Fatih’in En Küçük Oğlu: 14 Yıl Süren İhanet Zinciri, Sürgün ve Avrupa’da Esir Bir Şehzadenin Gizemli Sonu
25 Şubat 1495, İtalya. Odanın köşesinde titreyen üç mum alevi, kalın taş duvarlarda hayalet gibi dans eden gölgeler yaratıyordu.
Nemli İtalya havası, daracık pencereden sızarak içeride asılı kalan ağır tütsü kokusunu daha da yoğunlaştırıyordu. Napoli Körfezi, dışarıda ay ışığında gümüş gibi parıldıyordu. Ama odanın içindeki adam, bu güzellikleri görmüyordu artık. Yatağın kenarında oturan 35 yaşındaki Cem Sultan, titreyerek ellerini yüzüne götürdü. Parmak uçları buz gibiydi; sanki ölüm soğukluğu çoktan vücuduna yerleşmişti. Ama alnından dökülen ter sıcacıktı. Tuzlu damlalar gözlerinden akıp yakıyordu. Başının içinde sanki binlerce çekiç vuruyor, her vuruşta beyninin parçalandığını hissediyordu.
Mide bulantısı dalga dalga vücudunu sarıyor, ağzında acı bir metalik tat bırakıyordu. Bu tat… Bu tat neyi hatırlatıyordu? Ah! Evet. Çocukken Edirne’de hastalandığı zamanki o acı ilaç tadı. Ama bu sefer ilaç değildi. Bu sefer çok daha farklı bir şeydi. Daha bir gün önce Roma’dan ayrılırken kendini bu kadar zayıf hissetmiyordu. O zaman sadece yorgundu. Hayattan bezginlik vardı. Şimdi ise sanki tüm vücut sistemi çöküyordu. Elleri kontrol edilemez şekilde titriyordu. Bacakları pamuk gibiydi.
“Sultanım, nasılsınız?”
Sadık adamı Sinan Bey’in sesi, sanki çok uzaklardan geliyordu. 50 yaşındaki bu kadim dost, 30 yıldır efendisine hizmet ediyordu. Gri sakalından, derin çizgilerle dolu yüzünden, endişe dolu kahverengi gözlerinden Cem’e olan bağlılığı okunuyordu. Şimdi o gözlerde korku da vardı.
Cem Sultan, boğazındaki düğümü aşmaya çalışarak kırık bir sesle fısıldadı: “Sinan, sanırım bu sefer farklı. Bu sefer…”
Sözlerini tamamlayamadı. Ağzının içi kurumuştu. Dili şişmiş gibiydi, sanki taş gibi ağırlaşmıştı. Konuşmak bile zordu artık. Ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Kemikleri var gibiydi ama kas gücü tamamen kaybolmuştu. Yerde buldu kendini. Soğuk taş zemin vücuduna çarpıyor, acı veriyordu. O mermer zemin, İtalya’nın soğuk gerçekliğiydi; Osmanlı’nın sıcak topraklarından çok uzaktaydı.
Nefes almakta zorlanıyor, göğsünde sanki binlerce iğne batırılıyormuş gibi keskin acılar hissediyordu. Kalbi düzensiz atıyor, bazen hızlanıp delice çarpıyor, bazen de öyle yavaşlıyordu ki durmuş sandığı oluyordu. Kulakları çınlıyor, gözlerinin önünde renkli lekeler dans ediyordu.
“Ah… ah… ne yaptım ben?” diye mırıldandı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. “Nereye geldin böyle?”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bu yaşlar sadece fiziksel acının değil, 35 yıllık hayatın verdiği ruhsal yorgunluğun gözyaşlarıydı. 14 yıl önceki o Konya günlerini hatırladı. Şairlerle, alimlerle geçirdiği akşamlar, Sadi-i Cem’in ona okuduğu gazeller, Lali’nin bestelediği kasideler, Şahidi’nin yazdığı metiyeler… O zaman ne kadar umutluydu, ne kadar gençti, ne kadar saftı. Kardeşiyle bile anlaşabileceğini sanıyordu. Dünyada adalet olabileceğine inanıyordu. Şimdi ise bu soğuk İtalya gecesinde, yabancı topraklarda, hiç kimsenin olmadığı bir yerde can çekişiyordu. Ne ailesi, ne sevdikleri, ne vatanı hiçbiri yanında değildi.
Sinan Bey, efendisinin yanına çömeldi. Yaşlı adamın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Elleri titriyordu. “Sultanım, dayanın. Belki geçer, belki bir doktor…”
“Hayır, Sinan,” dedi Cem, gözlerini yaşlı adamın gözlerine dikerek. “Bu son olacak, biliyorum.” Bir an durdu, nefes almaya çalıştı. “Sana son vasiyetimi söyleyeceğim. Dinle beni.”
Ama Cem Sultan biliyordu. Bu son olacaktı. 14 yıllık sürgünün, aldatmaların, ihanetlerin sonu geliyordu. Bir an garip bir rahatlık hissetti. Artık kaçacak yeri, sığınacak limanı kalmamıştı. Ama en azından bu yorgunluk son bulacaktı.
Birkaç saat sonra, tam gece yarısını geçerken Fatih Sultan Mehmet’in küçükoğlu Cem Sultan hayata gözlerini yumdu. Son nefesi İtalya’nın o soğuk havasına karıştı. Ama kimse bilemezdi ki bu trajik son aslında o uzak kış gününde lalaların ilk yalanıyla başlamıştı.
1473 yılı, Edirne Sarayı.
Kar taneleri, Edirne Sarayı’nın büyük pencerelerinde pırıltılar bırakarak yavaş yavaş düşüyordu. Dışarıda Trakya rüzgarı uluyor, sarayın kulelerini hırpalıyordu. İçeride ise kalın Hereke halılarının üzerinde duran gümüş brazerlerde kızıl kömürler yanıyor, odayı ılık tutuyordu. Duvarları süsleyen İznik çinileri mum ışığında parlayarak odaya mistik bir hava veriyordu.
14 yaşındaki Şehzade Cem, pencerenin önünde durmuş kar yağışını seyrediyordu. Üzerinde lacivert ipek kaftan, başında beyaz sarık, belinde altın işlemeli hançer. Babası Fatih Sultan Mehmet’in yokluğunda Edirne’nin en önemli kişisiydi. Ama genç yaşına rağmen bu sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissediyordu.
