Eski Bir Dürbün ve Bir Ordunun Sessizce Değişen Kaderi
Polonya’nın Kasım ayı, insanın kemiklerine kadar işleyen o meşhur soğuğuyla gelmişti. Sıçecin askeri üssü, NATO’nun düzenlediği Uluslararası Keskin Nişancı Hassasiyet Şampiyonası için dünyanın en iyilerini ağırlıyordu. Tepeler dumanlı, zemin ise çamur ve buz arasındaydı. Herkes oradaydı: Amerika’nın son teknolojiyle donatılmış nişancıları, Almanya’nın mühendislik harikası tüfekleri, İngiltere’nin, Fransa’nın elit birimleri…
Ve bir de Türkiye’den gelen Üsteymen Yusuf Kılıç ile gözlemcisi Astsubay Mehmet.
Yusuf, 29 yaşında, sessizliği bir zırh gibi kuşanan, gösterişten uzak bir askerdi. Mehmet ile yıllardır Güneydoğu’nun sarp dağlarında, rüzgarın dilini çözmekle geçmişti ömürleri. Ekipmanları diğer ülkelerin yanında oldukça sade kalıyordu. Amerikalılar lazer mesafe ölçerlerini, dijital rüzgar sensörlerini ve termal dürbünlerini kurarken, Yusuf sadece eski ama güvenilir dürbününe ve hafızasındaki fizik kurallarına güveniyordu.
Yarışma öncesi düzenlenen basın toplantısında atmosfer gergindi. Amerikalı General Richard Stone, kürsüye çıktığında kibri her halinden okunuyordu. 60 yıllık ömrünün yarısını bu işe vermiş bir subay olarak mikrofonu kavradı ve Türk ekibine alaycı bir bakış attı. “Keskin nişancılık sadece silah taşımak değildir,” dedi Stone. “Bu iş fizik, matematik, meteoroloji ve çelik gibi bir sinir ister. Bazı ülkeler için bu mesafeler biraz… zorlayıcı olabilir.”
Salonda hafif bir gülüşme dalgası yayıldı. Alman komutan onaylarcasına başını sallarken, Fransız nişancı Yusuf’a bakıp bıyık altından gülümsedi. Yusuf ise en arka sırada, yüzünde tek bir kas bile kıpırdamadan oturuyordu. Mehmet’in yumruğunu sıktığını gördü ama elini yavaşça arkadaşının omzuna koydu. “Bırak küçümsesin,” diye fısıldadı Yusuf. “Hedef gerçeği söyleyecektir.”
Yarışma günü hava şartları tam bir kabustu. 3 derece sıcaklık, sağdan sola esen 20 kilometrelik sert bir rüzgar ve hafifçe başlayan çiseleme… İlk etap 600 metreydi. Amerikalı usta nişancı John Matthews çıktı. 29 puan topladı, harikaydı. Avrupalı rakipleri de benzer sonuçlar aldı. Sıra Yusuf’a geldiğinde rüzgar daha da sertleşti. Yusuf pozisyon aldı. Mehmet rüzgarı, nemi ve basıncı fısıldadı. Yusuf nişan aldı ve üç atışta da tam 10 puan vurdu. 30 tam puan. General Stone yerinden hafifçe doğrulup, “Şans,” diye mırıldandı.
İkinci etap 800 metreye çıktığında yağmur şiddetini artırdı. John Matthews rüzgarda zorlanarak 27 puanda kaldı. Sıra Yusuf’a geldiğinde rüzgar 22 kilometreye çıkmıştı. Yusuf rüzgarı teninde hissetti, merminin havada yapacağı o kavisli yolu zihninde çizdi. Üç atış, üç tam isabet. Yine 30 tam puan. Tribünlerdeki fısıltılar kesilmişti.
1000 metre etabına gelindiğinde artık gerçek ustalar elenmeye başlamıştı. Matthews 24 puana düştü. Yusuf ise rüzgarın dindiği o iki saniyelik boşluğu bekleyerek yine 30 tam puan topladı. Bir İngiliz gözlemci, “Bu adam rüzgarla konuşuyor sanki,” diye fısıldadı. General Stone artık koltuğunda oturamıyordu.
Ve son etap geldi: 1200 metre. Bu mesafe, NATO tarihinde neredeyse bir efsaneydi. Bugüne kadar kimse bu mesafeyi tam isabetle geçememişti. Hava o kadar kötüydü ki Stone yarışma komitesine bu etabın iptal edilmesini bile teklif etti. Ama kurallar netti. Önce John Matthews çıktı; lazer ölçerlerine, dijital sensörlerine rağmen hedefi ancak dış halkadan vurabildi. Diğer ülkeler de benzer şekilde başarısız oldu.
