Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu

“Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara doğru sel gibi akan kalabalığa karıştım. Önümüze çıkan her düşmanı baltalarımızla ve satırlarımızla deviriyorduk.” – Nene Hatun.

8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan gece, Erzurum’da kar, yalnızca toprağı değil, şehrin üzerindeki havayı da yutan ağır bir kefen gibi yağıyordu. Yoksulluğun ve savaş yorgunluğunun derinleştiği 1877 yılının bu gecesinde, herkesin gözü Balkan Cephesi’ndeydi; Gazi Osman Paşa’nın Plevne’deki destansı direnişi tüm imparatorluğun umuduydu. Oysa Anadolu’nun kalbinde, Kafkas Serhatlarında, Hilal ile Haç’ın son büyük muharebesinin en acımasız ve en kişisel dramı yaşanmak üzereydi.

Bu savaş, yani 93 Harbi, Çarlık Rusya’sının Panslavist hırslarının ve sıcak denizlere inme hayallerinin bir sonucuydu. İstanbul’daki Tersane Konferansı’nda ve Londra Protokolü’nde atılan her yapıcı adım, Osmanlı’nın sunduğu anayasal güvenceler bile, Çar’ın gözündeki yıkım arzusunu söndürmeye yetmemişti. 24 Nisan 1877’de Rusya, hiçbir meşru sebebe dayanmaksızın savaş ilan etmiş, Sultan II. Abdülhamid de zorunlulukla kılıca sarılma emrini vermişti.


Yorgun Bir Paşa ve Yaralı Bir Şehir

Anadolu Harp Ordusu Komutanı Ahmet Muhtar Paşa , 4. Ordu’nun başına geçtiğinde takvimler 7 Nisan’ı gösteriyordu. Genç general, bölgenin ne kadar savunmasız olduğunu biliyordu. Şehzadelik yıllarından yakın dostu olan Sultan Abdülhamid’in güveniyle gelmişti ama karşısında Çar’ın kardeşi Grandük Mihayil’in ve Ermeni asıllı General Loris Melikov’un komuta ettiği 125.000 kişilik muazzam bir Rus gücü vardı. Osmanlı tarafında ise sadece 57.000 yorgun asker, yetersiz top ve yok denecek kadar az nakliye vasıtası bulunuyordu.

Muhtar Paşa’nın ilk işi, Kars’tan Doğu Beyazıt’a uzanan 400 kilometrelik cephe hattındaki komuta kademesinin yetersizliğini ve en acısı, ambarlardaki buğday stokunun dahi Ruslara satılmış olduğunu görmek oldu. Önce buğday satışını durdurdu. Ardından düşmanın kolayca takviye alacağını, kendi birliklerinin ise sayıca azaldığını bilerek geri çekilme kararı aldı. Kars kuşatma altına alınınca, Hüseyin Hami Paşa komutasındaki 17.000 kişilik kuvveti kentte bırakıp Sultandağı’na çekildi. Amaç, düşmanı ikmal noktalarından uzaklaştırarak daha geride, kendisinin seçtiği alanda karşılamaktı.

Bu geri çekilme, Halyaz ve Zivin muharebelerinde büyük zaferlere dönüştü. Özellikle Zivin’deki başarı, savaşın seyrini değiştirebilecek güçteydi. Ama bir eksiklik, zaferin meyvesini toplamaya engel oldu: Yeterli süvari birliğinin olmayışı. Eğer atı sayesinde üç kıtaya yayılan imparatorluğun bu serhatında yeterli süvari olsaydı, Ruslar tamamen imha edilebilirdi.


Kibrin Bedeli ve Son Kale

Rus ordusu, yaz aylarındaki bu bozgunlara rağmen yıpratılamamıştı. Sürekli takviye alıyorlardı. Muhtar Paşa ise acı bir gerçeği görüyordu: “Biz her kazandığımız zaferden sonra sayı ve asker yönünden azalıyoruz. Ruslar ise her kaybettikleri savaştan sonra cephelerini daha donanımlı bir hale getiriyorlar.”

Sonbaharda Rus mevcudu yeniden 100.000’i aştı. Osmanlı ordusu, Alacadağ ve Deve Boynu muharebelerinde ağır kayıplar verdi. Muhtar Paşa, 4 Kasım’da Erzurum önlerindeki son savunma hattına, Aziziye tabyalarına kadar gerilemek zorunda kaldı. Deve Boynu, Erzurum’un savunulması gereken son kilit taşıydı.