Babası 40 gün önce Uzun Hasan’a karşı büyük bir savaş için doğu seferine çıkmıştı. Büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı ve ortanca oğlu Şehzade Bayezit’i de yanına almıştı. Cem’i ise lalaları Nasuh Çelebi ve Kara Süleyman’ın yanında Edirne’de kaymakam olarak bırakmıştı. “Bu büyük sorumluluk oğlum,” demişti Fatih yola çıkmadan önce. “Edirne’yi, sarayı, buraya gelen elçileri sen karşılayacaksın. İyi davran, adaletli ol, kimseyi incitme.”
O günlerden bu yana Cem bu sorumluluğu ciddiye alıyordu. Her gün divan kuruyor, halkın şikayetlerini dinliyor, adalet dağıtıyordu. Lalaları sürekli yanında dolaşıyor, her kararda ona danışıyor, fikirlerini alıyorlardı. Bu durum Cem’in egosunu okşamış, kendini önemli hissettirmişti.
Nasuh Çelebi, 50 yaşlarında, uzun sakallı, bilgin bir adamdı. Cem’e Arapça ve tarihi öğretiyordu. Kara Süleyman ise daha genç, daha hırslı, daha politik bir kişiydi. Cem’e askeri taktikler ve devlet yönetimi hakkında bilgiler veriyordu.
O kar yağışını seyrederken kapı hızla açıldı. Nasuh Çelebi içeri daldı. Nefes nefese, ter içinde koşarak geliyordu. Yüzünde korku değil, garip bir heyecan vardı. Gözleri parlıyor, elleri titriyordu.
“Şehzadem!” diye seslendi. Sesinde tuhaf bir coşku. “Şehzadem, çok önemli haber! Çok önemli!”
Cem’in kalbi hızlandı. Göğsünde tuhaf bir sıkışma hissetti. Midesinde düğümler oluştu. “Babasından mı? Ne haberi, Nasuh?” Sesi titriyordu. Ağzı kurumuştu.
Nasuh Çelebi etrafına bakındı, sanki kulak misafiri olabilecek birileri varmış gibi. Kapıyı kapatıp Cem’e yaklaştı. Sesi fısıltıya dönüştü. Ama o fısıltıda garip bir heyecan vardı. “Babanız Sultan Mehmet…” Bir an durdu, yutkundu. Sanki söyleyeceği sözün büyüklüğünü anlıyordu. “…savaşta şehit olmuş.”
Dünyanın durduğunu hissetti Cem. Kulakları çınlamaya başladı. Sanki kafasının içinde binlerce çan aynı anda çalıyordu. Gözlerinin önü bulandı. Dizleri titremeye başladı. Babası… O güçlü, yenilmez, İstanbul’u fetheden Fatih… öldü mü? Bu mümkün değildi. Bu kâbus olmalıydı.
“Emin misin?” diye sorabildi. Ancak sesi hırıltılıydı. Ağzı kurumuş, dili damağına yapışmıştı.
Bu sırada Kara Süleyman da odaya girdi. Uzun boylu, siyah sakallı adam ciddi bakışlarıyla Cem’e baktı. Ama o bakışlarda da garip bir parıltı vardı. “Evet Sultanım, müjde budur. Kesin haber geldi. Artık tahta çıkmanız gerek. Hemen biat töreni düzenlemeliyiz.”
“Müjde mi?” Cem şaşırmıştı. Kalbi hızla atıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Babasının ölümü nasıl müjde olabilirdi? Bu insafsızlık değil miydi?
“Elbette Sultanım,” Nasuh’un gözlerinde pırıltılar vardı. Sanki yıllardır beklediği an gelmişti. “Artık siz Sultansınız. Tahta olması gereken sizsiniz. Bayezit abiniz çok uzakta, Amasya’da. Siz burada, başkentte Sultansınız.”
Genç şehzadenin aklı karmakarışıktı. İçinde yaz tutmak, ağlamak, babası için dua etmek istiyordu. Ama lalaları o kadar ısrarcı, o kadar heyecanlıydı ki sanki bu anı yıllardır bekliyorlardı. Sanki babası ölene kadar sabırsızlıkla beklemişlerdi.
“Ama… ama yaz tutmalıyız,” diye kekeledi Cem. Sesi çocuksu çıkıyordu. “Babam için ağlamam gerek.”
“Yas sonra tutulur Sultanım,” dedi Kara Süleyman kararlılıkla. Gözlerinde soğuk bir hesap. “Şimdi hareket zamanı. Devlette boşluk olmaz. Bayezit gelene kadar siz tahta çıkmalısınız. Bu sizin hakkınız.”
“Ama babamın vasiyeti var mı? Beni mi seçti?” diye sordu Cem şüpheyle.
Nasuh ve Süleyman bakıştılar. Sonra Nasuh emin bir sesle, “Elbette Sultanım, babanız size emanet etti devleti, sizin burada kalmanız için.”
Bu yalandı. Ama 14 yaşındaki Cem bunu bilemezdi.
Ve o gün Edirne Sarayı’nın büyük salonunda tarihte eşi benzeri olmayan bir tören yaşandı. Altın taht getirildi. Kırmızı halılar serildi. Saray halkı toplandı. Vezirler çağrıldı. Cem’in adına hutbe okundu. Herkes biat etti. 14 yaşındaki çocuk kısa bir süreliğine sultan olmuştu. Ama töreni yaşarken içinde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey eksikti, bir şey yanlıştı. Babası gerçekten öldü mü? Neden bu kadar çabuk hallolmuştu her şey? Neden lalaları bu kadar sevinçliydi? O gece yatağında dönerken duruyordu. İpek yorgan altında üşüyor. Rüyalarında babası görünüyordu. Fatih ona kızgın bakıyor, “Neden bana yas tutmadın?” diye soruyordu. Cem uyanıyor, ter içinde kalıyordu.
Sabah olduğunda lalaları yine yanında. Yine heyecanlı planlar yapıyorlardı. “Sultanım, İstanbul’a mesaj göndermemiz gerek. Tahta çıktığınızı ilan etmeliyiz,” diyordu Nasuh. İkinci gün de aynı, üçüncü gün de. Cem artık bu duruma alışmaya başlamıştı. Belki de gerçekten sultan olmuştu. Belki de babası gerçekten onu seçmişti.
Üçüncü günün akşamında ise sarayın büyük kapısından dehşetli gürültüler geldi. Ağır adımlar, koşan ayaklar, at nalları, zırh sesleri ve sonra o tanıdık ama şimdi öfkeli ses. “Cem, hemen buraya gel! Şimdi!”
