Erenköy’de Bırakılan 26 Mayın: İngiliz Kibrinin Okyanusun Dibe Çöktüğü O Sessiz Gece

17 Mart 1915, Gece Yarısı. Ege Denizi’nin karanlık suları, yaklaşan kıyametin sessizliğiyle örtülüydü.

HMS Queen Elizabeth zırhlısının en korunaklı odasında, Amiral John de Robeck, elindeki kristal viski bardağını masaya bıraktı. Masanın üzerinde, İngiliz Kraliyet Donanması istihbarat subayları tarafından hazırlanmış devasa bir Çanakkale Boğazı haritası duruyordu.

De Robeck, parmağını haritada belirli bir noktaya, Erenköy Koyu’na, o karanlık limana bastırdı. Yanındaki Kurmay Başkanı Roger Keyes’e döndü. Yüzünde, rakibinin aptallığına inanan bir satranç ustasının küçümseyici gülümsemesi vardı.

“İnanılmaz Roger,” dedi de Robeck. “Gerçekten inanılmaz. Türkler, boğazın en kritik manevra alanını mayınlamayı unutmuşlar. Ya da ellerinde mayın kalmadı.”

Keyes başını salladı. “Keşif uçaklarımız rapor verdi, efendim. Erenköy Koyu tertemiz. Tek bir mayın bile yok. Türkler mayın hatlarını sadece boğazın dar kısımlarına, dikine döşemişler. Bizim gemilerimizin dönüş yapmak için o geniş koya gireceğini hesaplayamamışlar.”

De Robeck güldü. “Bu bir hata değil. Bu bir davetiye. Türklerin bu taktiksel körlüğü, bu saçma hatası yarın bize İstanbul’un kapılarını açacak. Gemilerimiz tabyaları dövecek. Sonra o temiz koya girip rahatça dönüş yapacaklar. Hiçbir risk yok.”

Amiral, haritadaki o boşluğa bakarken zaferin tadını şimdiden alıyordu. Ona göre Türkler, modern savaştan anlamayan, harita okumayı bile beceremeyen amatörlerdi. İngiliz Donanması dünyanın en büyük gücüydü ve karşısında durabilecek hiçbir şey yoktu. Kibir, Amiralin görüşünü karartmıştı.


10 Gün Önce: 7 Mart Gecesi.

Amiralin o lüks kamerasında göremediği, İngiliz uçaklarının o yüksek irtifadan seçemediği bir gerçek vardı. Kamera bizi şimdi, Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na, isli bir gaz lambasının ışığına götürüyor.

Cevat Paşa ve Binbaşı Nazmi Bey, tıpkı de Robeck gibi bir haritanın başındaydı. Ama onların haritası pırıl pırıl değil, yıpranmış ve üzerine kurşun kalemle notlar alınmış bir haritaydı.

Nazmi Bey, Erenköy Koyu’nu işaret etti. “Paşam! İngilizler tabyalarımızı bombalarken gemilerini sürekli bu koyda döndürüyorlar. Çünkü burası geniş ve biz burayı boş bıraktık.”

Cevat Paşa’nın gözleri parladı. “Onlar burayı güvenli bölge sanıyorlar, Nazmi. Bizim burayı unuttuğumuzu sanıyorlar.”

“Evet Paşam. Alışkanlıkları, onların zaafı oldu.”

“Eğer biz… eğer biz mayınları herkesin yaptığı gibi boğaza dikine değil de, kıyıya paralel olarak buraya döşersek…”

Cevat Paşa cümleyi tamamladı: “Kendi ayaklarıyla tuzağa gelirler.”

Bu, delice bir plandı. Dünya harp tarihinde mayınlar hep geçişi kapatmak için dikine döşenirdi. Kıyıya paralel mayın döşemek, askerî kitaplarda yazmayan bir Türk buluşuydu. Bir fedakârlık, bir zekâ parıltısıydı.


