Kayseri’nin çatlak kaldırımlarına kasvetli bir sonbahar sabahı çisentisi düşerken, 7 yaşındaki Elif Yıldız titreyen parmaklarıyla yıpranmış şalına sıkıca sarılıyordu. Küçük omuzlarında solgun karanfil sepetinin ağırlığı, delik ayakkabılarının içinde dondurucu soğuğu iliklerine kadar hissettiriyordu. Her adımda su sıçrıyor, her nefeste havaya beyaz bir buhar yükseliyordu. İki kış, iki bahar, iki yaz… Sevim Hanım’ın yüzünü son gördüğünden beri geçen zamanı parmaklarıyla sayabilirdi. Yetiştirme yurdundaki müdire onu aramayı bırakmıştı, belki de bir kağıt imzalamış, kaçak yazmış ve Elif’i unutmuştu. Şimdi Gül Sokağı hem evi hem de geçim kaynağı olmuştu. “Buyurun efendim, taze karanfil. Annenize, eşinize güzel çiçekler,” diye cılız sesiyle bağırıyordu. Kelimeleri gökyüzündeki gri bulutlar gibi ağzından çıkıp dağılıyordu; kimse duymuyordu.

Çay bahçeleri henüz açılmamış, kaldırımlarda telaşlı memurlar ellerinde simit poşetleriyle işe geç kaldıklarını anlatan yüzlerle koşturuyordu. Yakındaki lokantadan işkembe çorbasının kokusu gelince Elif’in midesi öyle şiddetle guruldadı ki dizlerinin bağı çözüldü. Dünden kalan bayat simit parçasını çiğnerken ağzındaki tükürüğün tadı acı gelmişti. Bugün en az bir buket satmalıydı; belki o zaman bir tas mercimek çorbası alabilir, haftalardır kemirdiği kurumuş bisküvilerden daha besleyici bir şey yiyebilirdi. Her kuruş onun yaşaması için altın değerindeydi.

Dili damağına yapışmış halde cami parkına doğru köşeyi dönerken gözüne ilişen manzara ayaklarını yere mıhladı. Büyük çınarın altında, fıskiyeli havuzun yanında, krem rengi bir örtüyle özenle sarılmış zarif bir hasır sepet duruyordu. Öyle güzel, öyle pahalı görünüyordu ki Elif’in tanıdığı dünyaya ait değilmiş gibiydi. Her zaman insanlara görünmez olmayı öğrenen Elif, içindeki çekingen sesi bastırarak sepete yaklaştı. Kalbi boğazına kadar yükselmiş, küt küt atıyordu. Etrafına bakındı; belki panik içinde bir anne, bir baba arıyordur diye düşündü. Parkta sadece uzakta yürüyen yaşlı bir teyze vardı, o da dönüp bakmıyordu bile.

Çamurlu, çatlak parmaklarıyla örtünün kenarına dokunduğunda ipeksi kumaş ona masal kitaplarında okuduğu sarayları, prensesleri hatırlattı. Kendisi gibi çocuklar için değil, vitrinlere burnu dayalı bakıp da asla sahip olamayacağı şeylerden biriydi. İşte o anda duydu: Önce bir, sonra iki, sonra üç minik inilti… Elif’in elleri öyle titriyordu ki örtüyü kaldırırken neredeyse düşürecekti. Gözlerinin önündeki manzara küçük dünyasını kökünden sarstı. “Allah’ım,” diye fısıldadı. Dizleri çamura gömülürken midesindeki açlık, boğazındaki korku hepsi bir anda kayboldu. Yalnızlık içinde geçen yıllar boyunca hiç tatmadığı bir duygu içini bir sel gibi doldurdu: Birini, bir şeyi koruma içgüdüsü. Küçük çiçekçi kızın kaderi o gri sonbahar sabahında beklenmedik bir şekilde değişiyordu.

 

Elif’in titreyen parmakları krem rengi örtüyü kaldırdığında gözleri üç minik yüzle buluştu. Üç kere mavi gözlü, birkaç aylık üç erkek bebek ona merakla bakıyordu. Elif’in nefesi kesildi, dizleri çöktü. 7 yaşındaki bir çocuğun kavrayamayacağı bir sorumluluk aniden omuzlarına yüklenmişti. “Kimsiniz siz böyle? Anneniz nerede?” diye fısıldadı Elif. Bebeklerin kundaklarına dokunurken kumaşları öyle yumuşaktı ki parmak uçları adeta ipek üzerinde kayıyordu. Bu kapalı çarşının lüks dükkanlarında gördüğü, zengin hanımların sırtlarını döndüğü anda çekingen bakışlarla izlediği pahalı kumaşlardandı. Sepet Elif’in tüm varlığından daha değerliydi, el yapımı hasırları ince nakışlarla bezenmişti.