Cem’in kanı buz kesildi. O ses, babası, Fatih Sultan Mehmet’in sesi! Ama bu mümkün değildi. O ölmemiş miydi? Koşarak ana salona geldiğinde gördüğü manzara hayatının en büyük şokuydu. Babası orada sağ salim ayakta duruyor. Yüzü kıpkırmızı, öfkeden gözleri alev alev yanıyor. Yanında paşaları, askerleri. Hepsi canlı, hepsi sağ salimdi.
“Bu ne cüret!” diye haykırdı Fatih. Sesi sarayın kubbeli tavanında yankılandı. Yankı yankı üstüne geldi. Sanki binlerce Fatih aynı anda bağırıyordu. “Ben daha ölmeden seni sultan ilan ettiler! Bu ne pervasızlık?”
Cem’in dizleri titremeye başladı. Dünya ayaklarının altından kayıyordu. Ağzı kurumuş konuşamıyordu. Babası ölmemişti. Demek ki lalaları ona yalan söylemişlerdi. Demek ki aldatılmıştı.
“Baba ben istememiştim. Lalalar öyle dediler ki…” Sesi çocuksu çıkıyordu. Sanki 5 yaşındaymış gibi.
“Lalalar!” Fatih’in öfkesi daha da arttı. Avuçlarını yumruk yapmış, damarları şişmişti. Yüzü morarıyordu. “Nasuh, Süleyman, hemen buraya getirin şu hainleri!”
İki lala korkuyla geldi. Yüzleri solgundu, elleri titriyordu. Ayakları zar zor taşıyordu. Nasuh titrek sesle konuşmaya çalıştı. “Sultanım, biz şehzademizin hakkını korumaya…”
“Sus!” Fatih’in bağırışı herkesi susturdu. Yankı saniyeler sürdü. “Siz benim ölümümü yaydınız! Siz devleti karıştırdınız! Siz oğlumu kullandınız! Siz hainsiniz!”
O anda Cem anladı. Lalaları ona yalan söylemişlerdi. Babası ölmemişti. Onlar onu kullanmışlardı. Kendi çıkarları için, kendi hırsları için. Midesinde ekşi bir tat oluştu. Sanki içmiş olduğu süt birdenbire ekşimişti. İlk kez güvendiği insanların ona ihanet ettiğini anladı.
Fatih oğluna baktı. Gözlerinde öfkeyle karışık bir hayal kırıklığı vardı. “Sen de onlara inandın. Sen de kandırılmaya müsaade ettin. Bu kadar kolay mı aldattılar seni?”
“Baba ben… Onlar öyle dediler ki ben bilmiyordum.” Cem’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Bundan sonra dikkatli olacaksın.” Fatih’in sesi biraz yumuşamıştı ama hâlâ sertti. “Bu dünyada kimseye körü körüne güvenilmez. Kimseye. Herkes seni kullanmaya çalışır. Sen kullanmayı öğrenene kadar kullanılırsın.”
O gece Nasuh Çelebi ve Kara Süleyman’ın kellesi vuruldu. Cem, pencereden asılanları görünce midesine kramplar girdi. Kustu. Bu ilk gördüğü infazdı ve bu infaz onun güvendiği insanlar yüzündendi. O insanlar onu kullanmışlardı ve şimdi ölüyorlardı. Yatağında ağlarken babası geldi yanına. Yatağın kenarına oturdu. Oğlunun saçlarını okşadı. “Oğlum,” dedi, sesi artık yumuşak ve şefkatliydi. “Bu hayatın ilk dersi. İnsanlar seni kullanmaya çalışacak. Güç, para, makam için. Sen onları kullanmadan önce onlar seni kullanacak. Bu dünyanın kanunu.”
Cem gözyaşları içinde babasına sordu. “Peki kime güveneceğim baba? Kimseye mi güvenmeyeceğim?”
Fatih oğlunun saçlarını okşamaya devam etti. “Önce kendine güven. Sonra zamanla göreceksin ama kolay güvenme. Test et insanları. Bak bakalım seni kullanmaya çalışıyorlar mı yoksa gerçekten seni seviyorlar mı?”
Bu gece 14 yaşındaki Cem Sultan çocukluğunu kaybetti. Artık dünya bambaşka bir yerdi. İnsanlar bambaşka yaratıklardı ve ihanet bundan sonraki hayatının ayrılmaz parçası olacaktı. Ama henüz bilmiyordu ki bu sadece başlangıçtı. Asıl ihanetler, asıl acılar, asıl aldatmacalar henüz gelmemişti. Bu sadece zincirin ilk halkasıydı.
3 Mayıs 1481, İstanbul.
Sekiz yıl geçmişti o korkunç geceden. Cem artık 22 yaşında. Olgun ve deneyimli bir sancak beyiydi. Konya’da kurduğu düzen, verdiği kararlar, halkla kurduğu bağ tüm Anadolu’da konuşuluyordu. Şehri adeta bir kültür merkezine dönüştürmüştü. Çevresindeki alimler onu sever, sayardı. Sadi-i Cem, Lali, Şahidi, Kemali gibi yetenekli şairler onun etrafında muhteşem bir çevre oluşturmuştu. Akşamları sarayının büyük salonunda müzik dinler, şiir okur, alimlerle felsefi sohbetler yapardı. Halk onu gerçekten seviyordu. Çünkü adaletliydi, merhametliydi, sanatı kolluyordu. Belki de babası Fatih artık onu affetmişti. Belki de o karanlık çocukluk anıları geride kalmıştı.
Konya’nın o güzel mayıs günlerinden birinde sarayın bahçesinde oturup şiir yazarken kapıcı Keklik Mustafa koşarak geldi. Adam ter içinde, nefes nefese, yüzü solgundu. Yüzündeki ifade Cem’in kalbini hızlandırdı. Bu bakışı biliyordu. Kötü haber ifadesiydi.
“Sultanım,” dedi titrek sesle. Ağzı kurumuş, konuşmakta zorlanıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Sultanım, büyük acı haber. Padişahımız Fatih Sultan Mehmet vefat etmiş.”
Bu kez farklıydı. Bu kez lalaları yoktu yanında. Bu kez yalan olma ihtimali düşüktü. Ama Cem, sekiz yıl önceki travmayı hâlâ hissediyordu içinde. Şok olmuştu ama aynı zamanda ihtiyatlıydı, tedbirliydi.
