov değil, insanlık dersi.” Seren, ekibi toplayıp yeni misyonu duyurdu: “Her müşteriye, görünüşüne bakmadan saygı.” O sırada Tarık yanına yamalı kıyafetli 10 yaşlarında bir çocukla geldi: “Bu Ferhat. Bugün bizimle.” Seren eğilip elini uzattı: “Hoş geldin Ferhat. En güzel arabaları birlikte gezelim mi?” Çocuğun gözleri parladı: “Dokunabilir miyim?” “Elbette.” Kırmızı Ferrari’nin kapısını açıp içeri buyur etti. Çoğu çalışan hayret ve utançla bu sahneyi izledi. “İşte görmek istediğim davranış bu,” dedi Tarık. Ferhat, “Bir gün ben de böyle bir arabaya sahip olacağım,” diye fısıldadı. Tarık eğilip kulağına: “İnsanlığını kaybetmezsen, çok daha fazlasına sahip olursun.”
Günler geçtikçe satışlar da arttı. Asistan Yakup rapor verdi: “Geçen haftaya göre %40 artış.” Tarık şaşırdı: “Nasıl?” Yakup: “İnsanlar artık sadece araba almıyor; bir hikâyenin parçası olmak istiyor.” Tarık düşündü: “Bu hikâyeyi daha çok insana nasıl fayda sağlayarak anlatırız?” Yakup: “Sosyal sorumluluk programı?” Tarık’ın gözleri ışıldadı: “Evet.”
Akşam, ekip toplandı. Herkese “Karadeniz Vakfı – İkinci Şans Programı” dosyası dağıtıldı. “Sokakta yaşayan, iş bulamayan, dışlanan insanlara eğitim ve iş imkânı sağlayacağız. Tamirciliği, müşteri hizmetlerini, satışı öğreteceğiz.” Seren atıldı: “Ben de yer almak istiyorum.” “Sen en önemli parçasısın,” dedi Tarık. Köşede susan Cengiz, utangaç bir sesle: “Ben de… yardım etmek istiyorum. Belki benim de affedilmeye ihtiyacım vardır.” Tarık elini uzattı: “İşte şimdi gerçek bir lider gibi konuştun.” Bu el sıkışma, eski bir yaranın kabuğuydu.
Üç ay sonra, galerinin arkasındaki eski depo modern bir eğitim merkezine dönüştü. Her sabah 20 kişi eğitim alıyor, unutulmuş hikâyeler canlanıyordu. 50 yaşındaki eski muhasebeci Mustafa, “İlk kez biri ‘değerlisin’ dedi,” diyerek gözleri dolu konuştu. Seren her gün birkaç saat burada vakit geçiriyor, öğrencilerin ilerleyişini takip ediyordu. Tarık da gelip tek tek dinliyor, notlar alıyordu. 30’larındaki Ahmet, “Sizi kovduklarında oradaydım,” dedi. “O gün vazgeçmemeye karar verdim.” Tarık, “Kendi hayatınızı siz değiştirdiniz; ben sadece vesile oldum,” dedi.
Haber büyüdü, restoranlar, oteller, mağazalar mezunları işe almayı taahhüt etti. Cengiz, sınıfta ders verirken şöyle dedi: “Satışın en önemli kuralı: İnsana saygı duymadan hiçbir şey satamazsınız.” Seren arka sırada izlerken umutlandı: İnsanlar değişebilirdi.
Program ulusal ödüle aday gösterildi. Tarık ödül törenine gitmek istemedi: “Şov değil, sorumluluk.” Yerine Yakup ve Seren’i gönderdi. Hayatında ilk kez İstanbul’a giden Seren, sahnede titreyerek başladı: “Altı ay önce görünmez, korkak bir çalışandım. Bir gün yaşlı bir adam kovuldu; ben seyrettim. Ertesi gün o adam Tarık Karadeniz olarak döndü. Bana bir ders verdi: İnsanı kıyafetine göre yargılama.” Salonda sessizlik hâkimdi. “İkinci Şans Programı, görmezden gelinenlere yeni bir başlangıç sunuyor.” Mustafa’nın dönüşümünü, Ahmet’in girişimini, Cengiz’in değişimini anlattı. Alkışlar ayakta sürdü.
