
Tekerleklerin mermer zeminde çıkardığı sessiz, mekanik ses, sabahın ilk ışıklarının huzurunu acı bir şekilde bozuyordu. Ayşe Kaya, elektrikli tekerlekli sandalyesinde yavaşça, Bosphorus’un masmavi sularına bakan o devasa, cam duvara doğru ilerledi. Bu panorama, bir zamanlar ona Türkiye’nin en güçlü iş kadınlarından biri olduğunu hatırlatan bir güç kaynağıydı. Şimdi ise, sadece artık süremeyeceği hayatını ve arabalarını anımsatan, soğuk bir vitrindi.
Garajda, camın ardında parlayan o üç lüks otomobil vardı: Klasik zarafetiyle bir Bentley, vahşi gücüyle bir Maserati ve daha teslim alıp sürmeye bile fırsat bulamadığı, yepyeni bir Porsche. Hepsi mükemmeldi. Hepsi dokunulmamıştı. Hepsi, Ayşe’ye iki yıl önce ne kaybettiğini, hayatının o kusursuz kontrolünü nasıl yitirdiğini hatırlatıyordu.
“Hanımefendi, özür dilerim…” Ayşe, dönmeden bile kim olduğunu, ne söyleyeceğini ve sonucu ne olacağını biliyordu. Melike, son iki ay içinde işe aldığı beşinci kişisel asistandı. Sesi, tıpkı diğerleri gibi, çaresizlikten titriyordu. “Artık… artık bu işi yapamıyorum,” dedi Melike. Gencin sesindeki titreme, gizlenemeyen bir korku ve yorgunluk taşıyordu. “Bu… bu çok zor.”
Ayşe, tekerlekli sandalyesini yavaşça çevirdi. Sarı saçları kusursuzca taranmış, makyajı hatasızdı. Üzerindeki kıyafet, İstanbul’un en iyi terzilerinden birinin elinden çıkma, keskin hatlı bir takımdı. Dışarıdan bakıldığında, o hala Kaya Luxury Motors’un başarılı ve yıkılmaz kurucusu Ayşe Kaya’ydı. Ama gözleri… Gözleri donmuştu. Orada ne bir sıcaklık ne de bir yaşam izi vardı.
“Tabii ki yapamıyorsun,” dedi Ayşe, sesi buz gibiydi. “Çünkü sen de diğerleri gibi zayıfsın.” Melike’nin gözleri anında doldu. “Hanımefendi, lütfen. Ben gerçekten…” “Çık git,” Ayşe’nin sesi, bir kılıcın şakırtısı gibi kesindi. “Ve kapıyı arkandan kapat.”
Genç kadın, gözyaşları içinde acele adımlarla odadan fırlarken, Ayşe tekrar pencereye döndü. Etiler’in lüks sokaklarında hayat, acımasız bir kayıtsızlıkla normale devam ediyordu. İnsanlar yürüyordu, koşuyordu, yaşıyordu. O ise, dev bir kafesin içinden sadece izliyordu.
İki yıl önce her şey farklıydı. Ayşe Kaya, sadece adıyla değil, azmiyle de tanınan bir efsaneydi. Türkiye’nin en büyük lüks otomobil bayi zinciri olan Kaya Luxury Motors’u kendi elleriyle, sıfırdan kurmuştu bu imparatorluğu. Kimseye el açmadan, kimseye muhtaç olmadan tırnaklarıyla kazımıştı her başarıyı. O gün, şirketinin en büyük müşterilerine sunacağı yeni bir Porsche modelini test ediyordu. Her şey mükemmeldi; hız, kontrol, güç… Ta ki o kontrolsüz kamyon, şeritten çıkıp hayatını altüst edene kadar.
Doktorlar “mucize” demişlerdi. Hayatta kalması bir mucizeydi. Ama Ayşe için hayat, o gün bitmişti. Sadece bacakları değil, hayatının her şeyi felç olmuştu. Tüm gücünü kaybetmek, bir zamanlar her şeyi kontrol eden birinin en basit ihtiyaçlar için bile başkalarına bağımlı hale gelmesi… İşte Ayşe’nin her an tattığı acı buydu.
Kocası Tolga, ilk üç ay boyunca “Birlikte atlatırız bu durumu,” diye yalan söylemişti. Sonra itiraf edecekti: “Sen artık eskisi gibi değilsin Ayşe. Ben de eskisi gibi hissedemiyorum.” Giderken, o zaman sadece 5 yaşında olan kızı Ela’yı da yanına almıştı. “Annesinin bu durumunu görmesini istemiyorum,” demişti Tolga. Sanki Ayşe bir canavara dönüşmüştü. Bu terk ediliş, felçten daha büyük bir yara açmıştı kalbinde.
Kapı çaldı. Ayşe, isteksizce içini çekti. Muhtemelen sekreteriyle konuşan yeni bir asistan adayıydı. “Girin,” dedi, sesindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.
Ama giren kişi, beklediği o ürkek, aşırı nazik adaylardan değildi. Uzun boylu, esmer, tahminen 35 yaşlarında bir adamdı. Giyimi sade ama son derece düzgündü; temiz bir gömlek ve ütülü bir pantolon. En çok dikkat çeken ise gözleriydi. O gözlerde ne acıma ne de korku vardı. Sadece profesyonel bir sakinlik, bir hazırlık ifadesi hakimdi.