İçindeki yorgan ve battaniyeler, Elif’in yağmurlu gecelerde sığındığı eski gazetelerden yapılma yataklardan çok daha sıcaktı. Merakla sepetin her köşesini inceledi; sanki dokunduğu her şey bir rüyadan fırlamış gibiydi. Bebeklerden biri ağlamaya başladı, sonra diğeri de ona katıldı. Sesleri sonbahar rüzgarında ıssız parkta yankılandı. Elif panikle etrafına bakındı; sesler birilerini çeker diye korktu. Korkudan kalbi göğsünde deli gibi atarken gözleri battaniyelerin arasından görünen beyaz bir kağıt parçasına takıldı. Parmakları kağıdı çekerken istemsizce anne babasından kalan tek hatıra olan yüzüğü sıktı. Yetiştirme yurdunda yıllarca koruduğu, geceler boyu ağlarken avucuna sakladığı tek gerçek hazinesi…

Kağıdı açtığında güzel bir el yazısıyla yazılmış satırlarla karşılaştı ama okuyamadı. Sevim Hanım ona ancak basit kelimeleri öğretmişti. “Güven, güvenli,” diye heceledi zorlukla. Elif’in sınırlı okuma becerisi satırların arasından sadece birkaç kelimeyi seçebiliyordu: Sevgi ve sonra anlaşılmaz bir kargaşa. Yalnızca en sonda “asla” kelimesini tanıdı. Ürkek ama meraklı parmaklarla bebeklerin yüzlerine dokundu. Tenlerinin altında zenginliğin narin güzelliğini taşıyorlardı; minik elleri ve ince burunları Elif’in kendi nasırlı parmakları ve çatlamış dudaklarıyla tezat oluşturuyordu. Bu bebekler Elif’in hiç tanımadığı bir dünyadan geliyorlardı: Şık arabalar, sıcak evler ve dolu sofralar dünyasından.

Güneş bulutların arasından sıyrılıp sepetin üzerine vurunca bebeklerden birinin boynundaki altın zincir parladı. Elif dikkatle baktı ve üzerinde yazılanı okumaya çalıştı: “Mer… Mert.” Diğer ikisi de benzer zincirler taşıyordu. Muhtemelen isimleri yazılıydı ama Elif okuyamadı. “Mert, kim terk ederdi böyle güzel bir bebeği? Kim bırakırdı üç savunmasız canı?” Soğuk sonbahar sabahında boş bir parkta Elif kendi terk edilişini hatırladı. Sevim Hanım’ın ona anlattığı kadarıyla bir hastane merdiveninde bulunmuş, ismi bile yokmuş; sadece bir not, Elif gibi ince narin…

Elif bebeklerin yüzlerine uzun uzun baktı. Kendi kaderine terk edilmiş bu üç minik can şimdi onun sorumluluğundaydı. 7 yaşındaki bir çocuk hayatının en önemli kararıyla yüz yüze gelmişti ve ne ilginçtir ki kalbinde hiçbir tereddüt yoktu. Güneş gökyüzünde yükselip alçalırken Elif bebeklerin yanından ayrılmadı. 20 dakika geçti, sonra 30… Parktan geçen birkaç kişi onlara şöyle bir bakıp sonra kendi işlerine döndüler. Kimse bir çocuğun yanında üç bebekle oturmasını garipsemedi. Belki ablası sandılar, belki umursamadılar. İnsanların görmek istemedikleri şeylere karşı ne kadar kör olabileceklerini Elif çoktan öğrenmişti.