7 Mart’ı 8 Mart’a Bağlayan O Zifiri Karanlık Gece.

Nusret Mayın Gemisi’nin kaptanı, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı, gemisinin köprüsündeydi. Hakkı Yüzbaşı hastaydı. Kalbi teklemişti. Doktorlar ona yatak istirahati vermişti: “Dayanmaz, kalbin zorlanır.”

Ama Hakkı, “Vatan giderse, kalbin ne önemi var?” diyerek o gece gemisinin başındaydı. Vazifesini, sağlığının ve hatta hayatının önüne koymuştu.

Nusret, ışıklarını söndürmüştü. Motorlarını rölantiye almıştı. Bir hayalet gemi gibi Erenköy Koyu’na süzüldü. İngiliz devriye gemilerinin projektörleri, karanlık denizi tarıyordu. Işık hüzmeleri, Nusret’in sadece birkaç metre yanından geçiyordu.

Mürettebat nefesini tutmuştu. Bir kişi öksürse, bir metal parçası yere düşse, İngiliz destroyerları onları paramparça ederdi.

Hakkı Yüzbaşı fısıldadı: “Bırakın gemiciler.”

Devasa demir topları, o ölümcül mayınları sessizce suya bırakmaya başladılar.

Bir. İki. Üç…

Tam 26 mayın. İngilizlerin “temiz” dediği, de Robeck’in “boşluk” sandığı o koya, kıyıya paralel olarak inci gibi dizildiler. Suya gömüldüler ve sessizliğe büründüler.

Son mayın bırakıldığında, Hakkı Yüzbaşı göğsünü tuttu. Kalbi sıkışıyordu. Soğuk terler döküyordu ama yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. İngilizlerin o güvenli manevra alanı, artık bir mezarlığa dönüşmüştü. Görev tamamlanmıştı.


18 Mart Sabahı: Kanlı Şafak.

Tekrar 17 Mart gecesine, de Robeck’in kamerasına dönüyoruz. Amiral haritayı katladı. “Yarın,” dedi. “Yarın tarih yazacağız. 18 Mart, Türk İmparatorluğu’nun son günü olacak.”

Kadehleri Kral’a ve donanmaya kaldırıldı. Kibir, kulaklarını tıkamıştı.

Ama karşı kıyıda Türk tabyalarında kimse uyumuyordu. Seyit Onbaşı, 275 kiloluk merminin başında dua ediyordu. Cevat Paşa, dürbünüyle ufku izliyordu. Ve Tophaneli Hakkı, yorgun kalbini tutarak, döşediği o 26 mayının uyanacağı anı bekliyordu.

Saatler ilerledi. Güneş, Anadolu’nun sırtlarından yavaşça yükselmeye başladı. 18 Mart sabahı kanlı bir şafakla söküyordu.

Denizin üzerindeki sis dağıldığında, Türk askerleri ufukta o korkunç manzarayı gördüler. Deniz yoktu. Çünkü ufuk, gemi direklerinden, bacalardan ve çelik gövdelerden örülmüş bir duvarla kaplanmıştı.

İngiliz ve Fransız filosu: Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Inflexible, Ocean, Irresistible, Bouvet, Gaulois, Suffren… Yüzen kaleler. Yenilmez armada. Toplarının namluları Türk tabyalarına çevrilmişti.


Saat 10.30: Cehennemin Başlangıcı.

De Robeck, Amiral köprüsüne çıktı. Dürbünüyle kıyıya baktı. Türk tabyaları sessizdi.

“Bakın,” dedi Keyes’e. “Korkudan sesleri bile çıkmıyor. O temiz koya gireceğiz, işlerini bitireceğiz ve akşam çayımızı boğazın sularında içeceğiz.”

Emir subayına döndü. O tarihi emri verdi: “Savaş pozisyonu alın. Hedef tabyalar. Ateş serbest.”

