İstanbul’un yağmurlu bir sabahında, Boğaziçi Tıp Merkezi’nin otoparkına yaklaşırken Doktor Ahmet Kuzuoğlu’nun zihni, yalnızca birkaç saat sonra gerçekleştireceği zorlu karaciğer nakli ameliyatındaydı. On beş yıllık kusursuz kariyeri, yüzlerce başarılı ameliyat ve akademik makaleleri sonunda onu hayalini kurduğu başcerrahlık koltuğuna taşımak üzereydi. Yönetim kurulu, bugün yapacağı ameliyatı bizzat izleyecekti. Direksiyonu sıkıca kavramış, sileceklerin ritmine eşlik eden trafik anonslarını duymazdan gelirken ameliyatın her adımını zihninde bir kez daha prova ediyordu.
Otoparka girerken dikiz aynasında çakıp sönen mavi bir ışık gördü; polis mi? Kenara çekmeyi düşündü, ama ışıklar aniden kayboldu. Omuz silkti, her zamanki yerine park etti. Tam o sırada yardımcısı Dr. Selim Acar’dan gelen mesaj: “Ameliyathanede seni bekliyoruz, bugün büyük gün.” Ahmet hafif bir tebessümle motoru kapattı. Evrak çantasını alıp kapıyı kapatırken, karşıdaki park alanında gölgelerin arasından ona doğru koşan küçük bir silueti fark etti.
Yalınayak, yıpranmış elbiseli, 7–8 yaşlarında bir kız çocuğu yağmurlu kaldırımda sendeleyerek yaklaştı. Panik ve çaresizlik, yüzündeki izlerden okunuyordu. Ahmet refleksle bir adım attı. Kız, nefes nefese önüne dikildi: “Hastaneye girme! Sana tuzak kuracaklar!” Sözler, sabahın uğultusunu yarıp geçti. Ahmet dondu kaldı. O badem gözler, sesin titremesi, yüzün çizgisi… Tanıdıktı. İnanılmaz derecede eski eşi Zehra’yı hatırlatıyordu; beş yıl önce çocuksuz biten, ama büyük yaralar bırakan bir evlilik.
“Ne diyorsun? Kimsin?” diye sordu Ahmet, etrafa bakınarak. “Annen nerede?” Kız, Ahmet’in kolunu çekiştirdi: “Lütfen dinle. Adım Elif. Dün gece iki kadın doktor konuşuyordu. Senin ameliyatını sabote edecekler. Başhekim yardımcısı Taner Bey planın arkasında. Başcerrahlığı almaman için her şeyi ayarlamışlar.”
Ahmet’in kaşları çatıldı. “Nerede duydun? Orada ne işin vardı?” Elif başını önüne eğdi: “Bazen hastanede uyuyorum. Annem temizlikçiydi, haksız yere kovuldu. Şimdi hasta, çalışamıyor. Arada mutfağa girip yemek arıyorum.” Ahmet’in içi sızladı. “Kanıtın var mı?” Elif, eski bir cep telefonu uzattı: “Annem hep ‘kanıt topla’ derdi. Duyduklarımı kaydediyorum.” Kulaklıklardan iki kadın sesi duyuldu: “Kuzuoğlu’nun aletlerini değiştireceğiz… Bistüriye hafif eğim verdim. Fark edilmez ama kritik anda felaket… Anestezi uzmanı yerine bizim adam… Hemşirelerden ikisi hasta görünüp yerlerine yenileri…” Başhekim Yardımcısı Taner Yıldırım’ın adı açıkça geçiyordu.
Ahmet’in yüzü soldu. Saatine baktı: Ameliyata üç saat vardı. Elif’e döndü: “Bu çok ciddi. Önce seni güvene alacağım. Annen nerede?” “Evde, hasta. Senden yiyecek almak için çıktım ama seni görünce uyarmalıydım.” Kızın gözlerindeki kararlılık, Ahmet’in içindeki bir sesi uyandırdı: Doğru söylüyordu. “Benimle gel,” dedi. Arabanın ısıtıcısını açtı, ceketini kızın üzerine örttü. Ameliyatı ertelemeyi düşündü; ama eğer komplo gerçekse, şüphe duyduklarını belli etmek planı faillerine haber verirdi. Güvenliğe mi gitse? Taner’in yönetimdeki etkisi, kime güvenebileceğini belirsiz kılıyordu. Polise mi? Sadece bir ses kaydı vardı; yetmezdi.