İzmir’e döndüklerinde Tarık kapıda karşıladı: “Gurur duydum.” Program ülke genelinde ilgi gördü; pek çok şehir uygulamak istedi. Bir sabah Seren rapor getirdi: “20 mezundan 18’i düzenli işte, 3’ü kendi işinde, hiçbiri sokağa dönmedi.” Tarık’ın gözleri parladı. O anda Cengiz, endişeyle kapıdan girip “Ankara’dan bir bürokratın oğlu geldi, ‘Bu dilencileri çıkarın’ dedi,” diye haber verdi. Tarık, Serkan adlı bu gence sakinlikle yaklaştı: “Dediğiniz dilenciler bizim öğrencilerimiz. Arabalar üretilir, eskir… İnsan ruhu bambaşka. Kırıldığında onarmak zordur. Merkezimizi gezmek ister misiniz?” Serkan durakladı, merak etti, kabul etti. İki hafta sonra babasıyla gelip özür diledi: “Ankara’da da program başlatmak istiyoruz.” Küçük bir kıvılcım daha geniş alev oldu.
Kısa sürede Ankara’da ilk Karadeniz Vakfı Merkezi açıldı. Serkan törende, “Bir arabaya binmek için bir düğmeye basarız; bir insanın hayatını değiştirmek için önce kendimizi değiştirmeye hazır olmalıyız,” dedi. Dönüş yolunda Seren, “Bir dilencinin kovulmasıyla başlayan hikâye ulusal harekete dönüştü,” dedi. Cengiz iç çekti: “Keşke o gün farklı davransaydım.” Tarık: “Önemli olan ne öğrendiğimiz. Değiştiniz ve birçok insana ilham oldunuz.”
İzmir’e dönünce mezunlar, aileler, çocuklar, kalabalık bir teşekkür töreniyle karşıladı. Mustafa, el yapımı bir plaket uzattı: “Kim aşağılarsa aşağılanacak. Kim onurlandırırsa onurlandırılacak. Bizi onurlandıran kahramanımıza.” Tarık plaketi sessizce tuttu; dilenci kılığındaki acı gün, en kıymetli ana dönmüştü. Bursa, Antalya, Trabzon… Merkezler çoğaldı, program otomobilin ötesine geçti.
Bir yıl doldu. Dilenci deneyiminin yıldönümünde Seren, “Toplam 500 kişi eğitim aldı; 400’ü düzenli işe girdi, 50’si kendi işini kurdu,” raporunu sundu. Yakup, “Konya’da bir iş adamı programımızı tersinden kopyalıyor: Yoksullara ‘zenginlik’ gösterisi, nasıl küçümsenir dersi veriyor,” dedi. Tarık sordu: “Kim?” “Orhan Yavuz.” Tarık bir süre düşündü: “Hiçbir şey yapmayın. İnsanlar iki modeli de görsün; hangisi insani, karar versinler. Ona davetiye gönderin; yıldönümüne katılsın.” O gece büyük salonda, Tarık’ın dilenci kılığındaki fotoğrafıyla bugünkü hali yan yana sergilendi: “Değişim dışarıdan değil, içeriden başlar.” Seren konuşurken, en arka sırada Orhan tek başına izledi. Belki, sadece belki, bir şeyler öğrendi.
İki yıl daha geçti. Karadeniz Vakfı 15 şehir, 23 merkezde binlerce hayata dokunuyordu. Tarık ilk galeriyi ziyaret ettiğinde Seren onu kapıda karşıladı; artık vakfın genel müdürüydü. “Mezunlarımızın %95’i hâlâ çalışıyor, %25’i kendi işinde,” dedi. Tam o sırada kapı açıldı; Orhan Yavuz içeri girdi. Yorgun, yaş almış: “Sizinle konuşabilir miyim?” Özel odaya geçip itiraf etti: “Kıskandım, intikam istedim. Konya’daki akademim battı. İnsanlara yanlış şeyler öğrettim.” Tarık yargılamadı: “İnsan olmak hata yapmaktır. Önemli olan ders almak.” Orhan, “Bir şans daha verir misiniz? En alt kademeden başlayayım, insanlara gerçekten yardım etmek istiyorum,” dedi. Tarık Seren’e baktı; Seren başıyla onayladı. “Programımıza hoş geldiniz, Orhan Bey. İkinci şans herkes içindir.”