“Emin misin?” diye sordu. Sesi ağır ve ciddiydi. “Nereden geldi bu haber?”
“Gebze’de hastalanmış…” Keklik Mustafa’nın gözlerinden yaşlar akıyordu. “…vefat etmiş. İstanbul’dan resmi haber geldi az önce. Kesin haber.”
Cem derin bir nefes aldı. Bahçedeki güllerin kokusu burnuna geldi. Ne tuhaf. Böyle bir haberi böyle güzel bir günde alıyordu. Bu sefer farklı davranması gerekiyordu. Akıllıca hareket etmeliydi, acele etmemeliydi. Ama İstanbul’da çok uzaklarda neler oluyordu acaba?
Orada Topkapı Sarayı’nın o soğuk koridorlarında Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa büyük bir kumarın içine girmişti. Fatih’in ölümünü üç gün gizlemeye çalışıyor, Cem’in İstanbul’a Bayezit’ten önce varması için zaman kazanıyordu. Plan akıllıca görünüyordu. Cem’e yakın olan tek üst düzey devlet adamıydı. Cem’in tahta çıkması onun pozisyonunu güçlendirecekti. Ama bir şeyi gözden kaçırmıştı: Yeniçerilerin gücünü.
İstanbul’un dar sokaklarında berbat bir haber yayılmıştı: “Padişah ölmüş ama kimse söylemiyor. Bu gizlilik ne demek? Sarayda komplo mu var?” Yeniçeriler öfkelenmişti. Aldatıldıklarını hissediyorlardı ve onlar aldatılmaya tahammül etmezdi. Karamanlı Mehmet Paşa’yı divanhanede bulduklarında acımasızca linç ettiler. Adamın üzerine çullandılar, parçalayarak öldürdüler. Sarayın mermer zeminine kan sıçradı.
İstanbul’da kaos başladı. Sokaklarda çığlıklar, yangınlar, yağmalar. Herkes kaçışıyordu. Bu kaosun ortasında Bayezit’in İstanbul’da bulunan oğlu Şehzade Korkut’u geçici olarak tahta çıkardılar. 11 yaşındaki çocuk babasının gelmesini bekliyordu. Yeniçeriler küçük şehzadenin etrafını sarmış onu koruyordu.
Bayezit, Amasya’dan haberi alır almaz dört nala İstanbul’a geldi. Yol boyunca tozlar havada uçuşurken, atların soluk soluğa koştuğu o dramatik yolculukta aklında sadece taht vardı. 21 Mayıs’ta Üsküdar’a ayak bastığında artık her şey onun kontrolündeydi. Yeniçeriler onu destekliyordu. Devlet ricali ona biat etmişti. Ulema onu onaylamıştı. Tahta çıktı. Konya’daki kardeşi için gönderdiği mesaj ise soğuk ve netti: “Gel teslim ol. Başka seçeneğin yok. İtaat et.”
Konya’daki sarayında bu mesajı okuyan Cem’in eli titredi. Kâğıt parmaklarının arasından düşecek gibiydi. Kardeşi en azından görüşme mi öneriyordu? En azından bir açıklama, bir uzlaşma teklifi olmalı değil miydi? Ama hayır. Sadece teslim olmasını istiyordu. Hiçbir seçenek bırakmıyordu.
“Sultanım,” dedi yanındaki adamlarından biri Numan Bey. “Ne yapacağız? Nasıl karşılık vereceğiz?”
Cem pencereden Konya’nın mavi gökyüzüne baktı. Çocukken bu şehri çok sevmişti. Burada mutluydu. Halk onu seviyordu. Ama şimdi, şimdi her şey değişmişti. Kardeşi ona hiçbir şans tanımıyordu. “Bana bir seçenek bırakmadı,” dedi. Sesi kırık çıkıyordu. “Ama ben de ona bir seçenek bırakmayacağım. Eğer savaş istiyorsa savaş olsun.”
Ve böyle başladı, Osmanlı tarihinin en acı kardeş kavgası. Cem, Konya’dan topladığı 4.000 askerle yola çıktı. Bu askerler ona gerçekten bağlıydı. Çünkü o onlara adalet getirmişti. Onlara değer vermişti. Şimdi ise ona güveniyorlardı. Anadolu’nun tozlu yollarında Bursa’ya doğru ilerlerken her köyde destek buluyordu. İnegöl ovalarında karşılaştı Bayezit’in ordusuyla. Ayaspaşa komutasındaki bu ordu sayıca üstündü ama motivasyonu azdı. Çünkü onlar da Cem’i seviyordu. Onu haksızlık kurbanı olarak görüyorlardı.
28 Mayıs’ta yapılan savaş inanılmaz bir sonuçla bitti. Cem kazandı. Ayaspaşa’nın kuvvetleri darmadağın oldu. Bazıları kaçtı, bazıları Cem’e geçti. Savaş alanında dumanlar yükselirken, zafer nidaları atılırken Cem başarısına inanamıyordu. Bursa’ya girdiğinde halk onu coşkuyla karşıladı. Sokaklardan “Yaşasın Sultan Cem!” nidaları yükseliyordu. Çocuklar çiçekler atıyordu yoluna. Kadınlar pencerelerden mendil sallıyor, erkekler ayağa kalkıyordu. Bu gerçek bir sevgi gösterisiydi. Ulu Cami’de hutbe okuttu. Kendi adına para bastırdı. Altına adını yazdırdığı sikkeleri basarken gurur duyuyordu. Tam 20 gün boyunca sultan oldu. Bu 20 gün hayatının en mutlu günleriydi. Çünkü halk onu seviyordu. Gerçekten seviyordu ama kardeşiyle savaşmak istemiyordu. İçinde başka bir plan vardı. Belki devleti paylaşabilirlerdi. Belki kan dökülmesine gerek yoktu. Belki aile bağı iktidar hırsından daha güçlü olabilirdi.
Selçuk Sultan, halasını arabulucu olarak Bayezit’e gönderdi. Yaşlı kadın, ailenin en büyüğü olarak her iki kardeşi de severdi. O üzgün gözlerle kardeşlere mesaj gönderdi: “Devleti paylaşın. Cem Anadolu’yu alsın. Bayezit Rumeli’yi. Böylece kan dökülmez. Aile dağılmaz.”