“Ayşe Hanım, ben Serdar Özkan,” dedi adam, yaklaşarak elini uzattı. “Kişisel bakım ve fizyoterapist pozisyonu için görüşmeye geldim.”
Ayşe, eline bakmadı bile. Yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “Fizyoterapist mi?” dedi. “Ben iyileşmeyeceğim. Bunu kabul et ya da çık git.”
Serdar elini indirdi ama geri çekilmedi. Duruşu sarsılmamıştı. “Amacım sizi yürütmek değil Ayşe Hanım,” dedi. “Amacım yaşam kalitenizi artırmak.” “Yaşam kalitem mi?” Ayşe acı bir kahkaha attı. “Hangi yaşamdan bahsediyorsun? Ben artık yaşamıyorum. Sadece nefes alıyorum.” Bu sözler çoğu insanı rahatsız ederdi ama Serdar sadece başını salladı. “Anlıyorum. Ama nefes almak da bir başlangıçtır.”
Ayşe, onu daha dikkatli süzmeye başladı. Bu adam diğerlerinden farklıydı. Ne ürkekti, ne de yapmacık bir anlayış gösteriyordu. Sadece oradaydı; hazır ve kabullenici.
“Referansların var mı?” diye sordu. “Evet. Dört yıl özel hastane deneyimim var. İki yıl da evde bakım hizmeti verdim.” “Neden işini bıraktın?” Serdar bir an duraksadı. Gözlerinde çok kısa bir gölge belirdi, hızla geçti. “Kişisel nedenler.” “Kişisel nedenler mi? Benden bir şey saklıyorsun.” “Karım vefat etti,” dedi Serdar, sesi sakindi. “Altı yaşında oğlum var, Berk. Ona daha fazla zaman ayırabilmek için freelance çalışmayı tercih ediyorum.” “İlginç.” Bu adam da kayıp yaşamıştı. Acı, acıyı tanıyordu. “Maaş beklentin?” “İlandan gördüğüm rakam uygun.” “Çalışma saatlerin?” “Pazartesiden Cumaya 9’dan 18’e kadar. Acil durumlar hariç.”
Ayşe başını salladı. “Peki, işte ilk görevin.” Masasından kalın bir dosya aldı ve kasıtlı olarak yere düşürdü. Kağıtlar mermer zemine dağıldı. “Şu kağıtları topla ve alfabetik sıraya göre diz.”
Bu, açık bir itaat ve tahammül testiydi. Çoğu insan bu tavırdan rahatsız olurdu. Ama Serdar, ne yakındı ne de Ayşe’ye acıyan gözlerle baktı. Tereddüt etmeden eğildi ve kağıtları toplamaya başladı. Sadece işini yapıyordu.
Bu davranış, Ayşe’yi şaşırttı. Henüz bilmiyordu ama bu şaşkınlık, hayatını değiştirecek bir yolculuğun başlangıcıydı.
Serdar Özkan, Üsküdar’daki iki odalı dairesinin küçük mutfağında kahve hazırlarken, pencereden Bosphorus’a bakıyordu. Aynı manzara, farklı bir açıdan. Ayşe’nin görüntüsü zenginlik ve güç yansıtırken, Serdar’ın manzarası umut ve mücadeleyi anlatıyordu.
“Baba, kahvaltı hazır mı?” Altı yaşındaki Berk’in sesi, sabah sessizliğini tatlı bir şekilde doldurdu. Saçları karmakarışıktı, pijamalarında araba resimleri vardı. Tıpkı her sabah olduğu gibi, elinde çizim defteri ve renkli kalemlerini taşıyordu.
“İki dakika oğlum,” dedi Serdar. Çay bardaklarını tepsiye yerleştirirken, “Sen de otur bakalım, kahvaltını hazırlayayım.” Berk, masaya oturdu ve defterini açtı. Yeni bir araba çizimi yapmıştı; bu sefer parlak kırmızı, sportif bir model renklendiriyordu. “Baba, bu araba çok hızlı,” dedi Berk heyecanla. “Sence büyüyünce böyle bir arabam olabilir mi?” Serdar, oğlunun çizimlerine baktı. Her gün yeni bir araba çiziyordu. Hayal gücü sınırsızdı. “Tabii ki olabilir Berk’im. Ama önce güzel güzel okuyup büyümen lazım.”
“Sen de araba kullanır mısın baba? Hani şu hastaneden çıktıktan sonra…” Serdar’ın eli, bir anlığına durdu. Hastane döneminden bahsetmekten hala kaçınıyordu ama Berk’in saf soruları bazen en hassas noktasına dokunuyordu. “Kullanırım oğlum, kullanırım. Ama şimdi daha önemli işlerim var.” Berk başını kaldırdı. “İş bulma işi mi?” “Evet, iş bulma işi.”
Bu basit diyalog, Serdar’ın kalbini sızlatıyordu. Altı yaşındaki çocuğu, babasının mali endişelerini seziyordu. Berk, kendi çocukluğunu yaşamalı, babasının mali sorunlarını düşünmek zorunda kalmamalıydı.
Serdar, simit ve peyniri tabağa dizdi. Biraz reçel, biraz zeytin. Basit ama sıcacık bir kahvaltı. Eskiden, eşi Cemile hayattayken, masaları çok daha renkli olurdu. Dört yıl önce, Berk doğarken yaşanan komplikasyonlar Cemile’yi alıp götürmüştü. Serdar, o günden beri hem baba hem anne olmaya çalışıyordu.
