Dul Kadın Herkesin Korktuğu Mezarlığa Taşındı… Ama Onu Orada Bekleyeni Asla Hayal Etmemişti

Onu yedi küçük çocuğuyla birlikte evsiz, aç ve geleceksiz bırakıp kovduklarında fırtına sanki bir ceza gibiydi. Bütün kapılar kapanınca ona tek bir yer gösterdiler: rahiplerin bile girmek istemediği o eski San Lázaro mezarlığı. Oranın lanetli olduğunu, ölülerin orada huzur bulmadığını söylerlerdi; ama Elara hayaletlerden değil, açlıktan ve bir çocuğunu daha kaybetmekten korkuyordu. Kucağında iki bebek, eteğine yapışmış diğer beş çocukla, ıslak eteği sürünerek, eğri büğrü haçların, çamurun ve sarmaşıkla örtülü heykellerin arasında sığınak arayan dul bir anneyi düşün. Kabus gibi görünüyor, ama yaşandı. Ve içeride bulduğu sadece bir çatı değildi: mezarların altında gömülü bir sır, unutulmuş bir adam, gizli bir pınar ve bütün bir kasabayı dize getirecek bir hakikat buldu.
1847 Mayıs’ının o öğleden sonrasında, Tanrı’nın da insanların da unuttuğu, çorak tepeler arasında kaybolmuş Ojo Seco’da yağmur öfkeyle yağıyordu. Elara, paslı demirin gıcırtısını arkasında kapanırken duydu: mezarlığın eğri kapısı kaderini mühürlüyordu. Köydeki çise, onun ve çocuklarının ayakları terk edilmiş kutsal toprağa değer değmez sağanağa dönüştü. İkizler Lázaro ve Marta’yı elinde kalan tek kuru şalın içinde taşıyor; en büyüğü henüz dokuz yaşında olan diğer beşi, yalınayak, yıpranmış eteğine yapışıyordu. Bir şimşek, sarmaşık kaplı melekleri ve eğri haçları aydınlattı; sanki fırtına altında ağlıyorlardı. Onlara kalan tek yer burasıydı.
İki hafta önce, ateş kocasını alıp götürmüştü. Toprağın sahibi olan kayınbiraderi kırkı bile beklemedi: iki adamla geldi, “mikrobu öldürmek” için kulübeyi yaktı ve Elara’yı talihsizlik getirmekle suçlayıp çocuklarıyla kapının önüne koydu. Ojo Seco’da kimse trajediyle damgalanmış yedi ağzı beslemek istemiyordu. “Eski mezarlık boş,” dedi papaz, bakışlarını kaçırarak. “Uğradığını söylerler; ama en azından taş duvarları var.” O duvarlar artık onların sığınağı olacaktı. Çocuklar titriyordu; soğuk iliklere işliyordu. Elara, mezarlığın ortasında yarı yıkık taş bir yapı olan mezarcının şapelini gördü. “Hadi içeri, yavrularım. Taş ve sudan ibaret,” dedi, sesi çatlayarak. Toprak zemine kıvrıldılar; eski küf ve yeni kazılmış toprak kokusu içeri sinmişti.
İlk gece, dans eden gölgelerin ve açlıktan susmayan ikizlerin ağlamasının cehennemiydi. Elara uyumadı. Fırtına uğuldarken başka bir ses duydu: rüzgar değil; sanki tahta taş üzerinde sürünüyormuş gibi kuru, ritmik bir ses. Valdivia ailesinin türbesinin yakınından geliyordu. Kanı dondu. Çocuklarına sarıldı, dua etti.
Üçüncü gün yağmur dindi ama açlık vücut buldu. En büyükleri Mateo, babasını götürenle aynı ateşle yanmaya başladı. Bir annenin çocuğunun sönüşünü seyretmesinin o gerçek paniği göğsünü yardı. Köyden bir yardım gelmeyeceğini biliyordu; Mateo ölürse onu oracıkta, yabancıların arasına gömmek zorunda kalacaktı. O gece ses geri geldi; daha güçlü, daha yakın, sanki biri kazıyormuş gibi tok bir vuruş. Elara çocukları uyur bırakıp tek mumunu aldı ve çıktı. Ay ışığında mezarlık gümüş ve gölge labirentiydi. Sesin peşinden, aralık duran Valdivia türbesinin kapısına kadar gitti. Karanlıktan odun dumanı ve yahni kokusu geldi. Mezar taşı gibi ağır görünen levhayı itti. Burası bir mezar değildi: taş basamaklar sıcak bir karanlığa iniyordu.
