Fetih İçin Dökülen Taş ve Gönül: Bir Topçubaşının Sancağa Bağlılık Yemini

Edirne, 1452 yazı. Hava, ocağın sıcaklığıyla değil, geleceğin ağırlığıyla kavruluyordu.
Tuna Nehri kıyısındaki dökümhanenin karanlık, isli avlusunda, usta İshak Efendi’nin yüzü, gece gündüz yanan fırınların kızıl aleviyle aydınlanıyordu. Kırk sekiz yaşındaydı ama hayatının çoğu, demiri eriten, kumu kalıba döken o meşakkatli sanatla geçmişti. O, sıradan bir dökümcü değildi; o, Sultan II. Mehmet’in bizzat güvendiği bir topçubaşıydı.
İshak Efendi, gözlerini gökyüzüne çevirdi. Gökyüzü, yıldızlarla dolu değildi; yüzlerce işçinin çıkardığı dumanla kaplıydı. Burada, Edirne’de, dünyanın şimdiye dek gördüğü en büyük topçu birliği doğuyordu. Ve o, bu doğumun ebesiydi.
Ama kalbindeki yük, döktüğü tonlarca demirden ağırdı.
Sultan’ın kendisi, genç yaşına rağmen altı dil bilen, matematik ve felsefeye düşkün, ama aynı zamanda demirden bir iradeye sahip bir dahiydi. Sultan’ın tek bir takıntısı vardı: Konstantinopolis.
İshak Usta, Urban adındaki Macar ustayla birlikte çalışıyordu. Urban’ın dehasına saygı duyuyordu, ama onun gururu ve hırsı, İshak’a ürkütücü geliyordu. Urban, “Babil surlarını bile yıkar” diye övündüğü devasa topu, Şahi’yi döküyordu.
Bir gece yarısı, Şahi’nin kalıbına son damla erimiş bronz akıtılırken, İshak Usta, bu canavarın sadece surları değil, eski bir çağın kapılarını da yıkacağını hissetti. Bu, sadece bir top değil, barutun gücüyle yazılmış bir kader fermanıydı.
İshak Usta’nın en büyük oğlu, yirmi yaşındaki Yakup, babasının yanından ayrılmazdı. Yakup, sadece demir dökümünü değil, aynı zamanda barutun hassas formüllerini de öğrenmişti. Gençti, heyecanlıydı ve Yeniçerilerin disiplinli gücüne hayrandı.
“Baba,” dedi Yakup, fırınların sıcaklığına rağmen sesi coşkuluydu. “Bu toplar, Fatih’in kehanetini gerçekleştirecek. Bin yıldır geçilemeyen o surları paramparça edeceğiz. Allah’ın izniyle, İmparatorluk, dünyanın merkezini ele geçirecek!”
İshak Usta, genç oğlunun gözlerindeki o saf inanca baktı. Bu inanç, onu gururlandırıyor, ama aynı zamanda korkutuyordu.
“Yakup,” dedi, sesi fısıltı gibiydi ama demir gibi keskindi. “Top sadece bir araçtır, oğul. O surlar, bin yıldır ayakta. Yüksekliği 12, arkasındaki duvar 18 metre. Önünde su dolu hendekler… Bu, kaba kuvvetle kazanılacak bir zafer değil. Bu, sabır, ilim ve en önemlisi fedakârlık meselesidir.”
“Hangi fedakârlık, baba?” diye sordu Yakup.
İshak Usta, elini yanan fırının taş duvarına dokundurdu. “Şahi, her atıştan sonra saatlerce soğumak zorunda. Eğer soğutma hızlı yapılırsa, namlu çatlar. Eğer yavaş yapılırsa, savaş durur. Bizim görevimiz, o topun her atışını, bir sonraki atışa hazırlamak. Bu, yorgunluğun, uykusuzluğun ve bazen de… hayatın feda edilmesidir. Barut, sadece taşı parçalamaz; o, aceleyi ve dikkatsizliği de cezalandırır.”
