Eski Palto, Paslanmaz Onur ve Çelikten Bir Mirasın İntikamı
O sabah, Nuriye Hanım mermer zeminin kayganlığında değil, genç bir adamın gözlerindeki küçümsemede sendeledi. 65 yaşındaki bir kadının üzerindeki yirmi yıllık palto, lüks otomobil bayisinde parıldayan her metal yüzeyden daha ağır bir sessizlikle süzülüyordu. Kimse, bu mütevazı ziyaretçinin avuçlarında, şirketin temellerini sarsacak, otuz yıllık bir sırrın mührünü taşıdığını bilmiyordu. Bayinin sahibi Selim, o an o kadının sadece bir müşteri olmadığını, aksine unutulmuş bir vicdan olduğunu fark ettiğinde, attığı o son adımlar bir iş hanedanının kalbini yeniden yazacaktı.
Soğuk bir kış sabahıydı. Hava, şehirde gri bir tül gibi asılı duruyor, her nefeste keskin bir nem hissi bırakıyordu. Beton ve camın soğuk silüetleri arasında, Nuriye Hanım’ın kahverengi, yirmi yıllık yün paltosu, zamana direnen bir anıt gibiydi. Palto, yoksulluktan değil, onurlu bir hayattan süzülüp gelmişti; her düğmesi yerinde, her dikişi özenle onarılmıştı. Altmış beş yaşın yüzüne kazıdığı çizgilerde, edebiyat öğretmenliğinden emekli olmanın verdiği derin bir bilgelik ve merhum eşi Kemal ile paylaştığı bitmemiş hayallerin buruk tadı vardı.
Nuriye’nin adımları, her gün binlerce lüks aracın el değiştirdiği, kentin en gösterişli otomobil bayisine yöneldiğinde, kalbi hafif bir heyecanla atıyordu. Bu, sıradan bir ziyaret değildi; bu, yirmi yıl önce, bir pazar yürüyüşünde Nişantaşı’nda bir vitrinin önünde durup, Kemal’in ona dönerek fısıldadığı o sözün, “Bir gün, sana kırmızı, spor bir araba alacağım Nuriye’m,” yeminine sadık kalma eylemiydi. Araba, sadece bir otomobil değil, paylaşılmış bir gençliğin, birlikte kurulan bir geleceğin simgesiydi. Kemal, sözünü tutamadan aramızdan ayrılmıştı; şimdi Nuriye, o bayiye girerek, bu hayali kendi elleriyle yaşatacaktı.
Otomatik cam kapı, Nuriye’nin önünde ağır bir makine sesiyle kayarak açıldı. İçerisi, dışarıdaki kışa inat, sıcak, ferah ve göz kamaştırıcıydı. Spot ışıklar altında, parlak siyah, metalik gri ve göz alıcı kırmızı otomobiller sanki bir sanat galerisinin en değerli eserleri gibi sergileniyordu. Zemin, Nuriye’nin cilalı ama aşınmış botlarının altında hafifçe kayıyormuş hissi veren, kusursuz beyaz mermerdi. Nuriye, içeri giren diğer şık müşteriler gibi telaşsız, ancak bir bilim insanı gibi dikkatle ve saygıyla ilerledi. Gözleri, girişin hemen sağında, adeta kanayan bir yara gibi duran, en parlak kırmızı spor modele takıldı. İşte buydu. Kemal’in hayal ettiği renkte, hayal ettiği hızda bir model. Ellerini camına değdirmedi; sadece uzaktan, bir hatıranın kırılganlığını korurcasına baktı. O an, oradaki en değerli giysi, Nuriye’nin o eski yün paltosuydu; çünkü o, sadece bir kumaş değil, sevginin ve vefanın bir zırhıydı.