Hastanenin karşısındaki küçük kafeye yöneldi. Sahibi Fikret Bey, yıllardır tanıdığı, güvendiği biriydi. Elif’i ona emanet edebilirdi. Kafenin önünde, Elif kolunu tutup fısıldadı: “Bak!” Yan kapıdan Taner Yıldırım ve iki kadın doktor çıktı. Biri Ahmet’in tanıdığı anestezi uzmanıydı; diğeri yeniydi. Taner, cebinden küçük bir paketi çıkarıp doktora verdi. Elif, “İşte onlar,” diye hışırdadı. Ahmet kararını verdi: Ameliyata girecek, ama her zamankinden daha sıkı kontrol edecekti. Önce Elif’i güvene almalıydı.
Fikret Bey, Elif’in annesini tanıyordu: “Atık imhasıyla ilgili yanlışları söylemiş, sonra sessizce kovulmuştu.” Üstelik kadının akciğer hasarı vardı. Parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Ahmet, Elif’i Fikret’e emanet edip hastaneye döndü. Artık koridorların sıradan telaşında bile bir sinsi gölge seziyordu.
Doktorlar odasına girdiğinde, yardımcı cerrah Selim ve ekip hazırdı. Ahmet’in her zamanki anestezi uzmanı Leyla acile kaldırılmış, yerine İzmir’den yeni transfer Doktor Canan geliyordu. Hemşire Fatma ve Hülya “hasta” olduklarından yerlerine yenileri atanmıştı. Ahmet’in şüphesi katlandı. “Ameliyat setleri?” “Özel olarak hazırlandı,” dedi Selim, “başcerrah adayı için.”
“Kim talimat verdi?” “Doktor Taner: ‘En iyisi en iyisine layık.’” Ahmet dudaklarının gerildiğini hissetti. “Yine de setleri kendim kontrol edeceğim.” Soyunma odasında Elif’in kaydını bir kez daha dinledi; ses, yeni anesteziste aitti. Derin bir nefes aldı, ellerini sterilize etti, içeri girdi.
Seti tek tek yoklarken bistüriye geldi. Metal, parmaklarının içinde neredeyse hissedilmeyecek bir eğimle oturuyordu. Bir damara dokunduğunda telafisi imkânsız bir felaket… “Bu bistüriyi değiştirin. Tüm set yeniden sterilize edilsin. Özel değil, standart set kullanılacak.” Yeni anestezist Canan itiraz etti: “Jüri geliyor, gecikeceğiz.” Ahmet’in sesi buz gibiydi: “Güvenlik önce gelir.”
Kapı açıldı, Taner Yıldırım üç yönetim kurulu üyesiyle içeri girdi. “Sorun mu var?” “Küçük bir teknik mesele,” dedi Ahmet sakince. “Bazı aletlerde kusur. Standart set talep ediyorum.” Taner’in rengi soldu; “Her şey özel seçildi, sterilize edildi.” “Standart set,” diye tekrarladı Ahmet, jüriye dönüp nazikçe özür diledi: “Cerrahide titizlik her şeydir. Beş dakikaya başlıyoruz.”
Yeni set gelince her aracı tek tek elden geçirdi. Anestezi protokolünü izledi; Canan’ın profesyonelliğin arkasına saklanan titrek elleri, gerginliğini ele veriyordu. Ameliyat başladı. İlk kesiden son dikişe kadar kusursuz ilerledi. Jüri etkilenmişti; Taner’in planı çökmüştü. Tebrikler arasında, Ahmet’in zihni hâlâ yanıyordu: Bu sadece bir hamleydi. Hastanede yozlaşma varsa, buzdağının ucu görünmüştü.