Saat 10.30. İlk alev, Queen Elizabeth’in 38 cm’lik dev toplarından çıktı. Gökyüzü yırtıldı ve Amiral de Robeck’in “saçma bir hata” sandığı o tuzağın kapıları gürültüyle açıldı.

Türk tarafında ise Cevat Paşa, gelen mermilerin ıslığını dinlerken mırıldandı: “Geliyorlar. Bırakın gelsinler. Gelişleri güle oynaya olacak ama gidişleri…” Cümlesini bitirmedi. Çünkü ilk İngiliz mermisi Çanakkale toprağına düştü ve yer yerinden oynadı.

Cehennemin kapıları aralanmıştı.


Saat 11.00: Çeliğin ve İmanın Savaşı.

Çanakkale Boğazı artık mavi değildi. Duman, ateş ve barut rengindeydi.

Amiral de Robeck’in emriyle başlayan bombardıman, Dünya Harp tarihinin o güne kadar gördüğü en yoğun ateş gücüydü. Queen Elizabeth, tonlarca ağırlığındaki mermileri Türk tabyalarının üzerine kusuyordu. Her mermi düştüğünde, Çanakkale’nin toprağı sanki deprem oluyormuş gibi sarsılıyordu.

Rumeli Mecidiye Tabyası, Dardanos Bataryası, Hamidiye Tabyası… Hepsi ateş altındaydı.

Tabyaların içi cehennemden farksızdı. Toprak havaya kalkıyor, taş siperler parçalanıyor, etraf toz duman içinde kalıyordu. Kulakları sağır eden patlama sesleri arasında Mehmetçiklerin tekbir sesleri duyuluyordu: “Allahu Ekber!”

De Robeck, dürbünüyle izlerken memnundu. “Türklerin orada sağ kalması imkânsız. Tabyalar sustu. Cevap bile veremiyorlar.”

Gerçekten de Türk tabyalarından gelen ateş azalmıştı. Ama bu, de Robeck’in sandığı gibi yok oldukları için değil, Cevat Paşa’nın emriydi: “Menzile girmeden mermi harcamayın. Bırakın yaklaşsınlar.”

De Robeck ise bu sessizliği teslimiyet sanıyordu. Haritasındaki o temiz koya, Erenköy Koyu’na bir kez daha baktı. Planı tıkır tıkır işliyordu.


Saat 12.00: Koca Seyit’in Çeliği Sırtya Vurması.

Bombardımanın şiddeti daha da arttığı sırada, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda insan gücünün sınırlarını zorlayan o efsanevi an yaşanıyordu. Tabya’nın vinç sistemi İngiliz mermisiyle parçalanmıştı. Yerde duran devasa top mermilerini namluya sürecek mekanizma yoktu.

Koca Seyit, yani Seyit Onbaşı, toz dumanın içinden doğruldu. Arkadaşları şehit düşmüş, tabya harabeye dönmüştü. Ama denizdeki o kibirli gemiler hâlâ ateş kusuyordu.

Seyit, yerde duran 215 kiloluk (bazı kaynaklarda 276 kg) mermiye baktı. Sonra denize baktı. İçindeki öfke ve iman, kemiklerini çelikleştirdi.

“Ya Allah Bismillah!” diyerek merminin altına girdi. Kemikleri çatırdadı. Damarları dışarı fırlayacak gibi oldu. Nefesi kesildi. Ama o mermiyi, o devasa ölümü sırtladı. Basamakları birer birer çıktı. Titreyen bacaklarıyla değil, titremeyen imanıyla yürüdü.

Mermiyi namluya sürdü. Nişan aldı ve ateşledi. Güm!

Bu atış, İngiliz gemisi Ocean’ın dümen tertibatına yakın bir yere düştü. Gemilerde bir panik dalgası yarattı. De Robeck şaşırdı. “Hâlâ mı işliyorlar? Hâlâ nasıl ateş edebiliyorlar?” Ama Amiral bu direnişi “son çırpınışlar” olarak gördü.


Saat 13.45: Kaderin Kırılma Anı.