“Baba, bugün iş bulacak mısın?” Altı yaşındaki bir çocuğun bu kadar olgun bir soru sorması ne kadar da acıydı. Bazen hayat, çocukları erken büyütüyordu. “Deneyeceğim oğlum. Bugün çok önemli bir görüşmem var.” “Nasıl bir iş?” Serdar düşündü. Nasıl açıklamalıydı? “Hasta insanlara yardım edeceğim. Onların günlük işlerini yapmalarına destek olacağım.” “Tıpkı mama zamanında bana yardım ettiğin gibi mi?” Serdar gülümsedi. “Evet, biraz öyle.”
Berk, bir parça simit kopardı ve düşünceli bir şekilde çiğnedi. “Baba, sen her zaman yardım ediyorsun. Bana da, komşu teyzeye de, marketteki amcaya da…” “Sen de öyle oğlum. İyilik yapmak güzel bir şey.” “Peki ya senin de yardıma ihtiyacın olursa?” Bu soru, Serdar’ı duygulandırdı. Oğlu, onun gururunu ve zorlanmalarını görüyordu. “İşte o zaman sen bana yardım edersin,” dedi Serdar, Berk’in saçlarını okşayarak. “Tamam baba. Ama sen yine üzülme. Mama her gece rüyamda geliyor ve ‘Berk, babanı çok sev, çünkü o çok iyi bir insan’ diyor.”
Serdar’ın gözleri nemlendi. Berk’in saflığı ve sevgisi, ona en büyük gücü veriyordu. “Berk, senin maman çok güzel şeyler söylüyor.” “Evet. Ve diyor ki, ‘Sen büyüyünce babana yardım edeceksin.’” “Ben de büyüyünce doktor olacağım. Sonra para kazanacağım ve biz ikimiz güzel bir arabamız olacak.” Serdar, oğlunu sıkıca kucakladı. Bazen Berk, ona annelik duygularını da yaşatıyordu.
Kahvaltıdan sonra Berk’i okula götürürken cebindeki telefon çaldı. Okul müdürüydü. “Serdar Bey, Berk’in okul masrafları için son uyarı. Eğer bu hafta ödeme yapılmazsa…” “Anladım. Teşekkür ederim,” dedi Serdar, hızla kapatarak. Berk arkadan, “Baba, bir şey mi oldu?” diye sordu. “Hayır oğlum, hiçbir şey. Sadece iş konuşması.”
Okula bıraktıktan sonra Serdar, evine döndü ve gazeteye baktı. İş ilanları sayfasında dikkati çeken bir ilan vardı: Aranıyor: Bedensel engelli iş kadını için deneyimli bakım uzmanı. Fizyoterapi bilgisi gerekli. Pazar günleri hariç tam zamanlı çalışma. Maaş: Piyasa üstü.
Tam da ihtiyacı olan şeydi. Deneyimi vardı ve maaş iyi görünüyordu. Berkin okul masrafları, ev kirası, yiyecek… Her şey birikiyordu. Omuzlarındaki yük ağırdı. Telefon edip randevu aldı. Adres: Etiler, Kaya Konağı.
Hazırlanırken aynada kendine baktı. Saçları biraz uzamış, üç gündür düzgün tıraş olamamıştı. Ama elindeki en iyi kıyafetleri giydi. Temiz ve düzenli görünmeliydi. Yola çıkarken Cemile’nin fotoğrafına baktı. “İnşallah bu sefer olur,” diye mırıldandı.
Etiler’e giden otobüste pencereden lüks arabaları izliyordu. Bu mahallede yaşayan insanların derdi ne olabilirdi acaba? Para sorunu yaşamayan biri hangi sorunlarla uğraşırdı? Az sonra öğrenecekti ki, para gerçekten de her derdi çözmüyor, bazen en zengin insanlar en yoksul kalplere sahip olabiliyorlardı.
Kaya Konağı’nın önünde durduğunda nefesi kesildi. Üç katlı modern mimari, dev bahçe ve muhteşem boğaz manzarası. Kapı zilini çaldı. Ayşe Kaya ile tanışması hayatının dönüm noktası olacaktı ama henüz bunun farkında değildi.
Serdar, mermer döşeli holde dururken, ayaklarının altındaki zeminin değerinin muhtemelen aylarca yaşayabileceği para ettiğini düşündü. Kristal avize, İtalyan mobilyalar, duvarlardaki sanat eserleri… Her şey mükemmeldi; soğuk ve uzaktı.
Büyük salona girdiğinde, tekerlekli sandalyede oturan kadını gördü. Medyadan tanıdığı güçlü iş kadını Ayşe Kaya’ydı. Ama şimdi karşısında oturan kişi daha karmaşıktı. Güzelliği ve kusursuz giyimi, gözlerindeki buzlarla çarpışıyordu.