Soyunma odasında telefonuna baktı: Fikret’ten mesaj—“Küçük hanım çok endişeli, seni bekliyor.” Koridorda Taner’le karşılaştı. “Jüriyi etkilemişsin,” dedi Taner suni bir gülümsemeyle. Ahmet’in cevabı keskin oldu: “Kusurlu bistüri, anestezi değişikliği, hemşirelerin ‘hastalanması’. Tesadüf mü?” “Bunlar ciddi suçlamalar. Kanıtın var mı?” “Belki var, belki yok. Ama hastalarıma zarar vermeye kalkarsan sonuçlarına katlanırsın.” Taner’in gözleri karardı: “Hastane politikası tehlikeli oyundur. Daha yeni başladın.”
Ahmet dışarı çıkarken hemşire istasyonunda “Ayşe Yılmaz” adını gördü. Elif’in annesi. Kayıtlara göre üç ay önce “kimyasal maruziyete bağlı akciğer hasarı” ile kabul edilmişti. Tıbbi atık skandalı söylentisiyle birleşince tablo belirginleşiyordu. Kafede Elif’i buldu: Ameliyat mükemmel geçmişti. “Bu bitmedi değil mi?” dedi Elif. “Hayır,” dedi Ahmet, “devamı var. Annenin kaydı akciğer hasarı diyor. Doğru mu?” Elif’in gözleri doldu. “Atık deposunda hastalandı. Rapor etmeye çalışınca kovuldu.”
“Beni annene götür,” dedi Ahmet. “Bu sadece kariyerim değil; daha büyük bir mesele.” Elif tereddüt etti, sonra başını salladı: “Bir şey daha var. Taner’in hedefi yalnızca seni başcerrahlıktan etmek değil, tamamen uzaklaştırmak; çünkü annemin açmaya çalıştığı skandal sen olduğun sürece risk altında. Atıklar boğaza dökülüyor; şirket, Taner’in kardeşinin.” Ahmet’in gözleri büyüdü. “Hadi gidelim.”
Kenarda bir apartmanın üçüncü katında, solgun yüzlü bir kadın oksijen tüpüyle oturuyordu. Ahmet içeri girdi, göz göze gelince nefesi kesildi: “Zehra…” Kadın, “Merhaba Ahmet,” dedi, gülümsemesi kırılgan ama sıcaktı. Elif şaşkın: “Siz… tanışıyor musunuz?” Zehra, zor bir nefes alıp, “Ahmet, benim eski kocam,” dedi. Sessizlik ağırlaştı. Elif’in siması, Ahmet’in zihnindeki boşlukları doldurdu. “Elif…” dedi kısık bir sesle. Zehra başını eğdi: “Evet Ahmet. Elif senin kızın.”
Ahmet’in dizlerinin bağı çözüldü. “Bunu benden nasıl…” Zehra, gözlerinde pişmanlıkla: “Tam boşanırken hamile olduğumu öğrendim. O zamanlar her şey dağınıktı. Sana söylemeye cesaret edemedim. Gururum da… Sonra hastaneye girdim; seni uzaktan da olsa görmek, Elif’in babasını tanıması için. Atık deposunda maruz kaldım. Taner ‘sus’ dedi, ‘kocanın kariyeri biter.’ Sonra kovuldum.” Ahmet öfkesini yuttu, Zehra’nın muayenesine tıbbi reflekslerle geçti. “Seni Marmara’ya götürüyoruz. Güvendiğim bir göğüs hastalıkları uzmanı var. Bu iş de tamam. Ve bu skandalı ortaya çıkaracağız.”