De Robeck saatine baktı. “Yeterince yumuşattık işi,” dedi. “Fransız hattı görevini tamamladı. Çok yoruldular. Onları geri çekeceğiz. İngiliz hattı öne geçecek ve son darbeyi vurup boğazdan geçeceğiz.”

İşte tarihin kırılma anı. De Robeck’in o ölümcül emri verdiği saniye.

Telsizden emir yayıldı: “Fransız Filosu, Bouvet, Suffren, Gaulois, Charlemagne. Geri çekilin. Dönüş manevrasını Erenköy Koyu’nda yapın ve İngilizlere yol verin.”

Bu emir, bir idam fermanıydı. Ama Türklerin değil, Fransızların idam fermanı.

Fransız Amiral Guépratte, emri aldı. Önde giden Bouvet zırhlısı, o yaşlı ama inatçı Fransız savaş gemisi, dümenini kırdı.

Nereye?

Amiral de Robeck’in “temiz” dediği yere, İngiliz uçaklarının “mayın yok” dediği yere, Tophaneli Hakkı’nın on gün önce kalbini bıraktığı o boşluğa: Erenköy Koyu’na.


Saat 13.54: Kibrin Bedeli.

Deniz sakin görünüyordu. Güneş tepedeydi. Bouvet’nin kaptanı gemisinin burnunu Anadolu kıyılarına paralel çevirdi. Mürettebat, cehennemden sağ çıktıklarını sanıyorlardı.

Türk tabyalarında ise dürbünler bu manzaraya kilitlenmişti. Dardanos Tabyası’ndaki Türk subayı, yanındaki askere fısıldadı: “Bak, bak! Oraya giriyor.”

“Nereye komutanım?”

“Mezarlığa.”

Nusret’in döşediği mayınlar, suyun birkaç metre altında, sessiz, paslı ve ölümcül bir sabırla bekliyordu. Bouvet, üzerlerine doğru geliyordu.

De Robeck, Queen Elizabeth’ten bu manevrayı izliyordu. Memnuniyetle purosunu tazeledi. “Görüyorsun Keyes,” dedi. “Manevra alanı mükemmel. Türkler orayı boş bırakarak bize büyük bir iyilik yaptı.”

İkisi de gülüştüler. Ama o gülüşme, sadece saniyeler sonra boğazlarında düğümlenecekti.


Saat 13.54’ü gösterdiğinde, Ege Denizi’nin suları, bir daha asla unutulmayacak bir gürültüyle yarıldı: Güm!

Bu, sıradan bir top patlaması değildi. Bu, denizin ciğerlerinden gelen, kemikleri titreten boğuk ve korkunç bir gürültüydü.

Geminin sancak tarafından, suyun metrelerce altına gizlenmiş Nusret’in 11 numaralı mayını, Bouvet’nin çelik karnını kâğıt gibi yırttı. Patlamanın şiddetiyle 15.000 tonluk gemi adeta sudan havaya sıçradı.

Queen Elizabeth’in köprüsünde Amiral de Robeck’in dürbünü elinde dona kaldı. “Bu da neydi?” diye fısıldadı.

Yanındaki Kurmay Başkanı Keyes, dehşet içinde bağırdı. “Bouvet vuruldu, efendim! Dumanlara bakın!”

De Robeck izliyordu ama beyni gördüklerini reddediyordu. Bir zırhlı böyle batamazdı. Ama Bouvet batmıyordu, dehşet verici bir hızla devriliyordu.

Patlamadan sadece saniyeler sonra gemi yan yatmaya başladı. Güvertedeki yüzlerce Fransız askeri karıncalar gibi denize dökülüyordu. Gemi o kadar hızlı su alıyordu ki, filikaları indirmeye bile vakti olmadı. İki dakika içinde, evet, sadece 120 saniye içinde devasa zırhlı, 600’den fazla mürettebatıyla birlikte Ege’nin serin sularına gömüldü.