Bayinin arka masalarında oturan iki genç satış danışmanı, Onur ve Gökhan, bu beklenmedik ziyaretçiyi hemen fark etti. Onur, yirmili yaşlarının sonlarında, dar kesim takım elbisesi ve abartılı bir saatle, dünyanın sadece paranın rengiyle döndüğüne inanan tiplerdendi. Gökhan ise daha alaycı, her daim dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle meslektaşına fısıldadı: “Yine bir sıcak misafirimiz var galiba. Paltoya bak, yemin ederim dedemin sandığından çıkmış.” Onlar için Nuriye, potansiyel bir müşteri değil, sadece bir dekor hatasıydı. Onların ön yargıları, bayideki klimalı havayı bile donduracak kadar soğuktu.
Nuriye, en sevdiği kırmızı spor arabayı süzmeyi bitirip, ağır adımlarla metalik gri bir SUV’a yöneldi. İçindeki huzur, dışarıdan gelen fısıltılarla yavaşça çatlamaya başlıyordu. Yüzündeki ince tebessüm, yerini hafif bir kırgınlığa bıraktı. O bir edebiyat öğretmeniydi; bakışların ne anlattığını, kelimelerin arkasına saklanan alaycılığı kolayca okuyabilirdi.
Onur, daha fazla dayanamadı. Masadaki tableti bırakıp, zoraki bir kurumsal gülümsemeyle Nuriye’ye yaklaştı. Adımları, bir kralın halkının arasına karışması gibi yapay bir kibir taşıyordu. “Hanımefendi, size nasıl yardımcı olabilirim? Gördüğüm kadarıyla ilgi alanınız bu spor model, ama…” Sesi, cümlenin sonunda havada asılı kaldı, “ama” kelimesinin arkasına gizlenen yargı, Nuriye’nin kulaklarına bir zehirli ok gibi ulaştı. Onur, elindeki broşürü uzattı. “Dilerseniz size fiyat listemizi verebilirim. Belki daha… bütçenize uygun ikinci el seçeneklerimiz şu arka tarafta mevcut. Onlar da oldukça iyi durumdadır.”
“Bütçenize uygun.” İki kelime, Nuriye’nin kalbinde yılların yara izlerini yeniden açtı. O, hayatı boyunca onurunu ve emeğini satmamıştı; şimdi ise, sadece bir kaç saniye içinde, yirmi yıllık paltosu yüzünden bir kategoriye, “ikinci el müşterisi” kategorisine atılmıştı.
Nuriye, nazikçe başını çevirdi. Gözlerindeki hüzün, Onur’un sahte gülümsemesine çarptı. “Teşekkür ederim evladım,” dedi, sesi hâlâ sakin ve derindi, “Ben sadece bakıyordum. Bir anıya eşlik ediyordum.” Broşürü almayı reddetti. Bu reddediş, bir reddedişten çok, bir duruş beyanıydı. O anda Nuriye, bir zamanlar öğrencilerine söylediği sözü hatırladı: “Unutmayın çocuklar, bir insana verebileceğiniz en büyük hediye, ona insan olduğu için gösterdiğiniz saygıdır.”
Onur, omuz silkerek masaya döndü. Gökhan, kıs kıs gülüyordu. “Gördün mü? Bakmaya gelmiş! Sanki evine tablo alıyor.” Onlar gülüşürken, aralarındaki bir diğer genç danışman olan Elif, sessizce onları izliyordu. Elif, Nuriye’nin geri çekilişindeki haysiyeti, Onur’un yüzündeki iğneleyici alaycılığı fark etmişti. Nuriye’nin gözlerindeki o cam kırığı hissini o kadar iyi biliyordu ki, kendi vicdanı rahatsız olmuştu. Ama tıpkı Nuriye gibi, Elif de o bayideki hiyerarşinin farkındaydı: sessiz kalmak, bazen hayatta kalmak anlamına geliyordu.