Bir saat geçti. Bebekler ağlamaya devam ediyor, açlıktan ve soğuktan huzursuzlaşıyorlardı. Elif panikle saatini kontrol etti. Aslında saati yoktu ama güneşin konumundan öyle olduğunu anlamıştı. Karnı açlıktan guruldarken bebeklerin minik yüzlerindeki kızarıklığı fark etti. Bir şeyler yapmalıydı ama ne? “Nerede anneniz?” diye fısıldadı tekrar, etrafına bakınarak. “Kim bırakır sizi böyle?” Soğuk bir rüzgar çınarın dallarını hışırdattı, sararmış yaprakları Elif’in ayaklarının dibine savurdu. Elif kendi terk edilişini düşündü; hastane merdiveninde bulunan bebeğin hikayesini, yetimhanedeki soğuk geceleri, kimsenin onu gerçekten istemediği yılları, sokakta yaşamanın zorluklarını, her gece farklı bir köşede uyumanın korkusunu, açlığın nasıl midesini kazıdığını hatırladı.

“Olmaz,” dedi kendini bile şaşırtan bir kararlılıkla, “Sizin başınıza gelmeyecek bunlar.” Küçük kalbi hiç hissetmediği bir duyguyla dolup taşıyordu. Bir kelebeğin kozasından çıkışı gibi yeni bir his ruhunda kanatlarını açıyordu. Koruma içgüdüsü, sokaklarda geçirdiği iki yıl boyunca sadece kendini korumaya odaklanmıştı; günü bitirmeye, bir sonraki öğünü bulmaya, yağmurdan kaçacak bir saçak altı keşfetmeye… Şimdi ise kendisinden daha savunmasız varlıklar için endişeleniyordu. “Kimse sizi incitemeyecek,” diye fısıldadı mavi gözlü üçüzlere, “Siz benim bebeklerimsiniz artık.”

Çocuk su sezgileriyle başladığı işin zorluğunu ve tehlikesini seziyordu. Üç bebek beslemek kendini beslemekten çok daha zordu. Onları gizlemek, soğuktan ve tehlikeden korumak, hasta olduklarında iyileştirmek… Bunların hepsi 7 yaşındaki bir çocuğun omuzlarına ağır bir yük bindiriyordu. Ama o anda Elif hiç olmadığı kadar kararlıydı. Büyük bir dikkatle sepeti kaldırdı; ağırdı, kollarını acıtıyordu ama sevgi ona hiç bilmediği bir güç veriyordu. Karanfil sepetini bir eliyle, bebek sepetini diğer eliyle taşıyarak parktan çıktı.

Her adımı kaderini değiştiriyordu. Elif park bekçisinin yanından geçerken adam gazeteye gömülmüştü. Manşet büyük harflerle yazılmıştı: “İş Adamı Kaan Yılmaz Kayıp Çocukları için 10 milyon lira ödül vadediyor.” Elif okuyamadığı için gazete haberini fark etmedi. Üçüzlerini sıkıca tutarak metruk depoların ve terk edilmiş binaların olduğu mahalleye doğru ilerledi. Arkasında parkın gölgelerinden bir çift soğuk göz her hareketini izliyordu.

Elif sadece 12 sokak ötede Trabzon’un en zengin iş adamlarından Kaan Yılmaz’ın üç oğlunu taşıdığını bilmiyordu. Adam ofisinde telefonla konuşurken eşinin geçirdiği kazadan sonra kaçırılan bebekler hakkında polislere bilgi veriyordu. Arabası uçurumdan yuvarlanmıştı ama bebekler enkazda bulunamamıştı; sanki buhar olup uçmuşlardı. Parkın gölgelerindeki adam gülümsedi. İlk aşama tamamdı. Şimdi takip zamanıydı. Av henüz yeni başlıyordu.

 

Elif’in ev dediği eski depo Trabzon limanının arka sokaklarında kimsenin umursamadığı bir yapıydı. İki katlı, yarısı çökmüş, pencereleri kırık bir binaydı. Vaktiyle balık konserve deposu olan yer, şimdi sadece kedilere ve Elif gibi evsizlere barınak oluyordu. Ağır sepeti taşıyarak içeri girdiğinde dışarıdan sızan yağmur sesi içeride yankılandı. “İşte geldik,” dedi Elif bebeklerine, sesindeki yorgunluğa rağmen gülümseyerek, “Burası sizin yeni eviniz.” Depo hiçbir zaman bu kadar küçük görünmemişti; üç bebek bu küçük soğuk alanın dinamiklerini tamamen değiştirmişti.