Bayezit’in cevabı soğuk ve kesin oldu: “Halama söyle. Devlet bölünmez. Ve ona da söyle ki hükümdarlar arasında akrabalık yoktur.” Bu cümle Cem’in kalbini buz gibi yaptı. Cümlenin her kelimesi kulağında çınladı: “Hükümdarlar arasında akrabalık yoktur.” Demek kardeşi gerçekten onu düşman olarak görüyordu. Demek kan bağını hiçe sayıyordu. Demek aralarında artık hiçbir şey kalmamıştı.
“Sultanım,” dedi Selçuk Sultan üzüntüyle. “Bayezit kardeşin kesin konuştu. Anlaşma istemiyor.” Cem’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Kardeşi gerçekten bu kadar acımasız mıydı? İktidar kan bağından daha mı önemliydi?
20 Haziran’da Yenişehir Ovası’nda tekrar karşılaştılar. Bu kez durum farklıydı. Bayezit tüm gücüyle gelmişti. İki kat fazla asker, daha iyi teçhizat, daha deneyimli komutanlar, daha güçlü süvariler. Ama asıl şok savaş sırasında geldi. Cem’in ordusunun ortasında durup savaşırken en güvendiği adamı, lalası Astinoğlu Yakup Bey en kritik anda bir karar verdi. Cem’in yanından ayrıldı, Bayezit’e doğru koşmaya başladı. Arkasından Karamanoğlu Kasım Bey de aynısını yaptı. Cem bu manzarayı görünce dünyası bir kez daha yıkıldı. Sadece kardeşi değil, en güvendiği adamları da onu terk ediyordu. Çocukluğunun travması tekrar canlandığı için yine aldatılmıştı. Yine kullanılmıştı. Yine terk edilmişti.
“Yakup Bey!” diye haykırdı. Sesinde acı ve şaşkınlık. “Nereye gidiyorsun?” Ama Yakup Bey arkasına bakmadı. O da kendi çıkarını düşünüyordu. Bayezit kazanacak gibiydi. O da kazanan tarafta olmak istiyordu. Ordusu çökünce gece karanlığında Konya’ya doğru kaçtı. Yol boyunca ağladı. Bu kez gözyaşları çocuk gözyaşları değildi. Bu bir erkeğin, bir liderin hayallerinin yıkıldığını görmenin acı gözyaşlarıydı.
Konya’da toplayabileceği ne varsa ailesini, sadık adamlarını alarak Tarsus’a yöneldi. Artık Osmanlı topraklarında duramadı. Başka seçeneği yoktu. Mısır’a sığınacaktı. Belki orada adalet bulabilirdi. Ama yola çıkarken arkasına bir kez daha baktı. Konya’nın tepeleri, yeşil vadileri, o güzel şehrin minareleri. Belki bir daha göremeyecekti bunları. Belki de bu vatanıyla son vedası olacaktı. Ve gerçekten de öyleydi. Cem Sultan o gün vatanını terk etmişti. Bir daha da dönemeyecekti.
1481-1482, Kahire.
Mısır çöllerinden esen sıcak rüzgar yüzüne çarparak Cem’i uyandırdı. Binlerce kilometre süren yolculuktan sonra nihayet Kahire’nin büyük kapıları görünmüştü. Devenin üzerinde sallana sallana gelen yorgun kafile ufukta beliren şehri gördüğünde umutlandı. Karısı Gülşen Hatun, küçükoğlu Oğuzhan, sadık adamları hepsi yorgun, hepsi belirsiz bir geleceğe doğru ilerliyordu. Çöl kumları ayaklarına yapışıyor, sıcak güneş tepelerine vuruyordu. Ama artık varıyorlardı.
Kahire’yi gördüğünde nefesi kesildi. Ne büyük, ne muhteşem bir şehirdi bu. İstanbul’dan bile görkemli görünüyordu. Minareler göğe yükseliyor. Nil’in suları güneşte pırıldıyor. Sokakların ortasında rengarenk kumaşlar, baharatlar, altınlar satılıyordu. Kafilenin sesleri, deve çanları, satıcıların bağırışları. Her şey canlı, her şey hareketliydi.
Memlük Sultanı Kayıtbay’ın sarayına vardıklarında Cem şaşırdı. Sultan onu gerçekten de büyük törenle karşıladı. Kırmızı halılar sokağa serilmiş, altın kaplı tahtlar sarayın önüne getirilmiş, en seçkin yemekler hazırlanmıştı. Davullar çalıyor, ney sesleri yükseliyordu. Sarayın içi daha da büyüleyiciydi. Mermer duvarlar serinlik verirken tütsü kokuları havayı dolduruyordu. Arap nakışları, renkli halılar, altın işlemeler, her şey zenginlik ve güç kokuyordu.
Kayıtbay, 50 yaşlarında, kısa boylu ama karizmatik bir sultandı. Kahverengi gözlerinde kurnaz bir zeka pırıldıyordu. Cem’i karşılarken gülümsüyordu. Ama bu gülümseme Cem’e pek samimi gelmemişti. Çok tanıdıktı bu bakış. Kayıtbay’ın gözlerinde de hesap vardı.
“Hoş geldin Şehzade,” dedi Kayıtbay akıcı Arapça konuşarak. “Burası senin evin olsun. İstediğin kadar kal. Sana ihtiyacın olan her şeyi sağlayacağım.”
Cem minnettar kaldı. Sonunda güvenli bir liman bulmuştu. Ailesini koyacak yer, kendini dinlendirebileceği ortam, saygı gösterilecek pozisyon. Belki de burada yeni bir hayat kurabilirdi. Ama Kayıtbay’ın asıl niyetleri farklıydı. Gözlerinde politik hesaplar vardı. Cem’i Osmanlı’ya karşı koz olarak kullanmayı planlıyordu. Bayezit’le olan düşmanlığında güçlü bir silah elde etmişti. Bu silahı iyi kullanmayı bilmeliydi.
Cem Kahire’de rahat günler geçirmeye başladı. Nil kenarında yürüyüşler yapıyor. Palmiye ağaçlarının gölgesinde oturuyor. Yerel alimlerle sohbet ediyor, şiir yazıyordu. Mısır’ın egzotik güzellikleri onu etkiliyordu. Çöl gün batımları, renkli pazarlar, mistik atmosfer. Bir akşam Nil kenarında otururken şu dizeleri yazdı:
“Gurbet eli değil midir bu toprak? Ama gönül buldu biraz dinç soluk.”