Nuriye, kapıya doğru yöneldi. Sanki sırtına görünmez bir ağırlık binmişti. O an, bayiden çıkmak, sadece mekânı terk etmek değil, aynı zamanda o bayideki insan ruhunun yoksulluğuna sırt çevirmek demekti. Onur, son bir iğnelemeyle seslendi: “Eğer bir gün gerçekten karar verirseniz, kartımı bırakayım. Ben size yardımcı olurum!” Nuriye, arkasını dönmedi. Kapıdan çıkmadan hemen önce, sesi koridorlarda yankılandı: “Bir gün karar verdiğimde, emin olun bunu sizin bilmenize gerek kalmaz evladım.”
Nuriye dışarı adım attığında, soğuk rüzgar yüzüne çarptı. Kaldırımın kenarındaki bir banka oturdu. Kalbi, gururunun sessiz çığlıklarıyla doluydu. O, sadece bir anı yaşamak istemişti; karşılığında ise yargılanmış, bir sınıfın etiketi yapıştırılmıştı. Dışarıdaki koşuşturan insanlar, telefonlarına gömülmüş yüzler, onun içindeki yalnızlığı daha da derinleştirdi. Oysa o, bu şehrin geçmişindeki, bu bayinin temelindeki onurlu bir isimdi; ama kimse, onun yüzündeki çizgilerin, aslında şirketin kuruluş hikayesinin bir haritası olduğunu bilmiyordu.
Tam o sırada, bayinin patronu Selim Çiftçi, kırklı yaşlarında, temiz ama gösterişsiz bir takım elbiseyle içeri giriyordu. Selim, diğer çalışanlar gibi masada oturmak yerine, sürekli hareket halindeydi. Kapıdan girerken, dışarı çıkan Nuriye Hanım’ı yakaladı. Kadının omuzlarındaki hafif çöküntüyü, yavaş ama dimdik duruşundaki derin mahcubiyeti fark etti. O an, Selim’in içinde bir alarm çaldı: Bu kadın, sıradan biri değildi. Yürüyüşünde bir hikaye, bakışlarında bastırılmış bir fırtına vardı.
Selim, hemen resepsiyona yöneldi. “Az önce çıkan yaşlı hanımefendi kimdi?” Resepsiyon görevlisinin omuz silkmesi ve Onur’un “Sadece bakmaya gelmiş, ikinci el bile pahalı gelmiş” fısıltısı, Selim’in içindeki huzursuzluğu büyüttü. Babasının, “Kapıdan giren her insan, bizim potansiyel hikayemizdir,” sözü, kulaklarında çınladı. Babası, Selim’e insan onurunun, otomobilin fiyat etiketinden daha değerli olduğunu öğretmişti. Selim, daha fazla beklemedi. Ceketini tekrar ilikledi ve kapıya yöneldi. “Bu böyle bitmeyecek,” diye düşündü. Bu olay, sadece bir müşteri şikayeti değil, kendi mirasına yapılan bir ihanetti.
Selim, bankta oturan Nuriye’ye doğru hızla yürüdü. Adımları mermer zeminde değil, soğuk kaldırım taşlarında yankılanıyordu. Nuriye, yanına gelen bu adamın, bayinin diğer çalışanlarına benzemediğini hemen anladı. Yüzünde kibir değil, samimi bir endişe vardı.
“Affedersiniz Hanımefendi,” dedi Selim, hafifçe eğilerek. Sesi, dışarıdaki rüzgârdan daha sıcaktı. “Siz az önce bizim bayimizden ayrıldınız değil mi? Size karşı sergilenen tavır için ne söylesem az. Ne yaşandığını tam olarak bilmiyorum ama hissettikleriniz için içtenlikle üzgünüm.”
Nuriye, gözlerindeki sükûneti korudu. “Evet, ben sadece bakıyordum,” dedi. Bu cümle, şimdi bir itiraf değil, kırık bir kalbin felsefesiydi.
Selim, ısrarcıydı. “Lütfen, yakındaki bir kafede oturup bir kahvemi içmenizi rica ediyorum. Bu durum, benim için kabul edilemez. Babamın kurduğu bu bayide, kimsenin böyle hissetmesine izin veremem.”