Geriye sadece ölümcül bir sessizlik ve fokurdayan bir deniz kaldı.


İnkârın Bedeli: İkinci ve Üçüncü Kurbanlar.

Türk tarafında tabyalarda sevinç çığlıkları kopuyordu. “Battı! Battı!” sesleri gökyüzünü yırtıyordu. Seyit Onbaşı, yorgun gözlerle denize bakıp şükrediyordu.

Ama İngiliz karargâh gemisinde şok, tehlikeli bir inkâra bırakmıştı yerini. De Robeck masaya yumruğunu vurdu. “İmkânsız! O bölge temizdi!”

Serseri bir mayın, torpido, şanslı bir atış… Amiral, haritasındaki o temiz rapora o kadar güveniyordu ki, gerçeği -sabit mayın hattını- reddetti. Ve bu inkâr, ona tarihin en pahalı hatasına mal olacaktı.

Eğer de Robeck o an “Burada mayın tarlası var!” deseydi, harekâtı durdururdu.

Ama o ne yaptı? Telsizciye döndü ve o ölümcül emri verdi: “Harekât devam edecek. HMS Ocean ve HMS Irresistible. İleri geçin. Bouvet’nin yerini alın.”

De Robeck, en güçlü iki gemisini daha, az önce bir gemisini yutan o “temiz” koya, Nusret’in diğer mayınlarının kucağına gönderiyordu. Bir mayın tarlasında yürüdüğünü anlamamıştı, sadece ayağının takılıp düştüğünü sanıyordu.

Saat 16.00: Tophaneli Hakkı’nın Son Nefesi.

Türk toplarından kaçmak için manevra yapan Irresistible, adına yakışır bir kibirle Erenköy Koyu’nun o geniş sularına doğru kırıldı.

Tam o sırada, ikinci gürültü koptu: Güm!

Irresistible, görünmez bir duvara çarpmış gibi sarsıldı. Altından gelen patlama, makine dairesini parçaladı. Koca zırhlı, suyun ortasında hareketsiz, savunmasız bir metal yığınına dönüştü.

De Robeck şoktaydı. “Yine mi? Nerede bu lanet denizaltılar?” Hâlâ mayını kabul etmiyordu. Muhriplere, olmayan bir hayaleti arama emri veriyordu.

Tophaneli Hakkı, karargâhta ikinci patlamayı duyduğunda yere yığıldı. Göğsünü tutuyordu.

“İki,” dedi hırıltılı bir sesle. “İki devrildi, Paşam.”

Cevat Paşa, Hakkı’nın başını dizine koydu. “Dayan aslanım. Zaferi görmeden gitmek yok. Dayan.”

Denizde ise kaos büyüyordu. Batan gemiler, yanan deniz, çığlıklar.

De Robeck, hâlâ direniyordu. “HMS Ocean! Irresistible’ı yedeğe alın ve kurtarın!”

Ve böylece, üçüncü kurban da tuzağa çekildi. Ocean, yaralı kardeşine yardım etmek için o ölüm çemberine girdi.

Saat 17.00: Geri Çekilme Emri.

Erenköy Koyu… Ocean, yaralı kardeşini kurtarmak için manevra yaparken, Tophaneli Hakkı’nın 26. mayını sabırla beklediği avına kavuştu. Güm!

Üçüncü patlama, öncekilerden bile daha şiddetliydi. Ocean’ın dümen tertibatı parçalandı. Gemi, kendi etrafında dönmeye başladı.

İşte o an. Saat 17.00 sularında, Amiral John de Robeck’in zihnindeki sis perdesi, gemisinden yükselen dumanlarla birlikte dağıldı.

Dürbününü indirdi. Çıplak gözle manzaraya baktı. Bouvet yoktu. Irresistible yan yatmış batıyordu. Ocean sürükleniyor, batıyordu.