Zehra kabul etti. “Ama Elif’i tehlikeye atma.” “Onu göz önünde tutacağım,” dedi Ahmet, “bugünlük hastaneye kızım olarak geliyor; babasının yanında geziyor. Hem güvende, hem yardımcı.” Üçü Marmara Üniversitesi Hastanesi’ne geçti. Doktor Kemal, Zehra’yı yatırdı. Ahmet ve Elif beklerken, baba-kız ilk kez rahatça konuştu. Elif, yıllar önce annesi temizlik yaparken saklanıp onu izlediğini, korkusundan yanına gelemediğini anlattı. Ahmet kucakladı: “Artık buradayım.” Doktor Kemal, Zehra’nın durumunu ciddi ama umutlu buldu; yeni bir tedavi protokolü denenecekti. Ahmet gizlilik talep etti.
Ertesi sabah Boğaziçi Tıp Merkezi’nin kapısında Ahmet ve Elif hazırdı. Plan: Taner’in ofisine sızmak, atık yönetimi belgelerini bulmak, yükleme alanını incelemek, gece bekçisi Rıza’dan kamera kayıtları almak. Elif’i resepsiyona “doktor babasını izleyen küçük kız” olarak tanıttı. İdari koridorda Taner’in asistanı Sevim Hanım’la kısa bir diyalog sonrası ofise kısa süreli giriş izni aldı. İçeride kilitli dolaplar, şifreli bilgisayar… Açık gözlü Elif, annesinden öğrendiği ince tel ile dolap kilidini açtı. “Yıldırım Atık Yönetimi” ödemelerinin yazılı olduğu ajanda, düşük rakamlı protokoller; “Atık Protokolü Revizyon 2022” klasöründe Taner ve beş yönetim kurulu üyesinin imzaları… Ahmet hızla belgeleri fotoğrafladı. Koridordan ayak sesleri gelince not yazıyorlarmış gibi davranıp çıktılar.
Alt katlarda, “Yetkisiz girilmez” yazılı atık deposu kapısı kartlıydı. Elif, arka yükleme alanına götürdü. Tehlikeli atık işaretli konteynerler üzerinde “Yıldırım Atık Yönetimi” etiketleri; yetersiz doldurulmuş nakliye formları… Fotoğraflar çekildi, ama daha somut delil için video şarttı. Güvenlik ofisinde Rıza amca, üç aylık gece kayıtlarını içeren bir USB verdi: Saat 02.00 sularında sıradan kamyonlar, üniformalı adamlar, atıkların ıssız bir koya taşınması… Rıza, “Bir kez takip ettim; boğaza boşalttılar,” dedi. Tam o sırada güvenlik monitöründe Taner iki adamla hastaneye girdi. Ahmet, Rıza’dan arka kapıyı kullanarak çıkış yardımı aldı. Plan netti: Savcılık ve basın.
İstanbul Adalet Sarayı’nda savcı Mehmet Bey, belgeleri ve USB’yi inceledi: “Ciddi suçlamalar. Soruşturma açıyorum.” Ahmet, haberci arkadaşı Serkan’a da ulaştı: “Bu hikâye yarın manşette.” Savcı, “Bu tehlikeli. Yönetim delilleri yok etmeye kalkabilir,” diye uyardı. Ahmet, Zehra ve Elif için güvenli alan olarak Doktor Kemal’in evini önerdi; savcı kabul etti, Rıza’yı korumaya alacağını söyledi.
Akşam, Kemal’den gelen telefon: “Taner, avukatlarla Zehra’nın odasına gidip feragatname imzalatmaya çalıştı. Hemşireler odaya almadı.” Ahmet hastaneye koştu. Koridorda Taner ve adamlarıyla yüzleşti. Taner, “Hastanenin itibarı için anlaşalım,” diye yumuşatmaya çalıştı; Ahmet, “Rüşvet teklif ediyorsun,” dedi. “Savcılık soruşturması başladı. Yarın bütün ülke öğrenecek.” Taner dişlerini sıktı, uzaklaştı.
O gece Serkan aradı: “Taner ve iki yönetim kurulu üyesi savcılığa ifade vermeye gitti. Birbirlerini suçluyorlar. Çevre Bakanlığı Boğaz’da acil inceleme başlattı.” Ertesi sabah gazeteler: “Boğaz’ı zehirleyen hastane skandalı.” TV’ler gün boyu canlı yayınladı. Protestolar başladı. Klinik laboratuvarlar, bazı kıyı bölgelerinde kimyasal seviyelerin normalin on katı olduğunu bildirdi. Boğaziçi Tıp Merkezi zor durumdaydı.