“Serdar Özkan, değil mi?” dedi Ayşe, onu süzerken. “Özgeçmişin etkileyici. Peki, bana söyle, sen neden buraya geldin, gerçekten?” Doğrudan ve sert bir soruydu. “Çalışmaya ihtiyacım var Ayşe Hanım. Ve sizin de kaliteli bakıma ihtiyacınız var gibi görünüyor.” “Kaliteli bakım mı?” Ayşe alaycı bir gülümseme yaşadı. “Sen benim ne tür bakıma ihtiyacım olduğunu anlıyor musun? Ben sadece bacaklarımı kaybetmedim. Hayatımın kontrolünü de kaybettim. Bununla başa çıkabilecek misin?” “Başa çıkmak değil amacım. Size destek olmak.” “Destek,” Ayşe kelimeyi sanki ağzında kötü bir tada sahipmişçesine söyledi. “Ben kimseye destek olmak istemiyorum. Sadece rahat bırakılmak istiyorum.” “O zaman neden birini işe alıyorsunuz?”
Bu soru Ayşe’yi şaşırttı. Çoğu insan onun karşısında ezilirken, bu adam sorgulamaya cesaret ediyordu. “Çünkü doktorlarım zorunlu kılıyor. Ve çünkü…” durdu. “Önemli değil. Çalışma koşullarım çok net. Ben sana bir şey demediğim sürece konuşmayacaksın, fizyoterapi önerilerinde bulunmayacaksın ve kesinlikle bana acımayacaksın. Anlaştık mı?”
“Anlaştık,” dedi Serdar sakin bir sesle. “Ama ben de bazı koşullarım olduğunu belirtmek isterim.” Ayşe kaşlarını kaldırdı. “Sen mi koşul öne sürüyorsun?” “Evet. Ben profesyonel bir bakım uzmanıyım. İşimi doğru yapmak için bazı standartlara uymak zorundayım. Ve oğlum için acil durumlarda işimi bırakabilirim.” “Oğlun mu var?” Ayşe’nin sesindeki sertlik bir anlığına yumuşadı. “Altı yaşında, Berk.”
Bir şey değişti Ayşe’nin bakışlarında. Çok kısa bir an maske düştü ama hemen toparladı kendini. “Çocuk iş yerine gelemez. Anlaştık.” “Öyle bir niyetim de yoktu.”
Ayşe, Serdar’ı daha dikkatli süzdü. Diğer adaylar ya aşırı anlayışlı olmaya çalışıyor ya da rahatsız olup gidiyorlardı. Bu adam ise sadece normal davranıyordu. “Peki, ilk görevin,” dedi Ayşe, masasından kalın bir dosya aldı. “Bunlar şirketimin son ayına ait mali raporlar. Hepsini oku ve bana özet çıkar.” Dosyayı kasıtlı olarak Serdar’dan uzağa, yere attı. “İşte orada.”
Bu açık bir aşağılama testiydi. Ama Serdar hiç tereddüt etmeden eğildi ve dosyayı aldı. Ne şikayet etti ne de Ayşe’ye anlam yüklü bakışlar attı. Sadece dosyayı açtı ve içindekileri incelemeye başladı.
“Sen hiç öfkelenmiyor musun?” “Neye öfkeleneceğim?” diye sordu Serdar, sayfalara bakarken. “Az önce seni test ettim. Seni aşağıladım.” “Biliyorum.” Serdar başını kaldırdı. “Ama bu benim işim. Ve siz de zor bir dönemden geçiyorsunuz. İnsanlar zor dönemlerde bazen zor davranırlar.”
Bu basit ama derinden anlayış, Ayşe’yi rahatsız etti. Kendini savunmaya geçti. “Ben zor dönem geçirmiyorum. Ben hayatımı yaşıyorum. Bu benim yeni normalim.” “Tabii,” dedi Serdar, dosyaya geri dönerek. “Yeni normalinizi kabul ediyorum.”
Bir saat boyunca Serdar raporları inceledi. Ayşe onu gizlice izliyordu. Adam gerçekten de okuyor ve anlamaya çalışıyordu. Çoğu kişi bu görevi sadece geçiştirirdi.
“Özet hazır,” dedi Serdar sonunda. “Söyle bakalım.” “Şirketinizin cirosu son üç ayda %15 düşmüş. Özellikle premium segment araçların satışında ciddi kayıp var. Ama servis departmanınız iyi durumda, müşteri memnuniyeti yüksek.” Ayşe şaşırdı. Rakamlar doğruydu. “Peki, bunun nedeni ne olabilir? Kişisel görüşün istersen.” “İstiyorum.” “Lüks otomobil alacak insanlar sadece araç almıyorlar. Bir deneyim satın alıyorlar. CEO’nun durumu hakkındaki haberler, şirketin imajını etkilemiş olabilir.” Ayşe’nin yüzü gerildi. “Yani benim felçli olmam şirkete zarar veriyor, öyle mi?” “Hayır,” dedi Serdar sakin bir sesle. “Sizin şirketten uzaklaşmanız zarar veriyor. Müşteriler sizinle çalışmak istiyorlardı. Sizi görmek istiyorlardı.” “Ben artık o eski Ayşe değilim.” “Kim olduğunuza siz karar verirsiniz. Başkaları değil.”
Bu cümle Ayşe’yi düşündürdü. Uzun zamandır kimse ona böyle konuşmamıştı. “İşin ilk gününe yarın başla,” dedi aniden. “9’da burada ol. Ve Serdar…” “Evet?” “Bir daha bana böyle konuşursan işini kaybedersin.” Ama sesindeki tehdit, gözlerindeki ifadeyle uyuşmuyordu. Belki de uzun zamandır ilk kez biri ona gerçeği söylemişti. Serdar çıkarken Ayşe tekrar pencereye döndü. Bu adam diğerlerinden farklıydı. Peki ya gerçekten değişik miydi, yoksa o umut etmeye mi başlamıştı? Bu düşünce onu korkutuyordu. Çünkü umut, hayal kırıklığından çok daha acı veriyordu.