Ama en önemlisi burada Hac için Mekke’ye gitme fırsatı buldu. Hac yolculuğu hayatının dönüm noktası oldu. Çöl kervanları, deve kafileleri, mübarek topraklar ve sonunda Kâbe’yi görünce dizleri titredi. Bu, rüyalarında gördüğü yerdi. Kâbe’nin kara örtüsü, etrafındaki müminler, dua sesleri… Tavaf ederken gözyaşları gözlerinden süzüldü. Her adımda içindeki öfke, kin, hırs azalıyor gibiydi. Sanki arınıyordu. Kardeşine olan kızgınlığı bile yumuşadı. Belki o da haklıydı. Belki de saltanat kavgası gereksizdi. Arafat’ta durduğu gün zihninde büyük bir değişim oldu. Artık saltanat kavgası umrunda değildi. İç huzur, manevi tatmin, bunlar daha önemliydi. Şiirlerinde yazacaktı sonra: “Hac farizasının verdiği iç huzuru, taç ve tahta bile değişmek istemiyorum.”
Mekke’de geçirdiği günlerde gerçekten huzurluydu. Sabahları fecr namazı, günleri zikirle geçiyor, akşamları da Kâbe’ye bakarak dua ediyordu. Belki de hayatı böyle devam edebilirdi. Sakin, huzurlu, manevi.
Ama Kahire’ye döndüğünde Kayıtbay onu tekrar siyasetin içine çekti. “Şehzade!” dedi bir gün. Gözlerinde kurnaz ışıltılar parlayarak. “Anadolu’dan haberler var. Karaman’da Kasım Bey senin adına ayaklanmaya hazır. Halk seni özlüyor, seni arıyor. Bu fırsatı kaçırmamalısın.”
Cem’in içinde artık savaş hırsı yoktu. Hac onu değiştirmişti. “Artık istemiyorum bu işleri Sultan,” dedi. Sesinde yorgunluk vardı. “Huzur buldum burada. Manevi tatmin buldum.” Ama Kayıtbay ısrarcıydı. Etrafındaki danışmanlar da sürekli telkin ediyordu: “Hakkın olan şeyi geri almalısın. Babandan kalan mirası bırakmamalısın. Halk seni bekliyor. Adalet seni bekliyor.”
Ve maalesef Cem bir kez daha aldandı. Belki de bu son şans olacaktı. Belki de gerçekten halk onu istiyordu. Küçük bir orduyla Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Ama gemiye binerken içinde kötü bir his vardı. Sanki yanlış bir karar veriyordu. Mısır’ın sıcak güneşindeyken huzurluydu. Şimdi ise tekrar savaş, kan, ölüm kokusu.
Anadolu kıyılarına çıktığında hayal kırıklığı büyük oldu. Kasım Bey’in vadettiği destek yoktu. Halk onu unutmuştu bile. Üç yıl geçmişti. Yeni düzene alışmışlardı. Birkaç küçük çatışmadan sonra yenilgiye uğradı. En acısı Kayıtbay’ın yardımının gelmemesiydi. Sultan ona umut vermişti ama kritik anda bırakıvermişti. Çünkü Kayıtbay’ın asıl amacı Cem’in başarılı olması değildi. Sadece Bayezit’i rahatsız etmekti ve bunu başarmıştı.
Mısır’a dönerken Cem’in kalbi kırıktı. Kayıtbay da onu kullanmıştı. Tıpkı lalaları gibi, tıpkı eski adamları gibi. Hiç kimse onu gerçekten desteklemiyordu. Herkes kendi çıkarı için kullanıyordu. “Artık ne yap
Artık ne yaparım diye düşünüyordu. Mısır’da kalmaya devam mı etmeliydi? Ama burada da istenmiyordu. Artık Kayıtbay onun başarısız olduğunu görmüştü. Artık değeri azalmıştı. İşte o sırada beklenmedik bir mesaj geldi. Rodos’tan Şövalye Pierre d’Aubusson’dan.
29 Temmuz 1482, Rodos Adası.
Akdeniz’in mavi suları güneşte parıldıyor, hafif rüzgâr yelkenleri şişiriyordu. Cem Sultan’ın bindiği gemi Rodos Adası’nın beyaz kıyılarına yaklaşırken kalbinde karışık duygular vardı. Umut var mıydı, yoksa yeni bir aldatılma mı?
Rodos’un limanına ayak bastığında karşısında Pierre d’Aubusson’u gördü. Şövalyelerin Büyük Üstadı, 50 yaşlarında, uzun boylu, gri gözlü bir adamdı. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Ama o gri gözlerinde Cem soğuk bir hesap okudu. Ne kadar tanıdıktı bu bakış.
“Hoş geldin Prens Cem,” dedi d’Aubusson akıcı Latince konuşarak. “Burası senin güvenli limanın olsun. Artık hiç kimse sana zarar veremez.”
Rodos şövalyeleri Cem’i büyük törenle karşıladı. Beyaz pelerinli, kırmızı haçlı şövalyeler kılıçlarını havaya kaldırdılar. Güneşte parlayan zırhları, çalan trompetler, dövülen davullar. Adanın dar sokakları arasından geçerken halk pencerelerden bakıyor, bazıları alkışlıyordu. Şövalyelerin sarayına vardığında görkeminden etkilendi. Haçlı mimarisi, kalın taş duvarlar, renkli vitraylar, muhteşem avlular. Her şey güç ve ihtişam kokuyordu. Belki de burada gerçekten güvende olacaktı.
d’Aubusson ona büyük vaatlerde bulundu. “Rodos’tan Osmanlı’nın aldığı adaları geri vereceğim. Daimi bir sulh yapacağız. Masraflarına karşılık 150.000 altın alacaksın. Karşılığında biz sana Rumeli’ye geçmen için gerekli desteği sağlayacağız.”
Cem bu sözlere inanmak istedi. Sonunda gerçek bir müttefik bulmuştu. d’Aubusson’un sözleri mantıklı geliyordu. Şövalyeler de Osmanlı’dan çekindikleri için onunla ittifak yapmak istiyorlardı.
“Ne zaman başlayabiliriz?” diye sordu Cem. Sesinde umut vardı.
“Biraz sabır gerek,” dedi d’Aubusson diplomatik bir gülümsemeyle. “Önce hazırlıkları tamamlamamız lazım. Rumeli’ye geçmek kolay değil. Akıllıca plan yapmamız, müttefikler bulmamız gerek.”