Kafeye geçtiklerinde, Nuriye sadece bir su istedi. Selim, ne diyeceğini bilemez halde beklerken, Nuriye derin bir nefes aldı ve gözlerini Selim’e sabitledi. “Ben kırılmamayı çoktan öğrendim evladım,” diye başladı Nuriye. “Ama bu kırgın olmadığım anlamına gelmez. Ben oraya, yirmi yıl önce eşimle kurduğumuz bir hayali ayakta tutmak için geldim. Ama gördüm ki, insanlar hâlâ sadece gördüklerine inanıyor.”
Selim, başını eğdi. “Hakkaniyetlisiniz. Ama affınıza sığınarak sormak istiyorum, size bir yerden tanıdık geliyor gibiyim. Durunuz, tavrınız, o sakinliğiniz… Siz bu bayiye daha önce gelmiş olabilir misiniz?”
Nuriye’nin dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bu, zaferin değil, gerçeğin gülümsemesiydi. “Bu bayiye ilk kez girdim evladım. Ama bu bayinin hikayesine ilk kez girmiyorum.”
Nuriye, yirmi yıllık paltosunun iç cebinden sarı, yıpranmış, eski bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde bayinin ilk yıllarına ait, silik bir logo ve el yazısıyla bir imza vardı: R. Çiftçi.
Selim’in nefesi kesildi. “Bu… Bu dedemin imzası! Rahmetli Rauf Çiftçi. Bayimizin kurucusu.”
Nuriye zarfı masanın üzerine bıraktı. “Evet,” dedi. Sesi, artık bir öğretmenin, bir kurucunun otoritesiyle doluydu. “Ve ben, onun eşi Zehra’nın kız kardeşiyim. Senin büyük halanım Selim.”
Selim, oturduğu sandalyede geriye doğru sendeledi. Gözleri şokla açılmıştı. Yıllardır yurt dışında yaşadığı, aileyle bağlantısını kestiği söylenen o efsanevi teyze, şimdi karşısındaydı. “Ama, nasıl olur? Annemler…”
“Yıllar önce ailede yaşanan kırgınlıklar nedeniyle sessizce ayrıldım bu şehirden,” diye açıkladı Nuriye. “Ama Rauf Bey, bu bayiyi kurarken bana danışırdı. Özellikle müşteri ilişkileri konusunda. Bu zarfın içinde, benim küçük bir yatırımla destek verdiğime dair bir sözleşme var. Ben, bu markanın görünmeyen ama en sağlam kurucularından biriyim Selim. Dedene, sadece araba satmayı değil, ‘Müşteri içeri cüzdanıyla değil, kalbiyle girer’ ilkesini öğreten benim.”
Selim’in gözleri doldu. Şaşkınlık, yerini derin bir utanca bırakmıştı. Kendi ailesinin kurucu değerini, kendi çalışanları önünde ikinci el muamelesi yapmıştı. Zarfın içindeki, dedesi Rauf Çiftçi’nin el yazısıyla yazılmış notta, “Nuriye Hanım’a olan borcumuz yalnızca maddi değil, manevidir. Onun tavsiyesi, bizi bugüne taşıyan en değerli unsurdur,” yazıyordu. Bu sadece bir ortaklık belgesi değil, bir vicdan vesikasıydı.
Selim, titreyen ellerle zarfı masaya bıraktı. Gözleri, Nuriye’nin kararlı bakışlarına kenetlendi. “Size söz veriyorum Hala,” dedi. “Bu onursuzluğu hemen şimdi, herkesin önünde telafi edeceğim. Bu belgeyi bugüne kadar gösterme gereği duymamanız, sizin büyüklüğünüzdür. Ama benim, bu gerçeği tüm bayiye haykırma zorunluluğum var. Çünkü bu, sadece bir hata değil, bir değerler krizi.”