Serdar’ın dördüncü iş günü, diğerlerinden farklı başladı. Ayşe, her zamanki gibi salonda laptopunun başında oturuyordu ama bu sefer elleri titriyordu. Ekrandaki video konferans, şirketin yönetim kurulu üyelerini gösteriyordu.
“Ayşe Hanım, bu rakamlar kabul edilemez,” diyordu yönetim kurulu başkanı. “Son altı aydır satışlarımız düşüşte. Belki artık aktif yönetime geri dönme zamanı geldi.”
Serdar, mutfakta çay hazırlarken Ayşe’nin sesinin giderek yükseldiğini duydu. “Ben her zaman aktif yönetimdeyim! Sadece ofiste olmamam, karar verme yetimin olmadığı anlamına gelmez!” “Tabii ki Ayşe Hanım, ama müşteriler…” “Müşteriler ne isterse istesin! Ben bu şirketi hiç kimseden yardım almadan kurdum!”
Aniden ses kesildi. Serdar merakla salona baktı. Ayşe, laptopu kapatmış, başını ellerinin arasına almıştı. Nefes alışı hızlanmıştı. Serdar çayı bıraktı ve yanına yaklaştı.
“Ayşe Hanım, iyi misiniz?” “Çok iyiyim!” dedi sert bir sesle. Ama nefes almakta zorlanıyordu. “Sadece… sadece biraz…” Elleri şiddetle titriyordu.
Serdar durumu hemen tanıdı. Panik atağıydı bu. “Ayşe Hanım, benimle birlikte nefes alın. Dört sayacağım, siz nefes alın. Sonra altı sayacağım, nefesi tutun. Sonra sekiz sayacağım, yavaşça verin.” “Hayır, ben iyiyim…” dedi Ayşe, sesi neredeyse çıkmıyordu. “Lütfen benimle birlikte yapın. Bir, iki, üç, dört. Nefes alın.” Serdar’ın sakin ve güven verici sesi, Ayşe’yi etkilemeye başladı. Mecburen onun talimatlarını takip etti. “Şimdi tutun. Bir, iki, üç, dört, beş, altı.” Yavaş yavaş Ayşe’nin nefesi düzenlenmeye başladı. “Çok iyi. Şimdi yavaşça verin. Bir, iki, üç…”
On dakika sonra Ayşe normale dönmüştü. Ama bu sefer maskesi tamamen düşmüştü. Gözleri doluydu, elleri hala hafifçe titriyordu. “Teşekkür ederim,” dedi, çok sessiz bir sesle. “Rica ederim. Bu tür ataklar çok normal.” “Sana normal görünüyor muyum?” Ayşe acı bir gülümseme yaşattı. “Güçlü Ayşe Kaya, kendi şirketinin toplantısında panik atağı geçiriyor.”
Serdar, yanına bir sandalye çekti ve oturdu. İlk kez ona eşit seviyeden bakıyordu. “Ayşe Hanım, güçlü olmak her şeyi kontrol etmek demek değildir. Bazen güçlü olmak, yardım kabul etmek demektir.” “Sen anlamazsın,” dedi Ayşe, gözlerindeki yaşları silmeye çalışırken. “Ben bu şirketi sıfırdan kurdum. Hiç kimse bana inanmıyordu. ‘Bir kadın lüks otomobil işini bilmez’ diyorlardı. Müşteriler ciddiye almaz diyorlardı.” Sesinde yılların birikmiş öfkesi vardı. “Ve ben onlara gösterdim. Her bir satış, her bir başarı onlara, bana kadın olduğum için değil, başarılı olduğum için saygı göstermelerini kanıtladı. Ama şimdi, şimdi ne? Şimdi ben sadece felçli kadın oldum. Artık başarılı iş kadını Ayşe Kaya değilim. Sadece acınacak biri.”
Bu söz, Serdar’ın kalbini sızlattı. Kendi acısını tanıyordu bu sözlerde. “Biliyorsunuz,” dedi yavaşça. “Karım öldüğünde herkes bana ‘zavallı dul erkek’ gözüyle bakmaya başladı. Sanki ben sadece eşimin ölümüyle tanımlanır hale gelmiştim. Serdar değildim artık. Sadece ölen kadının kocasıydım.”
Ayşe başını kaldırıp ona baktı. İlk kez Serdar da bir şey paylaşıyordu. “Nasıl atlattınız?” “Henüz atlatmadım, tam olarak,” dedi dürüstçe. “Ama bir şey öğrendim: İnsanların size nasıl baktıkları, sizin kim olduğunuzu değiştirmez. Siz hala o şirketi kuran, o başarıları elde eden kişisiniz. Tekerlekli sandalye sadece nasıl hareket ettiğinizi değiştirdi. Kim olduğunuzu değil.”
Ayşe uzun süre sessiz kaldı. “Ama artık eskisi gibi değilim.” “Tabii ki değilsiniz. Çünkü hayat sizi değiştirdi. Ama bu, kötü bir şey olmak zorunda değil.” “Nasıl iyi olabilir? Ben her şeyimi kaybettim. Yürüme yetimi, kocamı, kızımı…” “Kızınız vefat mı etti?” diye sordu Serdar, şaşkınlıkla. “Hayır.” Ayşe’nin sesi çok acılıydı. “Daha kötü. Beni terk etti. Tolga onu alıp gitti. Beş yaşındaydı Ela. Ve Tolga, annesinin bu durumunu görmesini istemiyorum, dedi.”