O akşam, İzmir Körfezi’ne bakan terasta Tarık’ın telefonu çaldı. Seren’in sesi ışık gibiydi: “Muhteşem bir haber: Cumhurbaşkanı programı ulusal çapta uygulamak istiyor. Tüm belediyelere talimat verildi.” Tarık göğe baktı; yıldızlar parlıyordu. “Teşekkür ederim Seren. Bu başarı hepimizin.” İçinden bir cümle geçti: “Kim aşağılarsa aşağılanacak. Kim onurlandırırsa onurlandırılacak.” Artık bu söz intikam değil, bir yaşam felsefesi olmuştu.
Ve sonra o gün geldi: Galerinin önünde yamalı kıyafetleriyle beliren bir adam, dünün aşağılanmış figürü değil, binlerce hayata dokunmuş bir değişimin başlangıç noktasıydı. Tarık, dün kovulduğu kapıdan bugün onurla içeri girerken aslında bir mahkemenin değil, vicdanın kararını tebliğ ediyordu. Cengiz’in dizlerinin üzerine çöktüğü, Orhan’ın konuşacak söz bulamadığı, müşterilerin heykel gibi donduğu o an, paraya tapınan şehrin göbeğinde görünmeyene, sayılmayana, kenara itilene iade-i itibarın anıydı. “Bugün ben sizi aşağılamayacağım,” dedi Tarık, “çünkü gerçek güç affetmektir. Ama bu yaptıklarınızın sonuçları olacak: Bu galeri yeni bir yönetim ve yeni bir felsefeyle yoluna devam edecek.” Seren’in tereddütlü kalbinde ilk kez büyük bir cesaret filizlendi. O andan itibaren güç dengesi değişti: İnsana değer verenler güçlendi, kibir hızla kabuğunu yitirdi.
İzmir’in güneşi, galerinin tavanından içeri süzülen ışık demetlerinin arasında yeni bir gün olarak doğdu. Artık bu yer, yalnızca motor gücünün değil, karakterin de sergilendiği bir mekândı. Ferhat’ın küçük elleri bir Ferrari’nin direksiyonunda hayal kurarken, Mustafa muhasebe bürosunda üç mezunuyla yeni dosyalara bakıyor, Ahmet kendi atölyesinin kapısını sabah erkenden açıyordu. Cengiz, genç kursiyerlere “İnsana saygı duymadan hiçbir şey satamazsınız,” diye dersi bitiriyor, Orhan eğitim odasının arka sırasında defterine not düşüyordu. Seren, geniş bir toplantı masasının başında, gece çalışıp gündüz okuyan bir kızdan, binlerce insana “değerlisin” diyebilen bir lidere dönüşmenin ağırlığını ve şerefini taşıyordu.
Bir yıl dönümünde, salonun girişinde iki fotoğraf yan yanaydı: Dilenci kılığındaki Tarık ve bugün… Altında tek cümle: “Değişim dışarıdan değil, içeriden başlar.” İnsan kıyafetiyle değil, kalbiyle ölçülür. Ve kalp, ancak gördüğünü onurlandırır.
Gece, İzmir’in ışıkları körfezde gümüş saçaklar gibi uzanırken, Tarık balkonundan şehre baktı. Telefonunu kapadı, plaketi eline aldı. Üzerindeki sözleri parmak uçlarıyla yokladı: “Kim aşağılarsa aşağılanacak. Kim onurlandırırsa onurlandırılacak.” Gülümsedi. Bir galerinin kapısından kovulan bir adam, aynı kapıdan içeri binlerce insanla birlikte onur ve umut taşımıştı. Küçük bir kıvılcımla başlayan bu hikâye, şimdi bir ülkenin vicdanını aydınlatıyordu. Ve o vicdan, paranın değil, insanlığın parladığı her yerde, yeniden ve yeniden doğacaktı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