Tam bu sırada Marmara’dan telefon: “Zehra’nın durumu kritik.” Ahmet ve Elif koştu. Doktor Kemal, “Yeni protokole yanıt var ama daha agresif müdahale gerek. Deneysel kök hücre tedavisi,” dedi. Riskleri konuştular; Elif, “Annem iyileşecek mi?” diye sordu. Kemal, “Elimizden geleni yapacağız,” dedi. Zehra, “Sana güveniyorum Ahmet,” dedi. Tedavi başlarken Elif dışarıda beklemeyi kabul etti.
Koridorda Elif, iki polis eşliğinde kelepçeli Taner’i gördü. “Ben emir kuluydum!” diye bağırıyordu. Elif, nefesini tutup izledi. Bir süre sonra Ahmet çıktı: “Tedavi başladı. Bekleyeceğiz.” Haberler peşi sıra geldi: Yalnız Taner değil, yönetimden birkaç isim ve atık şirketi yöneticileri de gözaltındaydı. Akşama doğru Kemal iyi haberi verdi: “İlk yanıt olumlu. Oksijen seviyesi yükseliyor.”
Hastaneden çıktıklarında Ahmet, yönetim kurulunun açıklamasını okudu: Taner görevden alınmış, atık protokollerinin yenileneceği ilan edilmişti; ancak dil “farkında olmadan yanlış uygulama” gibi kaçamak ifadeler içeriyordu. “Savcılıktaki kanıtlar açık,” dedi Ahmet, “gerçek ortaya çıkacak.”
Günler birbirini izledi. TV’ler, Boğaz kıyısında su örnekleri alan ekipleri gösterdi; temizlik operasyonu başlatıldı. Ahmet, “En azından harekete geçildi,” dedi. Elif, “Peki annem?”, diye sordu. “Yeni tedavi umut verici; annen güçlü,” dedi Ahmet.
Gece yarısı Zehra’nın odasında, Ahmet elini tutarken Zehra kısık bir sesle, “Benim iki kahramanım,” dedi. Bir gün sonra, mahkeme kararlarıyla birlikte gözaltılar tutuklamalara dönüşmeye başladı. Hastane yeni yönetim altına girdi, hasta sayısı düştü, itibar onarım süreci başladı. Savcılık, Rıza’nın videoları, nakliye formları, yönetim imzaları ve Zehra’nın tıbbi dosyalarıyla güçlü bir dosya oluşturdu. Serkan’ın kaleminden çıkan dizi haber, ülke çapında tartışma yarattı; mevzuat değişikliği çağrıları yükseldi.
Zehra’nın tedavisi haftalar sürdü. Kök hücre uygulamaları ve rehabilitasyonla akciğer fonksiyonları belirgin şekilde düzeldi. Tam iyileşme beklenmese de yaşam kalitesi beklenenden çok daha iyi bir seviyeye ulaştı. Ahmet, her gün Elif’le hastaneye gidip geldi. Bu süreçte baba-kız, kaybedilmiş zamanları küçük ritüellerle telafi etti: kantinden sıcak kakao, koridorda sessizce kitap okuma, akşamları İstanbul’un ışıklarını sayma…
Bir sabah, İstanbul Boğazı’na düşen güneşle birlikte yeni bir haber geldi: Sağlık Bakanlığı, hastanelerin tıbbi atık süreçlerini şeffaf raporlama zorunluluğu getiren yönetmeliği yayımladı. Ahmet derin bir nefes aldı: “Boğaziçi skandalının tek iyi sonucu bu olabilir; başkalarının başına gelmesin.”