Filosunun üçte biri, tek bir düşman gemisiyle bile çatışmadan, görünmez bir el tarafından yok edilmişti. De Robeck, titreyen elleriyle masadaki o haritaya tekrar baktı. O “temiz” koya, o “Türk hatası” dediği boşluğa…

“Roger,” diye bağırdı de Robeck, sesi çatlayarak. “Bunlar denizaltı değil! Bunlar mayın! Yanlış yerde aradık. Biz dikine aradık. Onlar paralele döşemiş. O boşluk bir hataydı sanıyorduk ama o bir tuzaktı. Ve biz… biz bandomuzika ile o tuzağın içine girdik!”

Amiral, korkunç gerçeği iki saat geç fark etmişti. Eğer Bouvet battığında bunu anlasaydı, diğer iki gemiyi oraya göndermezdi. Ama kibri, “Türkler böyle bir taktik yapamaz” önyargısı, ona donanmasının en güçlü üç gemisine mal olmuştu.

Güneş batarken, İngiliz İmparatorluğu’nun o meşhur yenilmezlik efsanesi de Ege’nin sularına gömülüyordu.

De Robeck, omuzları çökmüş bir halde telsizciye döndü. Bir amiral için verilmesi en zor, en utanç verici emri verdi: “Genel geri çekilme. Tüm gemiler boğazı terk etsin.”

Dünyanın en büyük donanması, “hasta adam” dedikleri Osmanlı’nın karşısında kuyruğunu kıstırıp kaçıyordu.

Zaferin Bedeli.

Karşı kıyıda, Türk tabyalarında, manzara bir zafer mahşeriydi. Haberci asker, karargâha koştu: “Gidiyorlar Paşam! Gidiyorlar! Dönüyorlar!”

Cevat Paşa, çadırın önüne çıktı. Dürbününü kaldırdı. Evet. Ufukta, dumanlar içinde kalan İngiliz filosu geri dönüyordu.

Hemen arkasını döndü. Yüzbaşı Tophaneli Hakkı’nın olduğu yere koştu. Hakkı Yüzbaşı, sedyede yatıyordu. Rengi kireç gibi solmuştu.

Cevat Paşa, Hakkı’nın yanına diz çöktü. Elini tuttu.

“Hakkı,” dedi heyecanla. “Duydun mu? Kaçıyorlar. Donanma çekiliyor! 11 numara, 26 numara, hepsi görevini yaptı. Hakkı, Çanakkale geçilmedi!

Tophaneli Hakkı, gözlerini yavaşça araladı. Bilinci kapanmak üzereydi ama “kaçıyorlar” kelimesini duymuştu. Dudaklarında hafif, huzurlu bir tebessüm belirdi. Zorlukla fısıltı halinde konuştu:

“Vatan sağ olsun.”

Ve sonra o kahraman kalp, son kez attı.

Hakkı, Nusret’le o mayınları döşerken kalbini Ege’ye mühürlemişti. Şimdi son düşman gemisi de o mayın tarlasını terk ederken, görevinin bittiğini bilen kalbi durmuştu. Zaferi görmüştü. Son nefesini, dünyanın en büyük donanmasını dize getiren bir galip olarak vermişti.

Cevat Paşa, Hakkı’nın elini bıraktı. Gözünden süzülen bir damla yaş, Hakkı’nın elinin üzerine düştü.

“Senin kalbin durdu sanırlar Hakkı,” dedi titreyen bir sesle. “Bilmezler ki bu milletin kalbi, bundan sonra senin isminle atacak.”

Dışarı çıktı, boğaza baktı. İngilizler gitmişti.

Ama Cevat Paşa biliyordu: Denizden geçemeyenler, karadan deneyecekti. Bu zafer, bir son değil, daha büyük bir destan olan Gelibolu Kara Savaşları’nın başlangıcıydı. O destanda, Hakkı’nın yerini siperlerdeki Mehmetçik, Cevat Paşa’nın yerini ise Anafartalar’da tarih sahnesine çıkacak olan sarışın bir kurt: Mustafa Kemal alacaktı.