General Loris Melikov, Osmanlı’nın bu son direniş noktasına ulaşınca, Muhtar Paşa’ya bir teslim olma çağrısı gönderdi. Mesaj kibirli ve tehditkârdı: “Sizde ve askerinizde dayanacak hal kalmadı. Beyhude yere kan dökülmesindense kaleyi teslim ediniz. Eğer karşı koyarsanız şehriniz tahrip edileceğinden bu kadar çoluk çocuğun vebali üzerinize olsun.”

Muhtar Paşa’nın cevabı, Osmanlı şerefini yansıtan bir metanetle sert ve kesindi: “Allah’a şükür, maddi ve manevi kuvvetimiz Erzurum’un müdafaası için yeterlidir. Son damla kanımız da bu yolda akıtılacaktır.” Sultan Abdülhamid’den gelen telgraf da aynı kararlılığı emrediyordu: “Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Milletimizin sizden beklediği şerefi ispat edeceğiniz gün bugündür.”


Tabyaların Yükselişi ve Düşüşü

Erzurum, coğrafi açıdan Asya’nın en mühim geçit noktasıydı. Karadeniz’e, Akdeniz’e, Anadolu’nun içlerine ulaşmak isteyen her ordu bu şehirden geçmek zorundaydı. Bu stratejik öneme binaen, şehrin etrafı tabyalarla donatılmıştı. En önemlileri, Topdağı üzerinde yer alan, Sultan Abdülmecid döneminden kalma Mecidiye Tabyası ve Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilen Aziziye (1, 2, 3) tabyalarıydı . Bu tabyaların doğuya dönük kısımları toprak altındaydı, top atışlarının şiddetini emmek için tasarlanmışlardı.

Ancak bir mühendislik hatası vardı. Muhtar Paşa, tabyaların şehre çok yakın yapılmış olmasından Fosfor Mustafa Paşa’yı sorumlu tutmuştu. Ruslar, 7-8 bin metre menzilli toplarla gelmişlerdi ve tabyalar, bu topların menzilinde Erzurum’u koruyamaz bir durumdaydı.

Ve o kader gecesi geldi. 8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan gece, Rus ordusu Erzurum’a doğru harekete geçti. Ne yazık ki, o bölgedeki Ermeni nüfusun düşmana yardım etmesi, parolaları öğrenmesi ve kılavuzluk yapmasıyla tabyalardaki askerlerimiz büyük bir baskına hazırlıksız yakalandı. Özellikle 3 Numaralı Aziziye Tabyası’ndaki askerler uykularında şehit edildi. Merdivenlerle tabyalara tırmanan düşman, içerideki birlikleri boğaz boğaza bir çatışmada yenerek ele geçirdi.

Tabya Komutanı Miralay Bahri Bey, 1 Numaralı tabyada yaralanmasına rağmen çatışmaya devam etti ama Ruslar, geriden aldıkları destekle tabyaların kontrolünü tamamen ele geçirdi.


Bir Minareden Yükselen İman Sesi

Şehir henüz karanlığa gömülmüş, sabah namazı bekleniyordu. Muhtar Paşa, ihtiyat kumandanı Kaptan Mehmet Paşa emrindeki iki taburu tabyaları geri alması için görevlendirdi. Türk askeri hücuma kalkacaktı ama yalnız değildi.

Ayaspaşa Camii’nin müezzini, seksen yaşındaki Hacı Abdullah Efendi, o soğukta minareye çıktı. Normalde ezan okuyacaktı ama Topdağı’ndaki kıyamet savaşı görmüştü. Sabah ezanını okuduktan sonra, sesi titreyen ama imanı sarsılmaz bir haykırışla Erzurum halkına seslendi:

“Ey ahali! Moskov kâfirleri Aziziye’yi bastı! Allah’ını seven, eli silah tutan herkes askerimizin yanına koşsun!”

Bu ses, sadece bir ezan değil, asırlık bir milletin vicdanının haykırışıydı. Erzurumlular, henüz gün ağırmadan, ellerine geçirdikleri her şeyle sokağa döküldü. Kazma, kürek, baltalar, av tüfekleri, mutfaktan alınan satırlar… Eli silah tutan herkes, bir sel gibi tabyalara doğru akmaya başladı. Bir halk ordusu, askeriyle tek vücut olmuştu.