Altı ay sonra, Boğaz kıyısında küçük bir balkondan altın ışıl ışıl sulara bakarken Ahmet, Zehra ve Elif bir aradaydı. Elif neşeyle “Yunuslar!” diye bağırdı. Ufukta sıçrayan birkaç gölge, suların kendini onarmaya başladığını müjdeliyordu. Zehra, kızının saçlarını okşadı: “Doğa kendini iyileştirir; yeter ki fırsat verilsin.”
Hukuk süreci ilerliyor, Taner Yıldırım ile yönetim kurulundan üç üye yargılanıyordu. Boğaziçi Tıp Merkezi, sıkı denetimler altında yeniden yapılanmaya çalışıyordu. Başcerrahlık teklifi hâlâ masadaydı; yeni yönetim ısrarla Ahmet’i geri istiyordu. Ama Ahmet değişmişti. Doktor Kemal’in önerisi vardı: Marmara Üniversitesi Hastanesi’nde “Çevre Sağlığı ve İş Güvenliği Merkezi” kurulacak; direktörlük Ahmet’e teklif ediliyordu. Zehra’nın gözleri parladı: “Tam senlik. Hastalıkları yalnız tedavi eden değil, onları önleyen bir hekimlik.”
Ahmet başını salladı: “Senin yaşadıklarından sonra en anlamlısı bu.” Elif yerinde duramadı: “Ben de büyüyünce hem doktor hem çevreyi koruyan biri olacağım!” Ahmet gülüp kızını kucağına aldı: “Sen zaten küçük bir kahramansın.” Elif gururla: “Annem gibi.” Zehra mahcup gülümsedi: “Sadece doğru olanı yapmaya çalıştım. Bazen bu bile büyük fark yaratır.”
Evin içinde sıradan ama kıymetli bir gün akıp gidiyordu. Elif okuldan getirdiği resimde üç kişiyi çizmişti: Anne, Baba ve Elif; arkalarında mavi deniz ve parlak güneş. Ahmet’in gözleri doldu. Kaybettiğini sandığı şey—aile, sevgi, huzur—yanındaydı şimdi; daha olgun, daha kıymetli.
Bir akşam balkonda çay içerlerken Zehra birden sordu: “Sence yeniden evlenir miyiz?” Ahmet dürüstçe, “Bilmiyorum,” dedi, “ama bu kez acele etmeden, hatalarımızı tekrarlamadan adım adım ilerleyelim.” Zehra’nın gözleri umutla parladı: “Belki bir gün.” Ahmet elini tuttu: “Belki bir gün.”
Ertesi sabah Ahmet, Doktor Kemal’den gelen mesajı açtı: “Teklifi düşündün mü? Merkez seni bekliyor.” Mutfağa baktı; Zehra kahvaltı hazırlıyor, Elif ödev yapıyordu. O an, hayatın en büyük unvanının hangi kartvizitte yazdığından çok, bu masada kiminle oturduğunu anladı. “Teklifi kabul ediyorum. Yeni bir başlangıç için hazırım,” diye yazdı.
Gazetelerde süreç haberleri sürerken, İstanbul yavaş yavaş arınan sularıyla sabaha uyandı. Boğaz kıyısında, yunuslar bir kez daha göründü. Ahmet masada ailesine bakıp gülümsedi: “İyi ki varsınız.” Zehra aynı sıcaklıkla karşılık verdi: “Ne olursa olsun.” Elif, anne ve babasının ellerini tuttu: “Biz birbirimizi hep bulacağız, değil mi?” Ahmet’in cevabı netti: “Her zaman.”
Ve kapının ardında, bir zamanlar “Girme, suçlayacaklar!” diye haykıran küçük bir kızın cesareti sayesinde, yalnız bir aile değil, koca bir kentin vicdanı da kendine yeni bir yol açmıştı. Çünkü bazen bir uyarı, bir ses kaydı, bir güvenlik kamerası ve en çok da birbirine uzanan eller, hem bir hayatı hem bir şehri değiştirir. Bu kez, iyileşmenin adı yalnızca bir ameliyat değil; adalet, şefkat ve beraber kurulan yeni bir hayattı.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