Hayalet bekleyerek indi; ama bulduğu kuru ve geniş bir yeraltı odasıydı. Mumlar yanıyor, battaniyeler, aletler duruyor, arka tarafta kambur bir siluet ateşi harlıyordu. Siluet döndü, eski bir tüfeği kaldırdı. Bir iblis değil, bembeyaz sakallı, çökmüş gözlü, en az onun kadar korkmuş bir ihtiyardı. “Defol buradan,” diye hırıltıyla tısladı. “Burası dirilerin yeri değil.” Elara geri çekilmedi: “Oğlum ateşten ölüyor. Ne olur.” Yaşlı adam, isteksizce silahı indirdi. Adı Demetrio’ydu: herkesin yirmi yıl önce öldü ya da kayboldu sandığı eski mezarcı.
Demetrio, Mateo’ya acı otlardan bir çay verdi; çocuk terleyip zehri attı ve sabaha berrak gözlerle uyandı. Yaşlı adam sadece sığınak sunmadı; sırrı açtı. Mezarlık ölülerden değil, dirilerden ötürü korkulan bir yerdi. Şapelin altındaki en derin kriptada, onlarca yıldır kurumamış tek kaynak gözü fışkırıyordu. Elara’nın kayınbiraderi olan albay, herkesi uzak tutmak ve suyu tekeline almak için hortlak hikâyeleri uydurmuştu. Kaçakçıların tünellerinde hayatta kalan Demetrio, yaşamak için çiftliklerden tavuk çalan “hayalet”ti.
Elara, kötülüğün büyüklüğünü kavradı: mesele yalnızca toprak ya da korku değildi; sudu, bizzat hayatın ta kendisi. Avuçlarına buz gibi suyu aldı. “Bu hayalet kaçmaktan yoruldu,” dedi. “Madem burası ölülerin diyarı, onu savunacağız.”
Sonraki haftalar, silahlı bir ateşkes oldu. İkizler, battaniyeyle kaplı bir alet çekmecesinde uyuyor; büyükler mezarın ilk kuralını öğreniyordu: sessizlik. Elara’nın içindeki sürekli korku, soğuk ve odaklı bir öfkeye dönüştü. Demetrio ona şifalı otları, rüzgarı okumayı, duvarın zayıf noktalarını öğretti. Mezarlık, zindandan kaleye dönüştü. Mateo gözcü ve tuzakçı oldu. Çocuklar, kriptalar arasında boğuk kahkahalarıyla çevik küçük hayaletlere dönüştüler.
Bir gün, başlarının üstünde sesler: albayın adamları duvarı yokluyordu. Ayak sesleri, taş levhanın üstünden. Elara, ağlamak üzere olan bebeği göğsüne bastırdı. Adamlar sinirli kahkahalarla uzaklaştılar. O gece Elara karar verdi: saklanmak yetmezdi; korkutmak gerekiyordu.
Demetrio, eski bir kriptadan barut fişekleri çıkardı. Dolunay gecesi, Elara türbeden kapıya kadar çamura çocuk çıplak ayak izleri bıraktı. Demetrio fişekleri yerleştirdi. Gece yarısı bir ıslık ve kızıl bir patlama mezarlığı cehennem gibi aydınlattı. Elara gizlendiği yerden bir anne ağıdı saldı. “La Llorona!” diye haykırdı bir bekçi. İkinci fişek kapının yanında patladı. Adamlar atlarına atlayıp kaçtılar. Kasabada söylenti deprem gibi yayıldı: azaplı ruhlar ve çocuk hayalet ayak izleri. Albay köpürdü, istilasını kutsamak için bir papaz getirdi. Padre Anselmo kutsal su serpti; izler kaybolmadı. Adamlar içeri girmedi. Albay bir mermer meleğe ateş edip döndü. Bir dahaki sefere ateş getirecekti.