İkisi birlikte bayiye geri döndüler. Selim’in adımları, içeri ilk girdiğinde taşıdığı endişeden çok, kararlı bir öfke taşıyordu. Gökhan ve Onur, yeni bir müşteriye, pahalı bir sedanın özelliklerini anlatırken, Selim’in Nuriye Hanım’la birlikte içeri girdiğini görünce donakaldılar. Onur’un yüzündeki gergin gülümseme anında silindi.
Selim, salonun ortasında durdu ve gür bir sesle konuşmaya başladı: “Arkadaşlar, herkes buraya toplansın!” Tüm çalışanlar, müşteriler dahil herkes Selim’e döndü. Selim, yanındaki Nuriye Hanım’ı gösterdi.
“Bugün bu bayide çok utanç verici bir olay yaşandı. Bu hanımefendi, Nuriye Çiftçi Hanımefendi, yıllar önce rahmetli dedem Rauf Çiftçi ile birlikte bu bayinin temelini atan, müşteri ilişkileri felsefemizi şekillendiren kişidir. Kendisi, bu markanın kurucularından, benim büyük halamdır!”
Şok dalgası, bayinin mermer zemininde yankılandı. Gökhan’ın elindeki broşür yere düştü. Onur’un yüzü bembeyaz kesilmişti. Şaşkınlık, utanç ve korku, anlık bir sessizlik yarattı. Selim, sertçe devam etti: “Ve bu değerli kadın, sizden bazıları tarafından, sadece eski paltosu nedeniyle küçümsendi, ikinci el araçlara yönlendirildi ve alay konusu yapıldı. Bu, sadece onun değil, dedemin mirasının da aşağılanmasıdır.”
Onur ve Gökhan, başları öne eğik, nefes bile alamıyorlardı. Selim, Nuriye’ye dönerek, “Hala, lütfen onlara, bizim için neyin önemli olduğunu bir de sizin ağzınızdan dinletin,” dedi.
Nuriye, bir öğretmen edasıyla, yavaş ve tane tane konuştu: “Evlatlarım, ben buraya bir araba almak için değil, bir hayalin ve bir değerin yaşayıp yaşamadığını görmek için geldim. Ama gördüm ki, beton sağlam ama ruh zayıf. Arabalar parlıyor ama kalpleriniz matlaşmış. Benim kim olduğumu bilseydiniz, bana saygı duyardınız, değil mi?”
Sesi yükseldi: “Peki ben, yoksul, kimsesiz, sıradan biri olsaydım? O zaman beni aşağılamaya hakkınız olur muydu? İnsanlara iyi davranmak için onların soyunu, cüzdanını veya kimlik kartını görmeniz gerekmemeli. Asıl mesele, karşınızdakine sadece insan olduğu için saygı duymaktır!”
Bu sözler, bayideki herkesin kalbine bir hançer gibi saplandı. Onur’un gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Gökhan, utancından yüzünü gizlemeye çalıştı. Sessiz kalmayı tercih eden Elif ise, bu kez dayanamadı. Gözleri dolmuştu.
“Ben… ben çok özür dilerim Nuriye Hanım. Kırıldığınızı gördüm, ama sesimi çıkaramadım. Utanıyorum.”
Nuriye, Elif’e gülümsedi. “Senin gözlerin konuştu evladım. İnsanlar susarken nasıl baktığı da çok şey anlatır. Sen, vicdanını koruyabilmişsin.”
Selim, hemen o an, hem Onur’u hem de Gökhan’ı açığa aldığını, insan kaynakları departmanını kökten değiştireceğini ve Nuriye Hanım’ın ilk denetim kurulu toplantısına onur üyesi olarak katılacağını duyurdu.
Nuriye, bayinin tam ortasında, mermer zemin üzerinde, genç Onur’un titrek sesiyle sunduğu sıcak çayı yudumladı. Yirmi yıllık paltosuyla, ışıl ışıl arabaların arasında, o an o mekânın en değerli varlığıydı. O gün, bir araba satılmadı; bir aile yeminine sadakatle, onurun bir fiyat etiketine sahip olmadığı gerçeği yeniden satın alındı.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