Serdar şimdi anlıyordu. Ayşe’nin öfkesi sadece felçle ilgili değildi. Terk edilmişlik duygusuydu. “Kaç yaşındaydı?” diye sordu, yumuşak bir sesle. “Beş. Şimdi yedi yaşında olmalı.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bazen rüyamda onu görüyorum. Bana koşup geliyor, sarılıyor. Sonra uyanıyorum ve gerçeği hatırlıyorum.” “Ona ulaşmayı hiç denediniz mi?” “Tolga izin vermiyor. Avukatlar aracılığıyla görüşme hakkı için dava açtım ama… Mahkeme, çocuk için travmatik olabileceği gerekçesiyle görüşmeleri erteledi.” “Travmatik mi?” Serdar’ın sesinde öfke vardı. “Bir çocuk için travmatik olan, annesinden ayrı kalmasıdır.” “Ama belki de haklılar,” dedi Ayşe çaresizce. “Belki ben gerçekten çocuk için uygun bir anne değilim artık.” “Bu saçmalık.” Serdar’ın sesinde kesinlik vardı. “Annelik tekerlekli sandalyede oturmakla alakalı değil. Kalpteki sevgiyle alakalı.”
Bu cümle Ayşe’yi derinden etkiledi. Uzun zamandır kimse ona böyle kesin bir destek vermemişti. “Ama ben artık Ela’ya koşamam. Onu kucaklayıp kaldıramam…” “Ama onu sevebilirsiniz. Ona okuyabilir, onunla konuşabilir, gülebilir, ağlayabilirsiniz. Bunlar, anneliğin en önemli parçaları.”
Ayşe uzun süre sessiz kaldı. Sonra çok sessiz bir sesle, “Çok özlüyorum onu,” dedi. “Biliyorum,” dedi Serdar. “Ben de karımı çok özlüyorum. Ama öğrendim ki, özlem aslında sevginin başka bir hali. Acı çekmek, onu ne kadar çok sevdiğimin kanıtıydı. Özlem de öyle. Ela’ya duyduğunuz özlem, onu ne kadar çok sevdiğinizi gösteriyor.”
Ayşe, ilk kez o gün gerçekten ağladı. Yılların birikmiş acısı, korkusu ve öfkesi gözyaşlarıyla beraber boşaldı. Serdar, ona mendil uzattı ve sessizce yanında durdu. Bazen insanlara yapabileceğiniz en iyi şey, sadece yanlarında olmaktır.
İkinci haftanın Çarşamba günü, Serdar’ın hayatında beklenmedik bir kriz yaşandı. Berk’in okulunda su borusu patlamış, eğitime ara verilmişti. Komşu teyzeler de evde yoktu. Serdar, çaresizce Ayşe’yi aradı.
“Ayşe Hanım, çok özür dilerim ama oğlumla ilgili acil bir durum var. Onu yarım saatliğine işe getirmem gerekiyor. Başka çarem yok.” Telefondaki sessizlik uzun sürdü. “Çocuk getirmene izin vermemiştim, değil mi?” “Vermemişsiniz ama…” “Ayşe Hanım, lütfen. Sadece yarım saat, sessizce köşede oturacak.” Tekrar sessizlik. Ayşe’nin nefesini duyabiliyordu. “Peki,” dedi sonunda soğuk bir sesle. “Ama sessiz olsun ve benim yanıma yaklaşmasın.”
Serdar rahatlayarak teşekkür etti. Ayşe’nin çocuklara karşı bu sert tavrının nedenini biliyordu: Ela’nın yokluğu, onu tüm çocuklara karşı bir savunma mekanizmasına itiyordu.
Kaya Konağı’na gelirken Berk, “Baba, bu çok büyük bir ev! Burası saray mı?” diye sordu. “Hayır oğlum, burası çalıştığım yer. Ve hatırla, çok sessiz olacaksın.” “Tamam baba. Ben çizim yaparım, ses çıkarmam.”
Salona girdiklerinde Ayşe, pencere kenarında duruyordu. Berk, onu görünce şaşırdı ama korkmadı. Çocukların doğal kabul etme yetisi vardı. “Merhaba teyze,” dedi Berk, masum bir sesle. Ayşe dondu kaldı. Küçük çocuk ona gülümsüyordu. Altı yaşındaydı, esmer ve büyük kahverengi gözleri vardı. Ayşe’nin göğsü sıklaştı. Ela’nın yaşıtıydı bu çocuk. “Merhaba,” dedi zorlukla.
Berk, çantasından çizim defterini ve kalemlerini çıkardı. “Ben burada çizim yaparım teyze. Ses çıkarmam.” Küçük masaya oturdu ve çizmeye başladı. Ayşe, onu izlerken yüreği acıyordu. Bu çocuğun varlığı, Ela’nın yokluğunu daha da belirgin hale getiriyordu.