Cem bu açıklamayı makul buldu. Gerçekten de acele etmemek daha mantıklıydı. Rodos’ta kalmaya başladı. Ada gerçekten güzeldi. Berrak deniz, beyaz kumluk, yeşil tepeler, antik kalıntılar. Sabahları sahilde yürüyor, öğlenleri şiir yazıyor, akşamları da şövalyelerle sohbet ediyordu. Latincesini geliştiriyor, Avrupa kültürünü öğreniyordu. Hayat huzurluydu ama bu, bir kafesin huzuruydu.
Birkaç ay sonra d’Aubusson yanına geldi. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. “Prens Cem, planlarımız değişti. Bayezit bizimle de pazarlık yapıyor. Eğer seni serbest bırakırsak, Rodos’a karşı büyük bir sefer başlatacak. Bu riski alamayız. Seni daha güvenli bir yere, Fransa’ya götürmemiz gerek.”
Cem’in kalbi sıkıştı. Yine mi? Yine mi aldatılma? “Fransa mı? Neden? Burada güvende değil miydim?”
“Burada güvendesin ama Bayezit’in deniz gücü çok arttı. Seni Avrupa’nın merkezine, güvenilir bir kaleye götüreceğiz. Sadece misafirimiz olacaksın, esir değil.”
Cem bu duruma itiraz etti. “Benim ailem Mısır’da. Ben onlara kavuşmak istiyorum.”
“Kavuşacaksın,” diye yalan söyledi d’Aubusson. “Sadece bu geçici bir düzenleme. Güçlenene kadar Fransa’da, güvenilir bir dostumuzun yanında kalacaksın. Söz veriyorum.”
Bu sözlere inanmak, Cem’in tek seçeneğiydi. Başka bir limanı kalmamıştı. Kardeşi onu vatanına kabul etmiyor, eski müttefikleri onu satıyordu. En azından bu Haçlılar ona saygı gösteriyordu, şimdilik.
Ağustos 1482, Rodos’tan Fransa’ya.
Cem Sultan, Rodos’tan ayrılırken son bir kez güneye, Mısır’a doğru baktı. Ailesini, Mısır’daki huzur günlerini geride bırakıyordu. Denizin üzerinde ilerlerken, Osmanlı donanmasının gözetiminden kaçınmak için karanlık, fırtınalı havaları seçtiler. Gemi, Akdeniz’in dev dalgaları arasında sallanıyordu.
Fransa kıyılarına ulaştığında onu bekleyen şey, lüks bir hayat değildi. Giderek küçülen, giderek tecrit edilen şatolardı. Önce Nice’te, sonra çeşitli eyaletlerde, sürekli bir kaleden diğerine taşındı. Onu bir “misafir” olarak ağırladılar ama Cem, her kapının kilitli olduğunu, her pencerenin parmaklıklı olduğunu görüyordu.
Bir kaleden diğerine taşınırken, onu koruyan şövalyeler, aslında onun gardiyanlarıydı. D’Aubusson, Bayezit’le gizli bir anlaşma yapmıştı: Cem’i Avrupa’da tutacak ve Bayezit, Rodos’a saldırmayacaktı. Karşılığında Bayezit, Rodos’a her yıl 45.000 altın haraç ödemeyi kabul etti.
Cem, Avrupa’nın ortasında, değerli bir esir, diplomatik bir piyon haline gelmişti.
Şövalyeler ona iyi davrandılar, en lüks yemekleri sundular, en güzel odaları verdiler. Ama onu kimseyle görüştürmediler. Hayatı, şiir yazmak, Arapça ve Farsça eserler okumak ve hüzünlenmekten ibaretti.
Bir keresinde, Montfaucon Şatosu’nun penceresinden dışarı bakarken, bir Türk tüccarını fark etti. Ona seslenmeye çalıştı ama gardiyanlar hemen araya girdi. Tüccar uzaklaşırken Cem, vatanından gelen son sesi de kaybetmiş gibi hissetti. O an anladı ki, Avrupa’daki lüks kafesi, Mısır çölündeki zorlu ama onurlu hayattan çok daha ağırdı. Zira Mısır’da Kayıtbay onu bir düşman olarak kullanıyordu; burada ise dostları onu bir banka kasası gibi tutuyordu. Onurunun ağırlığı altında eziliyordu.
1489 yılı, Papa VIII. Innocentius’un sarayı, Roma.
Yedi yıl süren Fransa’daki esaret, yerini Roma’ya yapılan dramatik bir yolculuğa bıraktı. Papa VIII. Innocentius, Cem Sultan’ın Hristiyanlık için ne kadar büyük bir koz olduğunun farkındaydı. Bayezit’in ödediği yıllık haraç, Papalık hazinesi için cazip bir gelirdi. D’Aubusson, Cem’i Papa’ya devretti, ancak Bayezit’ten ödenen “yıllık bakım ücretinin” (haraç) devam etmesini sağladı.
Cem, Roma’ya büyük bir törenle girdi. Kardinaller, elçiler, zırhlı muhafızlar, halk yollara dökülmüştü. Onu, Topkapı Sarayı’nda değil, St. Petrus Meydanı’nda, Hristiyanlığın merkezinde bir ganimet gibi sergiliyorlardı.
Papa, onu makam odasında kabul etti. Cem, odaya girerken eğilmedi, sadece saygıyla başını salladı. O, Fatih’in oğluydu; bir Hristiyan liderin önünde diz çökmezdi. Papa’nın gözlerinde, onu bir tehdit olarak değil, bir yatırım aracı olarak gören bir ışıltı vardı.
Papa, ona büyük bir daire tahsis etti, en iyi kâtipleri, şairleri ve hizmetçileri verdi. Cem, burada da tıpkı Fransa’da olduğu gibi lüks bir esaret hayatı yaşıyordu. Zamanının çoğunu Arapça, Farsça ve Türkçe eserler yazarak geçiriyordu. En ünlü şiirlerini, sürgünde ve esarette kaleme aldı. Gurbet acısı, vatan özlemi, kardeşinin soğukluğu ve kaderinin ağırlığı dizelerine sinmişti.
“Gönlümde sensin, vatanımda sen yoksun. Ölsem de sensiz, yaşasam da yoksulsun.”
Roma’da yaşadığı en büyük hayal kırıklığı, ailesiyle olan temasının tamamen kesilmesiydi. Bayezit, Cem’in Mısır’daki eşi Gülşen Hatun ve oğlu Oğuzhan’a yardım etmeyi reddediyor, Papa ise Cem’i bir piyon olarak tuttuğu için ailesiyle görüşmesine izin vermiyordu. Yalnızlık, ruhunu kemiren en büyük zehir olmuştu.