1453 yılının Nisan ayı başlarında, Osmanlı ordusu Konstantinopolis surlarının önüne yığılmıştı. İshak Usta ve ekibi, on tonluk Şahi’yi ve onlarca küçük topu, 60 öküz ve 200 adamın yardımıyla yüzlerce kilometrelik zorlu yoldan getirmişti. Bu lojistik başarı, tek başına Bizanslıların dehşetle izlediği bir gösteriydi.
Sultan Mehmet, komuta çadırını, surların en zayıf noktası olan Romanos Kapısı’nın tam karşısına kurmuştu. O noktada, İshak Usta’nın topçu bataryası konuşlanmıştı.
6 Nisan günü, Sultan, şehrin teslim olması için son teklifini gönderdi: Ya barışçıl teslimiyet ve nüfusun bağışlanması, ya da savaş hukuku gereği yağma ve ölüm. İmparator XI. Konstantinos Paleologos, onurluca reddetti.
12 Nisan’da bombardıman başladı.
O gün, İshak Usta’nın hayatı boyunca duyduğu en korkunç ses, gökyüzünü yardı. Şahi, ilk atışını yaptı. Sesin gümbürtüsü, Boğaz’ın diğer yakasından duyulmuştu. 544 kilogramlık taş gülle, Theodosius Surları’nın dış katmanına isabet etti ve 4,5 metrelik bir bölümü moloz haline getirdi.
Bizanslıların bin yıldır güvenle baktığı o taş duvarlar, bir yumurta kabuğu gibi parçalanıyordu. İshak Usta, o an, yeni bir çağın şafağına tanıklık ettiğini hissetti.
Kuşatmanın ritmi, top ve taşın amansız döngüsüne girmişti: Osmanlı topları gün boyu surları döverek gedikler açıyor, Bizanslı işçi ekipleri ise gecenin örtüsü altında moloz, kereste ve toprak dolu fıçılarla o gedikleri onarıyordu.
Bu, sadece bir yıkım savaşı değildi; bu, bir irade savaşıydı.
İshak Usta ve Yakup, topun başından ayrılmıyorlardı. Şahi, günde sadece yedi kez ateşlenebiliyordu. Her atış, titiz bir hazırlık gerektiriyordu. Namlu, içindeki ısıyı dağıtması için dikkatlice yağlanıp soğutuluyordu.
Urban, sabırsızdı. Sürekli İshak Usta’yı acele etmesi için zorluyordu. “Usta! Soğutmayı hızlandır! Sultan bekliyor! Bu top, yedi kez değil, on kez ateşlenmeli!”
İshak Usta, gözlerini bile kırpmadan, o demir namluyu izledi. “Urban Efendi,” dedi, sesi yorgun ama sakindi. “Bu top bir canavardır, ama aynı zamanda bir bebektir. Onu zorlarsak, hem onu hem de yüzlerce askerin hayatını kaybederiz. Acele, barutun düşmanıdır. Sabır, en büyük cephanemizdir.”
İshak Usta, Urban’ı dinlemedi. Kendi bildiği gibi, topun güvenliğini ve askerlerinin hayatını riske atmadan, ama bir an bile dinlenmeden çalıştı. O, sadece bir topçu değil, bir denge ustasıydı.
Kuşatma ilerlerken, Mehmet’in stratejisi, sadece top ateşiyle sınırlı kalmadı.
18 Nisan’da, ilk büyük piyade saldırısı emredildi. Harcanabilir sayılan başıbozuklar, surların hasarlı kısımlarına gönderildi.
İshak Usta ve Yakup, surların önünde yaşanan dehşeti izlediler. Bizanslılar, Rum Ateşi yağdırıyor, oklar ve tatar yayı cıvataları gökyüzünü karartıyordu. Dört saat süren bu saldırı, surların önünde binlerce Osmanlı askerinin cansız bedeni yığmaktan başka bir sonuç vermedi.
“Rum Ateşi…” diye fısıldadı Yakup, dehşet içinde. “Suyla bile sönmüyor.”