Elif hasır sepeti depoda en sıcak köşeye, delik pencerelerden gelen soğuk hava akımının ulaşamadığı bir yere dikkatlice yerleştirdi. Kendi yamalı battaniyesini eski bir gazete yığının üzerine serdi. Bebeklerinin etrafında sıcak bir yuva yaratmak için sabah ışığı çatlak camlardan süzülerek bebeklerin mükemmel yüzlerine oyuncu gölgeler düşürüyordu. Elif her bebeği dikkatle inceleyerek yanlarına oturdu. “Pekala miniklerim,” diye fısıldadı, “Size isim vermem gerek. Sen en büyüksün, seni Mert olarak tanıdım. Diğer ikinize de güzel isimler vereceğim.”

Elif onları birer birer incelerken aralarındaki küçük farklılıkları fark etti. Mert en atılgan olanıydı; acıktığında ilk ağlayan, memnun olduğunda ilk gülümseyen. Parlak mavi gözleri Elif’in her hareketini bir zekayla takip ediyordu. “Sen,” dedi Elif ortanca olduğunu düşündüğü bebeğe, “Arda olacaksın. Babamın adıymış.” Arda diğerlerinden daha sakindi; gözleri aynı etkileyici mavi tonunda, ama bakışlarında bir yumuşaklık vardı. Çevresini merakla gözleyen huzurlu bir bebek gibiydi. Üçüncü bebeğe uzandığında minik eli Elif’in parmağını öyle sıkı kavradı ki küçük kız hayretle baktı. “Ve sen,” dedi gülümseyerek, “Kerem olacaksın. Güçlü bir isim, güçlü bir çocuğa.”

Depo, hayat ve ses dolmuştu. Bebekler bir harmoni içinde ağlıyor, Elif’in duymuş olduğu en güzel ve aynı zamanda en acı veren müziği yaratıyorlardı. Taş zeminden yankılanan sesler sanki duvarlardan bile geçiyordu. Güzel isimler ve sevgi dolu bakışlar acil sorunları çözmüyordu; bebekler açtı, Elif de saat öğleni çoktan geçmişti, akşama doğru ilerliyordu. Elif’in cebinde tam olarak 3 lira 25 kuruş vardı; bugün çiçek satamamıştı, çünkü tüm gününü parkta bebekleri bekleyerek geçirmişti.

“Süt lazım size,” dedi parmağını emen Kerem’e. “Ve bez, temiz kıyafet…” Sesi titredi, gözleri doldu. 7 yaşındaki bir çocuk için bu sorumluluk devasa görünüyordu. Sokaklarda kendini idare etmeyi öğrenmişti; nerede uyuyacağını, ne yiyeceğini, kime güveneceğini… Ama şimdi üç cana daha bakmak zorundaydı ve onlar tamamen savunmasızdı.

Mert ağlamaya başladı, sesi önce düşük sonra yükseldi. Arda da ona katıldı, en sonunda Kerem de… Üç özdeş ses, açlık ve korku dolu. Elif bir an için delice bir düşünceyle dondu kaldı; belki de onları geri götürmeliydi, belki de bu görev çok büyüktü. Sonra Kerem’in eli onun parmağını tekrar kavradı; sıkı ve güven dolu… O minik dokunuş Elif’in tüm tereddütlerini sildi. Pencereden giren son güneş ışınları kararlılığını aydınlattı. “Hiçbir şeyden korkmayın,” diye fısıldadı, üçünün de alnını öperek, “Ben varım. Elif ablanız sizi koruyacak. Söz veriyorum.”

Dışarıda şehir gürültüsü uğuluyordu; içeride dört terk edilmiş ruh yeni bir başlangıç yapıyordu. Bebek maması Elif’in hayatında şimdiye kadar gördüğü en pahalı şeydi. Bebekleri eski deponun bir köşesine battaniyelerle sarıp bıraktığında kalbi paramparça oldu; onları yalnız bırakmak on dakika bile olsa ihanet gibi geliyordu. Liman mahallesinin arka sokaklarındaki küçük bakkala doğru yol alırken her adımda endişesi katlanarak artıyordu. Ya ağlarlarsa, ya üşürlerse, ya biri seslerini duyarsa diye düşündü; soğuk terler dökerek aklı tamamen geride bıraktığı üç minik canda kalmıştı.