18 Mart 1915, Gece Yarısı, Londra.

Birinci Deniz Lordu Winston Churchill, elinde Amiral de Robeck’ten gelen o kâbus telgrafıyla şöminenin karşısındaki deri koltuğuna çökmüştü.

Başbakan Asquith’in yardımcısı girdi. “Efendim, basın açıklama bekliyor. Türkler teslim oldu mu diye soruyorlar.”

Churchill, başını kaldırdı. Gözleri kan çanağıydı.

“Onlara de ki,” dedi Churchill, sesi hırıltılıydı. “Onlara de ki, Çanakkale’de bugün bir donanma kaybetmedik. Biz bugün orada, itibarımızı kaybettik.”

Ayağa kalktı. “Anlamıyorum. Matematiksel olarak imkânsızdı. O tabyalar eskiydi. O askerler açtı. Nasıl, Tanrı aşkına nasıl?”

Churchill’in o gece anlayamadığı, Oxford’da veya Cambridge’de okutulmayan bir ders vardı: Bir milletin kalbi, çelikten daha serttir. O hasta adam dedikleri Osmanlı, son nefesinde doğrulmuş ve kendisine uzanan eli kırmıştı.

Kapanış: O Kalbin Mirası.

Aynı saatlerde, Çanakkale’de, Dardanos Tabyası’nın arkasındaki küçük şehitlikte, Tophaneli Hakkı Yüzbaşı’nın naaşı kazılan taze toprağın yanına konmuştu.

Cevat Paşa, defin işlemini bizzat yönetiyordu. Mezara ilk toprağı attıktan sonra askerlerine döndü.

“Askerlerim!” dedi. Sesi gür ama hüzünlüydü. “Bugün burada sadece bir yüzbaşıyı gömmüyoruz. Bugün buraya İngilizlerin kibrini gömüyoruz, Fransızların şımarıklığını gömüyoruz.” Denizi işaret etti. “Bize ‘hasta adam’ dediler. ‘Bir üflesek yıkılırlar’ dediler. Ama unuttukları bir şey vardı. Türk, öldü denilen yerden dirilen millettir.”

Paşa, Hakkı’nın mezar tahtasına elini koydu. “İngiliz Amiral de Robeck, gemilerini kaybettiği için ağlıyor şu an. Biz ise Hakkı’mızı kaybettiğimiz için ağlıyoruz. Onlar çelik için üzülüyor, biz can için. İşte bu yüzden bizi asla yenemeyecekler. Çünkü onlar öldürmeye geliyor, biz yaşatmaya.”

18 Mart Zaferi, bir son değildi. Bir önsözdü. Tophaneli Hakkı’nın, Seyit Onbaşı’nın, Cevat Paşa’nın yazdığı bu önsöz, Mustafa Kemal’in yazacağı destanın mürekkebi olacaktı.

Bugün aradan bir asırdan fazla zaman geçti. O paslı mayınlar çürüdü. O batmaz denilen gemiler, Ege’nin tuzlu suyunda metal yığınlarına dönüştü. Ama geriye bir ruh kaldı. Hâlâ o suların her dalgasında kıyıya vuran bir irade.

O irade, Seyit Onbaşı’nın sırtındaki 215 kilodur. O irade, Nusret’in karanlıkta süzülen sessizliğidir. O irade, Tophaneli Hakkı’nın duran kalbidir.

Eğer şu an hayatınızda zorluklar varsa, eğer üzerinize gelen sorunlar, dertler varsa, gözlerinizi kapatın ve 18 Mart sabahını düşünün. Sizden çok daha azına sahip olanların, sizden çok daha fazlasını nasıl başardığını düşünün.

Tophaneli Hakkı, son nefesini verirken “Vatan sağ olsun” dedi. Vatan sensin. Vatan benim. Vatan biziz. O bizim için öldü. Biz ise onun için yaşayacağız.