İshak Usta, yüzünü kaplayan isin içinden oğluna baktı. “İlim, Yakup. Onların da kendi ilmi var. Ama bizde, onlardan üstün olan bir şey var: İrademiz. Onlar, sadece surlarına güveniyor. Biz, Sultanımıza ve davamıza bağlıyız.”
Bu sırada, deniz cephesinden gelen haberler moralleri bozuyordu. Haliç’e gerilen devasa zincir aşılamamıştı. 20 Nisan’da, Batı’dan gelen tahıl yüklü dört Hristiyan gemisi, 126 gemilik Osmanlı donanmasının arasından geçerek zincirin arkasındaki güvenli limana ulaşmayı başarmıştı.
Sultan Mehmet, o kadar öfkelenmişti ki, amiraline gürzüyle vurmak üzereydi.
İşte bu, İshak Usta’nın kaderini değiştiren an oldu. O gece, topçu çadırında değil, Sultan’ın huzurundaydı.
“İshak Usta,” dedi Sultan, gözleri hırsla yanıyordu. “Denizden geçemiyoruz. O zincir, utancımızdır. Ama ben o zinciri aşacağım. Haliç’e gemi sokmanın başka bir yolunu buldum. Ama bunun için hız ve en iyi mühendislerime ihtiyacım var. Sen, bu ordunun en yaratıcı ustalarındansın.”
Sultan’ın planı, Orta Çağ savaş tarihinin en cüretkâr taktiklerinden biriydi: Gemileri karadan yürüterek Haliç’e indirmek.
İshak Usta, dökümhane görevini oğluna devretti ve kendini bu lojistik mucizeye adadı. Yüzlerce işçi ve askerle birlikte, Cenevizlilerin Pera kolonisinin arkasındaki tepelerin üzerinden, zeytinyağı ve hayvansal yağlarla kayganlaştırılmış ahşap bir yol (kızak) inşa ettiler.
22 Nisan gecesi, 70 Osmanlı gemisi, halatlar ve öküz ekipleri yardımıyla karadan çekilmeye başlandı. İshak Usta, her geminin hareketini, her kızak parçasının yerleşimini bizzat yönetti. Bu, sadece mühendislik değil, aynı zamanda azim ve vazife duygusunun zaferiydi.
23 Nisan şafağında, Bizanslılar surlardan baktıklarında, güvenli saydıkları Haliç’te düzinelerce Osmanlı gemisini gördüler. Bu, bir mucizeydi; bir Bizanslı askerinin “Bunu ancak İblis yapmış olabilir” dediği rivayet edildi.
Bu deha hamlesi, Bizans savunmasını anında ikiye katladı. İmparator, zaten az sayıdaki askerini, kara surlarından çekerek Haliç boyunca deniz surlarını savunmaya göndermek zorunda kaldı.
Ancak İshak Usta, büyük bir sevinç yaşarken, dökümhaneden korkunç bir haber geldi: Urban’ın dev topu, Şahi, 11 Mayıs’ta, aşırı yüklenme ve hızlı atış isteği yüzünden patlamış, Urban’ı da beraberinde öldürmüştü.
İshak Usta’nın o gece Edirne’de söylediği kehanet gerçekleşmişti: “Acele, barutun düşmanıdır.”
Urban, dehası yüzünden onurlandırılacaktı, ama sabırsızlığı yüzünden ölmüştü. İshak Usta, oğluna baktı. “Gördün mü, Yakup? Gücümüzü kontrol etmeliydik. Şimdi, vazife bize kaldı. O top sustu, ama diğer toplarımız konuşmaya devam edecek.”
Kuşatmanın son günleri, dayanılmaz bir gerilime sahne oluyordu. Bizanslılar tükenmişti. Surların 14 milini 7.000 adam savunuyordu.