Demetrio, karısının sararmış gelinliğini Elara’ya getirdi. Saman ve dallarla bir figür yaptılar: San Lázaro’nun gelini. Türbenin akustiğini biliyorlardı: bir kanalı fısıltıyı iniltiye çeviriyordu. Bir sonraki devriyede —dışarıdan getirilen paralı askerler—, doğu rüzgârı boruyu şarkı söyletti. İnsandışı bir inilti mezarlığı doldurdu. Elara ipi çekti: gelin ay ışığına kaydı. Adamlar dehşetle kaçtı; biri pahalı bir tüfek bıraktı. “Hayaletlerin” cephanesi büyüyordu.
Albay, kendi efsanesinde boğuluyordu. Satın alamaz, sindiremezse yok edecekti. Elara tünellerde tüfekle talim yaptı: artık kuşatılan değil, avcı olacaklardı. Masumları öldürmeden sabotaj yaptılar: pompaları ve kolları kullanılmaz hale getirdiler. Çiftlik susuz kaldı. Elara ve Mateo, ambar kapısına “Mateo” yazıp, albayın ölen kardeşinin taşıdığı haçın aynısını bıraktılar. Paranoya onu yiyip bitirdi: artık bir dul kadınla değil, mezarlarından kalkan günahlarıyla savaşıyordu.
Albay, Valdivia türbesini ve mezarcı şapelini havaya uçurmak için maden barutu istedi. Mateo, çan kulesinden alarma geçti. Elara, Demetrio’ya çocuklarla arka tünelleri mühürlemesini söyledi. “Beni yalnız bırakmıyorsun; bana zaman kazandırıyorsun.” Yüzeye çıktı. Mezarlığın ortasına, çıplak ayakla yürüdü; tüfek kucağında, ateş etmeye hazır ama nişan almadan durdu. Varil taşıyan adamlar dondu kaldı. Albay onu canlı görünce deliye döndü.
“Ben yaşıyorum,” dedi Elara, taşı kesen soğuk bir sesle. “Ve evimdeyim. Beni çalamayacağın tek yere attın. Artık burası benim.” Pınarın adını koydu. Albayı, kasabadan suyu esirgemekle ve öz kardeşini ölüme terk etmekle suçladı. Adamlar tereddüt etti. O anda güneşin altında Demetrio belirdi: “ölü” mezarcı dirilmişti. “Ölüleri susturmak zordur,” dedi. “Su senin değil. Toprağın.”
Albay ateş emri verdi. Çocuklar annelerinin arkasında sıralandı. Kimse çocuklara ateş etmeye yeltenmedi. Albay, kudurmuş bir akılla Demetrio’ya nişan aldı ve tetiğe bastı. Yaşlı adam omzundan vurulup düştü. Elara çığlık atmadı; yakınındaki barut variline nişan aldı ve ateş etti.
Dünya patladı. Şok dalgası onu türbeye savurdu. Kapı uçtu; ön duvar dumanlı bir krateri andırıyordu. Albayın adamları yere serildi; ikisi kıpırdamaz kaldı, diğerleri panikle kaçtı. Albay, bir kirişin altından topallayarak doğruldu. Elara, eteğinden yırttığı parçayla Demetrio’nun yarasını sardı, mosketi aldı. Albay’ın ayaklarının önündeki toprağa ateş etti; çamur ve taş yüzüne sıçradı. Deliliği çatlayıp saf korkuya dönüştü. Adamları gedikten kaçtılar. O da, mirasından ve sırrından, onu mezara mahkûm ettiğini sandığı duldan kaçtı.
Türbede bir taş oynadı: Mateo başını çıkardı, toz içinde. “Anne, iyi misin?” Yedisi de sağ salim çıktı. Elara, kül kraliçesi gibi dizlerinin üstüne çöküp hepsini tek tek sayarak sardı. Hayatta kalmışlardı. Dirilerin dünyasına, ölülerin silahlarıyla karşı koymuş ve kazanmışlardı.
Tepelerin üstünde yükselen siyah duman bütün Ojo Seco’ya işaret oldu. Şafakta, papazsız ve albaysız, boş kovalarla geldiler. Paramparça giriş, kömürleşmiş variller, Demetrio’nun yarasını temizleyen Elara ve mezarlar arasında sessizce oynayan yedi çocuk… İlk konuşan demirci oldu: “Doğru mu? Su?” Elara onları kripte götürdü. Pınarın başında kutsal bir sessizlik çöktü. Kadınlar, acı değil, derin bir ferahlığın gözyaşlarını döktü; erkekler şapkalarını çıkardı. Valdivia mezarının altında yeraltı ırmağı uyurken susuzluktan öldüklerini anladılar.