Bebeklerin mavi gözleri onun gözlerinin önünden gitmiyordu. Hava kararıyordu ve soğuk kış rüzgarı Trabzon’un dar sokaklarında ıslık çalıyordu. Elif eskimiş hırkasına sıkıca sarındı ve hızlandı. Saksılarda kurumuş sardunyaların sıralandığı duvarlara, bacalarından duman tüten evlere, pencerelerden sızan yemek kokularına baktıkça içinde bir özlem büyüdü; bir eve, bir aileye, sıcak bir çorbaya olan açlık…

Gülbahar teyzenin bakkalı köşeyi döndüğünde karşısına çıkan küçük dükkandı. Sokak lambalarının titrek ışığında 50 yıllık dükkan tabelası gıcırdıyordu. Elif kapıdan girerken tezgahın arkasındaki yaşlı Kore savaşı gazisinin eşi Gülbahar teyze kalın gözlük camlarının ardından ona şüpheyle baktı. “Geç kaldın bugün kızım,” dedi Gülbahar teyze, Elif’in daha önce hiç almadığı ürünlere uzanırken. “Bebek maması mı? Bunlar kimin için?”

Elif’in kalbi hızlandı, yanakları utançtan kızardı. Yalan söylemek zorunda olduğu için midesi bulandı. “Annem için,” diye mırıldandı, gözlerini kaçırarak, “Yeni doğan kardeşim için lazım.” “Annen mi? Senin annen var mıydı?” diye sorguladı yaşlı kadın. Şüpheci gözlerle, “Sokak çocuğu değil miydin sen?” Elif korkuyla irkildi; planını düşünmemişti. Herkes onu tanıyordu; her gün aynı sokaklarda dolaşan, aynı köşelerde çiçek satan, geceleri kim bilir nerede uyuyan sokak kızını…

Gülbahar teyze ona bazen bayat ekmek verirdi ama asla sormazdı; yetişkinler genelde soru sormamayı tercih ederlerdi, işlerine karışmadığı sürece. “Uzak uzaktaki teyzem geldi. Onun bebeği,” dedi kekeledi Elif, eline 3 lira 25 kuruş bırakırken. Gözleri yaşlarla dolu ama kararlıydı. “Lütfen bana süt tozu verin, en ucuzundan.” Gülbahar teyzenin gözlerinde şüphe parladı ama sonra yumuşadı. Elif’in küçük kirli ellerinde buruşuk lira ve biraz bozuk para vardı; belli ki tüm varlığı… Ücra bir vicdanla arka raftan en ucuz bebek mamasını aldı ve birkaç biberon daha ekledi. “Bunların hepsi 4 lira eder ama bugün 3 liraya olsun,” dedi. Sesi tahmin ettiğinden daha yumuşak çıktı.

Elif bakkaldan çıktığında neredeyse uçarcasına koşmaya başladı. Her köşede durup kendisini izleyen biri var mı diye dikkatle etrafına bakındı. Trabzon’un dar sokakları akşam saatinde daha tehlikeli görünüyordu. Bir polis aracı köşeden döndü; Elif içgüdüsel olarak bir binanın gölgesine sindi, nefesini tuttu. Depoya vardığında bebeklerin ağlaması duvarların içinden bile duyuluyordu. Elif korkuyla içeri daldı, bebeklerini bıraktığı köşeye koştu; üçü de kızarmış yüzlerle ağlıyor, minik yumruklarını sıkıyordu. “Geldim, buradayım,” diye fısıldadı Elif onları kucaklarken, “Süt getirdim. Açlığınızı gidereceğim şimdi.”

Besleme saati tam bir hayatta kalma dansına dönüştü. Elif suyu nasıl kaynatacağını bilmiyordu; depodaki tek su kaynağı paslı bir musluktu ve bazen akıyordu, bazen akmıyordu. Biberonları hazırlarken elleri titriyordu. Önce Mert’i besledi, sonra Arda’yı, en son Kerem’i. İki biberon ve üç aç bebek arasında denge kurmaya çalışırken elinde olmadan gözyaşlarına boğuldu. “Yapabiliriz,” dedi, daha çok kendini ikna etmeye çalışarak, “Birlikte yapabiliriz.”

 

Dışarıda Trabzon sokakları gece sessizliğine bürünürken küçük depoda dört kalp birlikte atmayı öğreniyordu. İlk gecenin ardından Elif üç bebeğe bakmak için kendine özgü bir sistem geliştirmeye başladı. Eski bir bez parçasını beline bağlayıp Mert’i göğsüne yasladı; böylece bir eliyle Arda’ya biberon tutarken diğer eliyle de Kerem’e bakabiliyordu. Küçük bir dans gibiydi; bir bebeği doyurup diğerini sallayıp üçüncüsünün altını değiştirirken, “Aferin güzel oğlum, hepsini bitir,” diye mırıldandı Mert’e bir anne şefkatiyle. “Bümen güçlenmen lazım.” Her kelime sanki gerçekten onların annesiymiş gibi içten geliyordu.