Papa ona Hristiyan olması karşılığında askeri destek ve hatta Napoli Krallığı’nı bile teklif etti. Ama Cem, bu teklifi onuruyla reddetti. “Ben, atalarımın dinini terk etmem. Taç ve taht için imanımı satmam.” Bu onurlu duruşu, Avrupalıların hayranlığını kazanırken, Papalık için politik değerini artırıyordu.
Artık Cem, tüm Avrupa siyasetinin merkezindeki en değerli rehineydi. İspanya, Fransa, Macaristan ve Venedik, Bayezit’e karşı onu kullanmak istiyordu. Herkes ona büyük vaatlerde bulunuyor, ama aslında herkes Bayezit’in göndereceği yıllık 45.000 altın haraçla ilgileniyordu.
Cem, aynada kendine baktığında, o genç, umutlu, şair ruhlu şehzadeyi göremiyordu. Yorgun, hüzünlü, gri gözlü, erken yaşlanmış bir adam vardı karşısında. Üstelik Papa’nın sarayında olduğu dönemde, kardeşi Bayezit ile Papa arasında gizli bir anlaşma daha yapıldı. Bayezit, Cem’i öldürmesi için Papa’ya 300.000 altın teklif etmişti. Papa, bu ahlaksız teklifi reddetmedi, sadece fiyatı artırmaya çalıştı. Kardeşinin onu öldürmek için para teklif ettiğini öğrenen Cem, dünyasının bir kez daha yıkıldığını hissetti. Hükümdarlar arasında gerçekten de akrabalık yoktu.
1494 yılı sonu – İtalya.
Papa VIII. Innocentius öldü ve yerine VI. Alexander (Rodrigo Borgia) geçti. Yeni Papa, selefinden çok daha hırslı ve acımasızdı. Cem, yeni Papa’nın karanlık gözlerinde daha büyük bir tehlike görüyordu.
O sırada Fransa Kralı VIII. Charles, Napoli Krallığı’nı ele geçirmek için İtalya’ya büyük bir orduyla indi. Roma’ya yaklaştığında, Papa VI. Alexander korkudan titremeye başladı. Kral Charles, Cem Sultan’ın Osmanlı’ya karşı kullanılabilecek tek koz olduğunu biliyordu. Papa’yı tehdit etti: “Ya Cem Sultan’ı bana teslim edersin, ya da Roma’yı yakarım.”
Papa VI. Alexander, çaresiz kaldı. Cem’i, Napoli seferinde kullanması için Kral VIII. Charles’a teslim etmek zorunda kaldı. Cem, Roma’dan ayrılırken garip bir rahatlama hissetti. Belki bu yeni macera, bu monoton esareti sona erdirecekti. Ama aynı zamanda içinde büyük bir huzursuzluk vardı.
Şubat 1495, Napoli’ye Doğru Yolculuk.
Cem Sultan, Kral VIII. Charles’ın ordusuyla Napoli’ye doğru ilerliyordu. Ordu, İtalya’nın kış şartlarında ilerlerken, Şehzade giderek daha kötü hissetmeye başladı. Yolculuk zorluydu, yorgunluk ve soğuk onu yıpratıyordu. Kralın ve maiyetinin ilgisi giderek azalıyordu.
Bir gün Kral Charles ona büyük bir ziyafet verdi. O gece yediği yemekten sonra durumu hızla kötüleşti. O gece, 25 Şubat 1495 gecesi, artık kimse ondan yardım istemiyordu. Artık kimse onun politik değerinden bahsetmiyordu. Herkesin yüzünde panik ve endişe vardı. Çünkü Cem Sultan ölüyordu.
Yatağının kenarında oturan Sinan Bey, efendisinin elini tuttu. Cem’in vücudu yanıyor, sonra buz kesiyordu. Ağzındaki o metalik tat… O acı ilaç tadı.
Cem, son gücüyle Sinan’a baktı. “Sinan,” diye fısıldadı. “Biliyorum. Biliyorum… Zehirlendim.”
Sinan Bey, dehşetle başını salladı. “Hayır Sultanım, dayanmalısınız…”
“Hayır,” dedi Cem. “Kardeşim istedi… Ya da Papa. Ya da Avrupalı krallar. Fark etmez. 14 yıldır herkes beni kullandı. Şimdi… şimdi sona erme zamanı.” Gözlerinde acı vardı ama aynı zamanda garip bir kabulleniş, bir kader tevekkülü vardı. “Vatanımın… topraklarından uzakta öleceğim. Ama en azından onurumu sattırmadım.”
Bu son sözler, 14 yıllık sürgünün, 14 yıllık ihanetin, 14 yıllık esaretin özetiydi. Fatih’in oğlu, Avrupa’nın göbeğinde, kimseye boyun eğmeden, yalnız bir şair ruhuyla can verdi.
Sonuç: Kaderin Soğuk Düğümü
Cem Sultan’ın ölümünün ardındaki sis perdesi asla tamamen aralanamadı.
Kardeşi Sultan Bayezit, yıllardır onu öldürmek için fırsat kolluyordu. Papa VI. Alexander’a ödeme yapmış olması muhtemeldi.
Papa VI. Alexander (Borgia), Cem’in ölümünden sonra Bayezit’ten 300.000 altın daha alabilirdi. Onun, Cem’i Kral Charles’a teslim etmeden önce yavaş etkili bir zehirle zehirlettiği şüphesi güçlüdür.
Kral VIII. Charles, Cem’i sadece bir tehdit aracı olarak kullanmak istemiş, ancak Cem’in ölümünün Napoli seferi öncesi Osmanlı ile barış yapmasına olanak sağlayacağını görmüştü.
Gerçek katil kim olursa olsun, Cem Sultan’ı asıl öldüren, saltanat hırsı ve 14 yıl boyunca süren ihanet zinciri oldu. O, onurunu koruyan, şair ruhlu bir şehzadeydi. Ancak uluslararası diplomasinin ve iktidar hırsının piyonu olmaktan kurtulamadı.
Naaşı, yıllar sonra kardeşi Bayezit tarafından Türkiye’ye getirilerek Bursa’daki Murad-ı Sani Türbesi’ne defnedildi. Bu, sürgünde ölen bir şehzadenin vatanına son ve onurlu dönüşüydü.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