Tabyaları ele geçiren Ruslar, bu beklenmedik, organize olmayan ama imanıyla sarsılmaz halk direnişi karşısında şaşkına döndü. O anda, Topdağı’ndaki Osmanlı birliklerinin de ateşe başlamasıyla iki ateş arasında kalan Ruslar, panik içinde geri çekilmeye başladı. O gece Aziziye’de 500’e yakın şehit verdik ama Rusların kaybı 3.000’e yakındı.


Nene Hatun’un Satırı ve Sonsuz Vatan Sevgisi

O gece Aziziye’de düşmana dur diyenlerden biri de henüz yirmili yaşlarının başında, küçücük bir ana olan Nene Hatun’du. O, evinde üç aylık bir kız çocuğu ve küçük bir oğlan bırakmıştı. Müezzin Abdullah Efendi’nin çığlığıyla uyanan Nene Hatun, evdeki tek kesici alet olan mutfak satırını kaptı.

O anki ruh halini anlatırkenki samimiyet, yüzlerce yıl sonra bile vicdanımızı dağlar: “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara doğru sel gibi akan kalabalığa karıştım. Önümüze çıkan her düşmanı baltalarımızla ve satırlarımızla deviriyorduk. Nihayet bir taraftan biz, diğer taraftan da asker kardeşlerimiz Aziziye tabyasına girdik.”

Nene Hatun, sadece bir simge değildi. O, Name Hanım’dı, Topal Gülzar’dı ve daha nice Erzurumlu kadındı. Onlar, vatan tehlikeye düştüğünde, çoluk, çocuk, mal, mülk demeden, hiçbir şeyi düşünmeden cepheye koşan bir milletin asaletini temsil ediyorlardı. Çünkü, şurası bir gerçekti: Vatansız hiçbir şeyin değeri yoktu.


Sonuç ve Onur Mirası

Bu topyekûn direnişin ardından Ruslar bir daha Erzurum’u işgal girişiminde bulunmadı. Aziziye Ruhu, Çarlık ordusunun ilerleyişini psikolojik olarak durdurmuştu. Ancak zaferler cephede kazanılsa da, masada kaybedilirdi.

Bir hafta sonra 14.000 Osmanlı askerinin esir alındığı Kars düştü. Balkan Cephesi de çökmüştü. Ahmet Muhtar Paşa, Yeşilköy’e kadar ilerleyen Rusları durdurmak için İstanbul’a çağrıldı. Çok geçmeden, Osmanlı ağır şartlar içeren Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Erzurum, cephede direnmeyi başarmışken, masa başında Ruslara teslim edilmişti.

Bu acı günü yaşayan İskoç Doktor James Deniston, şehrin terk edilişini şöyle anlatır: “Bugün 9.000 civarında askerden oluşan bir Türk birliği çalıştığım hastanenin önünden geçerek şehri terk etti. Bitkin görünüyorlardı. Vanilya ve ayakkabıları dahi yoktu. Sanırım bir kısmı, en güçlü insanların bile dayanamadığı bu soğukta Erzincan’a varmadan ölecekler.”

Neyse ki, Avrupa güçlerinin araya girmesiyle toplanan Berlin Konferansı’nda anlaşma değiştirildi. Kars ve Ardahan 40 yıllık bir Rus esaretine girerken, Erzurum yeniden Osmanlı Devleti’ne bırakıldı. Şehir, 41 yıl sonra, o aynı Aziziye Ruhuyla toplanan bir kongreyle Milli Mücadele’nin de fitilini ateşleyecekti.


Efsanenin Ölümsüzlüğü

Yıllar sonra, Kore Savaşı’nın ardından Erzurum’a gelen dönemin NATO Orduları Genel Komutanı General Matthew Ridway, Nene Hatun’un elini öpmeden önce şunları söyleyecekti: “Milletler kahramanlarını sadece ordular içinde arar. Türklerde ise hakiki kahramanlar akla gelmeyen mütevazi köşelerin sakinleridir.”

Nene Hatun’un elini bu hissiyatla öpmüştü. O gece Aziziye’de sadece tabyalar savunulmadı; onur, namus, iman ve vatan sevgisi savunuldu. Bir ananın satırıyla, bir müezzinin sesiyle yazılan bu destan, bize şunu fısıldar: Bazen tarih, en yüksek rütbeli komutanların emirleriyle değil, en mütevazı halkın vicdanıyla yazılır. Erzurum’un Kilit Taşı, o gece canını feda eden her bir şehidin kanı ve Nene Hatun’un satırından damlayan kararlılıktı.