Bu çocuklara karşı hissettiği sevgi şimdiye kadar yaşadığı her şeyden farklıydı; saf, koşulsuz ve yoğunluğuyla korkutucu. Elif tüm yalnızlık yıllarında biriktirdiği sevgiyi şimdi bu üç minik cana aktarıyordu. Mert sabırsızlıkla biberonu kavrarken Arda kendi sırasını sabırla bekledi; Kerem ise biberonunu emerken bile gözlerini Elif’ten ayırmıyordu, sanki her ifadesini hafızasına kazıyormuş gibi… Üç farklı karakter aynı yüzde aynı mavi gözlerde…

“Biliyor musunuz?” diye fısıldadı Elif bebekleri beslerken, “Ben de sizin gibiydim. Beni de bırakmışlardı ama kimse almadı. Ama siz şanslısınız çünkü ben varım. Ben sizi hiç bırakmayacağım.”

Gün boyunca Elif onları sıcak tutmak için uğraştı. Eski deponun duvarlarından giren soğuk hava, kırık pencerelerden süzülen yağmur dört canı üşütüyordu. Ama Elif eski gazetelerle duvar deliklerini tıkadı, karton kutulardan rüzgar siperleri yaptı. Bebeklerin sepeti etrafına bulduğu tüm battaniyeleri, giysileri yerleştirdi. Akşam olduğunda eski bir mum yakıp sepeti aydınlattı. Mumun titrek ışığında üç bebek ona bakıyordu.

Elif tüm gün boyunca onlar için bir şarkı düşünmüştü; belki de kendi annesinin ona söylediği ya da belki de yetiştirme yurdunda duyduğu bir ninni. “Dandini, dandini dastana, danalar girmiş bostana…” Sesi titriyordu, kelimeleri tam hatırlayamıyordu ama melodisi sevgi doluydu. Ninni söylerken kendi çocukluğunu düşündü; yatağı aç gittiği geceleri, hiçbir zaman sahip olmadığı oyuncakları, ona hikaye okumayan annesi ve babasını… “Size hep hikayeler anlatacağım,” diye söz verdi. “Oyuncaklar alacağım, okula gideceksiniz. Kimse size sokak çocuğu demeyecek.”

Vaatlerini söylerken bunları nasıl gerçekleştireceğini bilmiyordu ama o an karanlıkta bu üç mavi göze söz verirken bütün kalbiyle inanıyordu. Mert ilk uykuya dalan oldu; küçük yumruklarını sıkarak ağzı hala emme hareketindeydi. Arda sakin bir uykuya daldı, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kerem ise Elif’in parmağını sıkıca tutarak direndi uykuya karşı, sanki onu gözden kaçırmaktan korkuyormuş gibi… “Buradayım,” diye fısıldadı Elif. Kerem’in gözleri sonunda kapanırken, “Hep burada olacağım.”

Bebekler uyuduktan sonra Elif dışarıdan gelen sesleri dinledi; Trabzon limanından gemi düdükleri, uzaktan geçen arabaların gürültüsü, sarhoş denizci kahkahaları… Hepsi eski zamanlarda onu korkutan seslerdi. Şimdi ise bu küçük yuvayı tehdit edebilecek tehlikeler gibi geliyordu. Gece ilerlerken Elif kendi yorgun bedenini bebeklerin sepetinin yanına kıvırdı; 7 yaşında olmasına rağmen şimdi üç çocuğun annesi gibi hissediyordu.

Uykuya dalmadan önce zihnini rahatsız eden bir düşünceyi uzaklaştırmaya çalıştı: Birinin bu bebekleri aradığı, birinin onları geri istediği düşüncesini… “Onlar benim bebeklerim artık,” diye mırıldandı uykuya dalarken, “Benim ailem.”

Dışarıdaki karanlıkta uzun siyah bir araba deponun olduğu sokaktan yavaşça geçti. İçindeki adam bir adres kağıdına bakıyordu. Ertesi gün Trabzon sokaklarında kayıp bebeklere 10 milyon lira ödül yazılı afişler asılmaya başlanacaktı. Elif’in barış dolu küçük dünyası ödünç alınmış zamandı.