Köy, koruma, emek ve malzeme sundu. Demirci kapıyı onardı; kapatmak için değil, yaşayanları korumak için. Kadınlar yiyecek getirdi; sadaka değil, hakkaniyetli pay. Demetrio canlı bir efsaneye dönüştü: artık hayalet değil, hakikati anlatan dede. Albay mahkeme yüzü görmedi; Ojo Seco’da tek yasa susuzluktu. Ama daha beterine mahkûm oldu: önemsizliğe. Adamları onu terk etti; suyu ve emeği kalmadı. İyileşmeyen yarasıyla, yalnız, konağında öldü; Mateo adını sayıklayarak. San Lázaro’da, arka duvarın yanında adsız gömüldü. “Ölüler en azından toprağı hak eder,” dedi Demetrio.
Mezarlık saklanma yeri olmaktan çıkıp kalbe dönüştü. Tüneller ambar ve depo oldu; şapel demirci ve marangozun elleriyle yeniden yapılıp okul oldu. Mateo ve diğerleri, Demetrio’nun eski bir kitabıyla okumayı öğrendi. Elara çocuklarını mezar taşları arasında büyüttü: ölümden korkmadan, suya saygıyla. Ojo Seco, taş kanallarla yeşerdi; kadınlar arklarında çamaşır yıkadı; çocuklar taş meleklerin arasında koştu. Ölüm tabu olmaktan çıkıp manzaranın komşusu oldu.
Su artık yalnızca su değildi: sıvı hakikatti. Onu özgürleştirerek Elara, köyü hem kuraklıktan hem yalandan kurtardı. Her ailenin sulama sırası, her ağzın payı oldu. Mezarlık, hayatla ölümün adil bir dengeye kavuştuğu tek demokratik yer haline geldi.
Demetrio huzuru buldu. Mezarlık çocuklarını torun edindi; yazıtları alfabe yapıp okumayı öğretti; otlarla ateş düşürdü. Yirmi yıl sonra öldü; pınarın yanında, suyun ebedi bekçisi olarak gömüldü.
Elara’nın çocukları farklı büyüdü. Mateo, yaşlının sükûnetini ve annesinin tüfeğini miras aldı; köyün koruyucusu oldu. Umutsuzlukta doğan ikizler Lázaro ve Marta, suyla neredeyse mistik bir bağ geliştirdi: yağmurun ne zaman yağacağını, pınarın ne zaman güçlü akacağını bilirlerdi. Ojo Seco’nun adı ironi olarak kaldı; albayın boyunduruğundaki karanlık günlerin hatırlatıcısı.
San Lázaro’nun gelini —paralı askerleri kaçıran o saman ve ipekten kukla— her yıl şenliklerde anlatıldı. Korku hikâyesi olarak değil, gülümsemeyle ve saygıyla: bir dulun, yedi çocuğun ve bir mezarcının bir köyü nasıl kurtardığının hikâyesi. Dirilerin, paylaşmayı, direnç göstermeyi ve suyu korumayı ölülerden öğrenişinin hikâyesi.
Uzun yıllar sonra, pamuk gibi beyaz saçlı Elara pınarın yanında oturup berrak suda yansımasına baktı: yedi çocuğuyla sırılsıklam gelen genç kadını, hayalet olmayı öğrenen kadını ve herkesin ölü sandığı yerde hayatla çevrili yaşlıyı gördü. Gerçek hayatının doğarken değil, diri diri gömüldüğünde başladığını anladı.
Mateo’yu kurtardığı o kriptada, yeraltındaki yatağında huzurla öldü. Yeni bir mezara değil; pınarın girişindeki şapelin altına gömüldü ki ruhu suyu sonsuza dek kollasın. O mezarlıkta beklediklerini bulmadılar. Aradıklarını bile bilmedikleri şeyi buldular: bir yuva. Ölülerin dirilerden daha çok siper olduğu ve hayatın simgesi olan suyun, dünya tarafından zaten ölü sayılanlarca korunduğu bir yer.
Şimdi sana soruyorum: Yaşamak için tek şansın buysa, kollarında çocuklarınla terk edilmiş bir mezarlıkta uyumaya cesaret edebilir miydin?
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load