Yirmi dakika sessizlik sürdü. Sonra Berk başını kaldırdı. “Teyze, bu resmi beğendin mi?” diye sordu, defteri Ayşe’ye göstererek. Ayşe bakmak istemiyordu ama mecbur kaldı. Berk, kırmızı bir spor araba çizmişti. Çok detaylıydı. “Güzel,” dedi kısa bir cevap vererek. “Bu senin araban mı teyze? Baba dedi ki, sen araba satıyormuşsun.” “Hayır, benim arabam değil.” Ayşe’nin sesi gergindi. “Peki, sen neden arabalarını kullanmıyorsun? Garajdakiler çok güzel.” Serdar müdahale etmeye çalıştı. “Berk, teyzeyi rahatsız etme!” Ama Berk, masum merakıyla devam etti. “Teyze, sen neden hep üzgün görünüyorsun?”
Bu soru Ayşe’yi şaşırttı. “Ben üzgün değilim.” “Ama gözlerin üzgün. Tıpkı babamın mama öldükten sonraki gibi.”
Ayşe’nin kalbi durdu. Bu çocuk çok doğrudan konuşuyordu. “Babanın annesi mi öldü?” “Evet. Ben doğduğumda. Ama baba diyor ki, mama şimdi gökyüzünde ve bizi koruyor.” Ayşe, çocuğun saflığı karşısında etkilenmeye başlıyordu. “Sen annenin yokluğuna üzülmüyor musun?” “Üzülüyorum tabii. Ama baba diyor ki, ‘Üzülmek sevginin başka hali.’ Ayrıca, benim iki tane annem var.” “Nasıl yani?” “Biri gökyüzünde, biri de kalbimde,” dedi Berk, kalbini gösterirken. “Kalbimde olan hiç bitmiyor.”
Bu cümle, Ayşe’yi derinden etkiledi. Altı yaşındaki çocuk, hayat hakkında ona ders veriyordu. “Peki, sen hiç kızgın olmadın mı? Annenin seni bırakıp gittiği için?” Berk düşündü. “İlk başta olmuştum. Sonra baba açıkladı: ‘Mama beni bırakıp gitmedi. O bana hayat verirken kendisi yoruldu ve dinlenmek için gökyüzüne gitti.’”
Ayşe’nin gözleri nemlenmeye başladı. Bu çocuğun perspektifi çok masum ve iyiydi. “Teyze, senin de çocuğun var mı?” “Vardı,” dedi Ayşe, çok sessizce. “Nerede şimdi?” “Başka bir yerde yaşıyor, babasıyla.” “Ah,” dedi Berk, durumu çocuk mantığıyla anlamaya çalışarak. “Boşandınız mı?” “Evet. Üzgünüm.” “Ama çocuğun seni özlüyor mudur?” Bu soru, Ayşe’nin en büyük korkusuydu. “Bilmiyorum.” “Elbette özlüyordur,” dedi Berk, kesinlikle. “Çocuklar annelerini hep özler. Benimki öldü ama ben onu hep özlüyorum. Senin çocuğun yaşıyor. O daha çok özlüyordur.” “Ama belki o beni görmek istemiyor. Belki babası haklı. Belki ben ona zarar veririm.” Berk, bu mantığı hiç anlamadı. “Anneler çocuklarına nasıl zarar verir? Anneler sevgi verir, korur, sarılır.”
“Ama ben artık koşamıyorum. Onu kucaklayıp kaldıramıyorum.” “E, ne olmuş?” dedi Berk omuz silkerek. “Sen yine de annesin. Bak, benim komşu Fatma teyze bacağından hasta. Ama o yine en iyi böreği yapıyor. Sen de tekerlekli sandalyedesin ama yine annesin.”
Bu basit mantık, Ayşe’yi sarstı. Çocuk haklıydı. Annelik fiziksel yeteneklerle değil, sevgiyle alakalıydı. “Teyze, senin kızının adı ne?” “Ela.” “Çok güzel isim. Ben sana bir resim çizeyim mi? Siz ikinizin?” Bu teklif karşısında Ayşe’nin savunması tamamen çöktü. “Nasıl çizeceksin? Sen Ela’yı hiç görmedin.” “Ama sen anlat bana. Nasıl biri?”
Ayşe’nin sesi titrek çıktı. “Sarı saçları var. Tıpkı benim gibi. Mavi gözleri var ve çok güler. Hep şarkı söyler.” Berk hevesle çizmeye başladı. Ayşe, her soruyla kızıyla olan güzel anılarını hatırlıyordu. Acı değil, bu sefer sadece tatlı anılar geliyordu aklına.
Yarım saat sonra Berk resmi bitirdi. Basit ama sevgi dolu bir çizimdi. Ayşe, tekerlekli sandalyesinde, Ela ise yanında çiçek tutuyor. İkisi de gülümsüyordu. “Al teyze, bu senin,” dedi Berk, resmi Ayşe’ye uzatarak.
Ayşe, resmi aldığında gözyaşlarını tutamadı. “Çok güzel Berk, teşekkür ederim.” “Bir şey değil. Ve bak, ben bir şey öğrendim. Sevgi hiç bitmiyor. Sen Ela’yı seviyorsun. O da seni seviyor. Arada sadece uzaklık var ama sevgi bitmez.”
Bu altı yaşındaki çocuk, Ayşe’ye aylardır duymadığı en önemli sözü söylemişti. O gece Ayşe, Berk’in çizdiği resmi masasına koydu. Uzun zamandır ilk kez Ela ile olan güzel anılarını düşünebildi. Acısız, sadece sevgiyle. Ertesi sabah Ayşe, farklı biri olarak uyandı. Daha yumuşak, daha gerçek. Aralarındaki buzlar erimeye başlamıştı ve bu, sadece bir başlangıçtı.