Sıra Yusuf’a geldiğinde, General Stone hakeme dönüp, “Bu Türk asker denemek zorunda mı? Rekor zaten onda, zaman kaybetmeyelim,” dedi. Yusuf bu sözleri duymadı bile. O sırada Mehmet’le son hesaplamayı yapıyordu. Mesafe tam 1247 metreydi. Rüzgar değişken, yağmur devam ediyordu. Sıcaklık sıfır dereceye inmişti.
Yusuf gözlerini kapadı. Kafasında merminin yörüngesini, yerçekiminin o devasa mesafede mermiyi kaç metre aşağı çekeceğini, rüzgarın direncini hesapladı. Gözlerini açtı, dürbünden baktı. Hedef, sanki bir iğne başı kadar küçüktü. Dakikalar geçti ama Yusuf ateş etmedi. Stone sinirle, “Ne bekliyor bu adam?” diye sordu. Mehmet, “Rüzgarı bekliyor efendim,” dedi. Stone güldü, “Bu havada rüzgar durmaz!” Mehmet sakinçe cevapladı: “Durmaz ama yavaşlar.”
İki dakika sonra, rüzgar bir anlığına 12 kilometreye düştü, yağmur saniyeliğine durdu. Yusuf o 3 saniyelik boşluğu yakaladı ve tetiği çekti. Mermi namludan çıktı, 900 metre bölü saniye hızla karanlığın içine daldı. Yerçekimi aşağı çekti, rüzgar itti ama Yusuf mermiyi rüzgarın içine bir nakış gibi işlemişti. 3.2 saniye sonra ekran parladı: 10 puan. Tam isabet.
Tribünler ayağa fırladı. General Stone’un ağzı açık kalmıştı. Yusuf durmadı; ikinci ve üçüncü atışlarını da aynı sabırla yapıp 1247 metreden üçte üç yaptı. NATO tarihinde bir ilk yaşanıyordu. Bin asker ve yetkili ayakta alkışlıyordu.
General Stone, yavaş adımlarla Yusuf’un yanına yürüdü. Yüzü kıpkırmızıydı ama bu sefer öfke yoktu. Yusuf dikkat vaziyetine geçip selam verdiğinde, General bir an durdu ve elini uzattı. “Üsteymen Kılıç,” dedi, sesi titriyordu. “Ben… kelime bulamıyorum.” Yusuf, “Efendim, sadece görevimi yaptım,” dedi. General başını salladı, “Hayır, sen bugün tarihe geçtin. 40 yıllık kariyerimde böyle bir ustalık görmedim. Sen sadece bir nişancı değil, bir sanatçısın.”
O akşam düzenlenen toplantıda herkes Yusuf’un etrafını sarmıştı. “Bunu nasıl yaptın?” diye soruyorlardı. Yusuf kürsüye çıktı ve basitçe anlattı: “Beyler, sihir yapmadım. Fizik ve matematik kullandım. Mermi 1200 metrede yaklaşık 12 metre düşer, bunu hesapladım. Rüzgar sabit değildir, dalgalanır; en yavaş anını bekledim. Ama en önemlisi sabırdır. İyi ekipman sizi korur ama sizi nişancı yapmaz. Sizi nişancı yapan disiplin ve öğrenme arzusudur.”
General Stone, Yusuf’un yanına gelip herkesin önünde özür diledi: “Seni ve ülkeni küçümsedim. Bu hayatımın en büyük hatasıydı.” Yusuf, “Önemli olan bugün öğrendiklerimizdir General,” dedi.
Üç ay sonra Türkiye’de, Ankara Gölbaşı’nda bir ilk gerçekleşti. Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin elit nişancıları, Yusuf ve Mehmet’ten “Türk Yöntemi”ni öğrenmek için eğitim merkezine geldi. Yusuf onlara sadece atış yapmayı değil; doğayı dinlemeyi, rüzgarla pazarlık etmeyi ve en önemlisi alçakgönüllü kalmayı öğretti.
Bir yıl sonraki şampiyonada 1200 metre etabında 8 nişancı tam isabet vurdu. Hepsi Yusuf’un öğrencisiydi. General Stone ödül töreninde şunu söyledi: “Bu başarı Yusuf Üsteymen’in cömertliğinin eseridir. O bize bir önyargıyı nasıl vuracağımızı öğretti.”
Bugün Yusuf, Binbaşı rütbesiyle görevine devam ediyor. Her yeni eğitim döneminde genç askerlerine o günü anlatırken hep aynı şeyi söylüyor: “Küçümsendiyseniz sessiz kalın ve hazırlanın. Başarı kazandığınızda ise onu paylaşın. Çünkü gerçek ustalık sadece hedefe vurmak değil, başkalarına da o hedefi göstermektir.”
Yusuf Kılıç, o gün Polonya’nın soğuk tepelerinde sadece bir rekor kırmadı; Türk askerinin sabrını, zekasını ve büyüklüğünü dünyaya ilan etti. Onlar sessiz kahramanlardır; karanlıkta kimse görmezken hedeflerini vururlar ve vatan sağ olsun derler.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