Osmanlı kampında ise, Sultan son topyekûn saldırının hazırlıklarını emretmişti. 28 Mayıs akşamı, Mehmet, birliklerinin arasına dolaştı. Şehri ele geçirmeleri halinde üç gün sınırsız yağma sözü verdi. Bu, İslam hukukunun savunmacılar teslim olmayı reddettiğinde tanıdığı bir haktı ve her Osmanlı askerini inanılmaz derecede motive etti.
O gece, tüm Osmanlı ordusu şenlik ateşleri yaktı. Davul, boru ve bağırış sesleriyle surların önünde büyük bir gürültü çıkardılar. Bu, savunmacıların uyumasını engellemek için tasarlanmış korkunç bir psikolojik savaştı.
Surların içinde ise, İmparator Konstantinos, komutanlarına son bir onurlu konuşma yapmış, ardından Ayasofya’da son bir ayine katılmıştı.
İshak Usta ve Yakup, o ürkütücü gecede, top bataryalarının başında, surlara en yakın noktada sessizce beklediler.
“Baba,” dedi Yakup, “İçeridekiler için dua edelim. Onlar da onurlarıyla savaşıyorlar.”
İshak Usta, başını salladı. “Onur, Yakup, sadece kendi milletin için savaşmak değildir. Onur, savaşın içinde bile insanlığı unutmamaktır. Bizim vazifemiz, bu fetihle onlara da adaleti ve nizamı getirmektir.”
29 Mayıs 1453, sabah 03.00.
Saldırı, tüm Osmanlı toplarının aynı anda ateş açtığı bir bombardımanla başladı. Sanki yer yarılıyordu. Ardından, ilk dalga olan başıbozuklar, kendilerini surlara attılar.
İshak Usta, Yakup’la birlikte, topçu birliklerinin ön saflarına geçti. Topları ateşlemekten daha önemli bir görevleri vardı: Askerlere rehberlik etmek. Topların açtığı gediklerin nerede olduğunu en iyi onlar biliyordu.
İkinci dalga, daha disiplinli Anadolu birlikleri geldi. Savaş saatlerce sürdü. Bizanslılar, Giovanni Giustiniani’nin komutasında insanüstü bir direniş gösteriyordu.
Sabah 7 civarında, savunmacıları felaket vurdu: Giustiniani, ağır yaralandı ve surlardan uzaklaştırıldı. Savunma hattında panik başladı.
İşte tam bu kritik anda, Sultan Mehmet son kozunu oynadı: Yeniçeriler.
İshak Usta, Yeniçerilerin disiplinli yürüyüşünü izledi. Bunlar, dünyanın en iyi askerleriydi. Fanatikçe cesur, donanımlı ve kararlı. Saldırılarını, Romanos Kapısı yakınındaki en büyük gediğe yoğunlaştırdılar.
Önde, dev savaşçı Ulubatlı Hasan vardı. Hasan, ilk geçen kişi oldu. Çatışarak tırmandı, Bizanslılar tarafından şehit edilmeden önce, surlara bir Osmanlı sancağı dikti. Bu, bir dönüm noktasıydı. Sancağı gören Yeniçeriler, neredeyse çılgın bir azimle gedikten içeri aktılar.
İshak Usta, gediğin kenarında durdu. Yapması gereken tek şey, geri kalan topları Yeniçerilerin güvenle içeri girmesi için uygun açılarda tutmaktı.
“Yakup,” dedi. “İşte o an. Sancak dikildi! Vazifemiz bitti. Şimdi… yürüme sırası bizde.”
Baba ve oğul, topçu birliğiyle birlikte, molozlardan oluşan gediğe doğru ilerlediler. Şehrin sokaklarında, artık göğüs göğüse bir savaş başlamıştı.
Öğle saatlerinde, savaşın uğultusu yerini korkunç bir sessizliğe bıraktı. Osmanlı sancakları, surların her yerinde dalgalanıyordu. Konstantinopolis düşmüştü.
İshak Usta, dizlerinin üzerine çöktü. Etrafına baktı. Yıkım büyüktü. Bin yıllık surlar parçalanmıştı.