Üçüncü haftanın sonuna doğru Serdar’ın yaşamında beklemediği bir gelişme yaşandı. Ayşe, onu gizlice takip etmeye başlamıştı.
O Cuma günü Serdar, normal saatte işten çıktı ama doğruca eve gitmedi. Otobüse binip Kartal yönüne gitti. Ayşe, merakla şoförü çağırdı. “Hanımefendi, çıkmak mı istiyorsunuz?” diye sordu şoför Mehmet amca şaşkınlıkla. Ayşe, aylar sonra ilk kez evden çıkacaktı. “Evet, birini takip edeceğiz.”
Özel araçla Serdar’ı izlediler. Serdar, Kartal’da küçük, sade bir rehabilitasyon merkezinin önünde indi. Ayşe, arabada bekleyip onu izledi. Serdar içeri girer girmez, üç tekerlekli sandalyeli hasta onu karşıladı: Yaşlı bir amca, genç bir kadın ve 10 yaşlarında bir çocuk. Hepsi onu görünce gülümsemişti. “Serdar Abi geldi!” diye bağırdı küçük çocuk.
Ayşe, camdan izlerken şaşırdı. Serdar, burada gönüllü mü çalışıyordu? İki saat boyunca Serdar, bu insanlarla fizyoterapi yaptı. Onlarla konuştu, güldü. Hiç para almadı. Sadece yardım etti. Dışarıda bekleyen Ayşe, kendi durumunu düşünüyordu. Bu adam, gündüzleri onunla çalışıyor, akşamları da buraya gelip başka hastalara bakıyordu. Peki neden?
Serdar çıktığında Ayşe’yi arabada görünce şoke oldu. “Ayşe Hanım, siz burada ne yapıyorsunuz?” Ayşe utanmıştı ama merakı ağır basmıştı. “Seni takip ettim. Burada ne yapıyorsun?” Serdar başını kaşıdı. “Haftada iki gün burada gönüllü olarak çalışıyorum.” “Neden? Yeterince işin yok mu?” “Çünkü…” Serdar duraksadı. “Çünkü biliyorum o insanların neler hissettiğini, umudu kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu.” “Ama sen engelli değilsin.” “Değilim. Ama farklı türde felçtim ben de. Karım öldüğünde hayata tutunma yetimi kaybetmiştim. O insanlar bana nasıl ayağa kalkmam gerektiğini öğrettiler.”
Bu cevap Ayşe’yi düşündürdü. “Peki buraya gelmeyi nasıl kararlaştırdın?” “Cemile hastanedeyken tanışmıştım onlarla. O öldükten sonra Berk’le başa çıkmakta zorlandığım günlerde buraya geliyordum. Sonra fark ettim ki, başkalarına yardım etmek beni iyileştiriyordu.”
Ayşe, arabanın camından rehabilitasyon merkezine baktı. İçeride insanlar birbirlerine destek oluyordu. Güçlerini paylaşıyorlardı. “Onlara ne söylüyorsun? Nasıl motive ediyorsun?” “Hiçbir şey söylemem aslında. Sadece yanlarında olurum. Bazen insanların ihtiyacı olan tek şey, yalnız olmadıklarını hissetmektir.”
Bu cümle Ayşe’nin kalbini etkiledi. Aylardır tam olarak buna ihtiyacı vardı: Yalnız olmadığını hissetmeye. “Benimle içeri gelmek ister misin?” diye sordu Serdar. Ayşe tereddüt etti. “Ben… ben hazır değilim.” “Sorun değil. Ama biliyorsun ki, onlar seni görmekten çok memnun olurlar. Başarılı bir iş kadını olarak onlara ilham verebilirsin.” “Başarılı mı?” Ayşe acı bir gülümseme yaşattı. “Ben artık başarılı değilim. Şirketim çöküyor. Ailem dağıldı.” “Ayşe Hanım,” Serdar ciddi bir sesle konuştu. “Sen hala o şirketi kurmuş olan insansın. Sen hala birçok kişiye iş vermiş olan kişisin ve sen hala güçlü bir annesin. Bunlar değişmez.”
Bu konuşma, Ayşe’de bir şeyi tetikledi. Belki gerçekten başka insanlara yardım edebilirdi. “Peki, bir dahaki sefere gelebilirim.” Serdar gülümsedi. “Harika. Ve biliyorsun ki, buranın maddi desteğe de ihtiyacı var.”
O gece Ayşe uzun uzun düşündü. Serdar, sadece kendi maaşına değil, kendi zamanına da ihtiyacı olan insanlara ayırıyordu. Bu adam gerçekten farklıydı. Ertesi hafta Pazartesi, Ayşe Serdar’a bir teklifle gelecekti: Şirketinin mali gücünü, o küçük rehabilitasyon merkezinin hayatta kalması ve büyümesi için kullanmak. Ve belki de, böylece kendi hayatını da yeniden inşa etmeye başlayacaktı. Çünkü o gün, Ayşe Kaya sadece bacaklarının değil, kalbinin de felç olduğunu anlamış, ve iyileşme sürecinin başladığını hissetmişti.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