Birkaç saat sonra, Sultan II. Mehmet, beyaz atının üzerinde, Yeniçeri birlikleri eşliğinde, Romanos Kapısı’ndan şehre girdi. Doğrudan, şehrin kalbi olan Ayasofya’ya yöneldi.
İshak Usta, Ayasofya’nın önünde, o büyük, muazzam yapının ihtişamıyla sarsıldı. İçerideki kalabalık şaşkınlık ve korku içindeydi.
Sultan, atından indi. Yere eğildi, bir avuç toprak aldı ve başına serpti. Bu, tevazu ve şükran göstergesiydi. Ardından, Ayasofya’nın içine girdi ve burayı cami olarak ilan etti. Kubbesinden ezan okunmasını emretti.
Bu an, İshak Usta için sadece bir fetih değil, bir misyonun tamamlanmasıydı.
Fakat yağma başlamıştı. Üç gün sürecek olan yağma. İshak Usta, Yakup’a döndü.
“Yakup, biz dökümcüyüz, yağmacı değiliz. Bizim vazifemiz inşa etmek. Sen, hemen yanına birkaç adam al. Kütüphaneleri ve medeniyetin izlerini korumak için git. Sultan, ilmi koruyacaktır. Biz, elimizden geleni yapmalıyız.”
Yakup, babasının emriyle, birkaç askerle birlikte şehirdeki kütüphanelere yöneldi. Antik Yunan ve Roma metinlerinin tek kopyalarını taşıyan Bizanslı bilginler, Batı’ya kaçarken, Yakup ve ekibi, Osmanlı bilginlerinin emriyle bu eserlerin bir kısmını korumayı başardı.
Üç gün sonra, Mehmet, yağmanın durdurulmasını emretti ve şehre İslâmbol (İslâm’ın bol olduğu şehir) adını verdi (gerçi resmileşmesi asırlar sürecekti).
İshak Usta, Sultan’ın huzuruna çağrıldı.
Sultan, gülümsüyordu. “İshak Usta,” dedi. “Fetih, senin ellerinle dökülen taşlarla gerçekleşti. Ama en büyük yeniliği, o gemileri karadan yürütmekle gösterdin. Dile benden ne dilersen.”
İshak Usta, ihtiyatla başını eğdi. “Sultanım, benim dileğim sadece görevimi layıkıyla yapmak oldu. Ancak bir isteğim var: Bu şehir, sadece bir savaş ganimeti değil, bir ilim ve nizam yuvası olsun. Bizanslı bilginlerin kaçırdığı ilmin peşine düşün. Onların eski bilgilerini, yeni teknolojimizle birleştirin. Zira barutun gücü, ilimle ebedi olur.”
Sultan Mehmet, o anda onun sadece bir topçu değil, bir alim olduğunu anladı.
“Dileğin kabul oldu, İshak Usta. Bu şehir, ilmin merkezi olacak. Sen de, bu yeni çağın mimarlarından olacaksın.”
İshak Usta, hayatının geri kalanını, artık İstanbul olan şehirde, yeni kurulan top dökümhanelerinin başında geçirdi. O, sadece surları yıkan topların değil, aynı zamanda yeni bir medeniyetin temellerini atan bilginin de ustası olmuştu.
Oğlu Yakup, babasının izinden giderek, Fatih’in kütüphanesindeki el yazmalarının korunmasına yardımcı oldu. Fetih, onlara sadece toprak değil, aynı zamanda tarihe karşı bir vazife de vermişti.
İshak Usta, pencereden İstanbul Boğazı’na baktı. Genç bir padişahın takıntısı, dünyayı Orta Çağ’dan Rönesans’a taşımıştı. O, bir dökümcüydü; ama dökümü, bir medeniyetin kaderini belirlemişti.
Şahi topu, yerini daha hafif, daha manevra kabiliyetli toplara bırakacaktı. Ama İshak Usta’nın sabır, onur ve göreve bağlılık yadigarı, asırlar boyunca Osmanlı’nın ruhunda yaşamaya devam edecekti.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





