Fırat’a Bırakılan Bir Can ve Batıya Açılan Bir Kapı: 444 Çadırlık Rüyanın Doğuşu

I. Kıyametin Sessizliği ve Yaşlı Beyin Endişesi

1220 yılı. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız steplerinde korkunç bir kıyamet yaşanıyordu. Moğol istilası, tıpkı kara bir veba gibi yayılıyor, önüne çıkan her şeyi yok ediyordu. Cengiz Han’ın orduları, bir medeniyeti sistematik bir yok oluşa sürüklüyordu. Şehirler yakılıyor, kütüphaneler kül oluyor, binlerce yıllık Türk medeniyeti vahşetin ayakları altında can çekişiyordu.

Horasan’ın doğusunda, bir zamanlar cennet gibi yeşil olan Merv şehri yakınlarında, Kayı Boyu son günlerini yaşıyordu. Üç nesil önce 70.000 kişilik güçlü bir aşiret olan Kayılar, şimdi sadece 4.000 kişiye inmişti.

Her gün biraz daha eriyorlardı. Her sabah uyandıklarında, sayıları azalmış oluyordu. Hastalık, açlık, Moğol baskınları… Ölüm, bin bir yüzüyle onları takip ediyordu.

Boyun lideri Süleyman Şah o gece çadırında derin düşüncelere dalmıştı. 69 yaşındaydı ve hayatının en zor kararını vermek üzereydi. Saçları kar beyazına dönmüş, bir zamanlar demirden sağlam olan elleri şimdi kuru yapraklar gibi titriyordu. Gözlerindeki o eski alev sönmüş, yerini derin bir yorgunluk ve endişe almıştı. Ama yine de dik duruyordu.

Çünkü arkasında ona güvenen binlerce ruh vardı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler… Hepsi, onun vereceği karara bağlıydı.

O gece, kader gecesiydi.

II. Dört Kardeş, Tek Bir Kader

Büyük otağda tarihi toplantı yapılıyordu. Mangalda yanan ateş, çadırın içini kızıl bir ışıkla doldurmuştu. Duvarlarında ecdadın kılıçları asılıydı; her biri bir kahramanlık destanının tanığı. Yerde serilmiş İran halıları üzerinde, ortada yarım daire şeklinde dört kardeş oturuyordu: Sungurtekin, Gündoğdu, Dündar ve Ertuğrul.

Sungurtekin, 35 yaşında, dev gibi bir adamdı. Kolları kalın, omuzları geniş, yüzünde sayısız savaşın izleri vardı. Sol yanağında Kıpçaklarla yapılan bir savaştan kalma derin bir yara izi. Ama gözlerinde yenilmez bir öfke vardı. Babası gibi asla eğilmeyen bir irade.

Gündoğdu, 33 yaşında, abi daha sakin görünüyordu ama aynı derecede güçlüydü. Uzun sakalı, derin düşünen gözleriyle bilgelik taslardı. Hep mantıklı davranır, duygularını kontrol ederdi. Ama bu gece, yüzünde görülmemiş bir endişe vardı.

Dündar, 30 yaşında, ne Sungur kadar sert ne Gündoğdu kadar akıllıydı. Ama sadakati ve cesareti tartışılmazdı. Genelde abilerinin kararına uyardı.

Ve en küçükleri Ertuğrul. 28 yaşında. Ela gözlü, kumral saçlı, orta boylu ama heybetli duruşlu. Diğerlerinden farklı bir havası vardı. Sanki sadece bugünü değil, yarınları da görebiliyordu. Gözlerinde başkalarında olmayan bir derinlik, bir vizyon vardı.

“Artık karar vermeliyiz,” dedi Süleyman Şah, titreyen eliyle masaya vurarak. “Moğollar her gün yaklaşıyor. Dün Harezm’i yaktılar. Bugün Merv’e girdiler. Yarın sıra bize gelecek.”

Sungurtekin öne eğildi: “Savaşalım mı baba?”

Süleyman Şah acı bir kahkaha attı. “Savaşmak mı? 4.000 kişiyle Cengiz Han’ın yüz binlerine karşı mı? Bu savaş değil, katliam olur oğlum.”

Yaşlı Bey ayağa kalktı. “O zaman iki seçeneğimiz var. Ya teslim olacağız, Moğol vasalı olacağız… ya da…”

“Ya da göç edeceğiz,” diye tamamladı Ertuğrul, sessizliğini bozarak. Herkes ona döndü.

“Evet,” dedi Süleyman Şah. “Göç edeceğiz… Ama nereye?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Batı var,” dedi Ertuğrul, ayağa kalkarak. Ateşin ışığı yüzünü aydınlattı. “Anadolu var, Rum diyarı var.”

Sungurtekin homurdandı. “Orası da yangın yeri! Selçuklular, Bizanslılar, Haçlılar… Kim kimin dostu belli değil!”

“Ama en azından Türk kardeşlerimiz var,” diye karşılık verdi Ertuğrul. “Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, güçlü bir hükümdar. Belki bizi himayesine alır. Belki bize toprak verir.”

Sungurtekin öfkeyle ayağa kalktı. “Belkilerle kumar mı oynayacağız, binlerce insanın hayatıyla?”

“Burada kalmak da kumar değil mi abi?” diye karşılık verdi Ertuğrul. “En azından batıda umut var. Burada sadece ölüm var.”

III. Gecenin Rüyası ve Acı Göç

“Ben rüya gördüm,” dedi Dündar aniden. Dündar nadiren konuşurdu. “Batıya akan bir nehir gördüm ve nehrin sonunda kocaman bir ağaç. Dalları gökyüzünü kaplıyor. Kökleri yerin derinliklerine iniyor.”

“Ben de aynı rüyayı gördüm,” dedi Süleyman Şah, gözleri parlayarak. “Üç gece üst üste! Ve o ağacın gövdesinde Kayı damgası vardı.”

Çadırda derin sessizlik oldu. Türkler rüyalara inanırdı.

“Bu bir işaret,” dedi Süleyman Şah kararlı sesle. “Atalarımızın ruhu bize yol gösteriyor. Batıya gideceğiz!

Göç hazırlıkları 3 ay sürdü. Bu, basit bir yolculuk değildi. Bin yıllık yurdun terk edilişiydi. Her eşya bir anıydı. En acı veren kısım mezarlardı. Yedi kuşaktır bu topraklarda yatan dedeler, nineler, şehitler… hepsi geride kalacaktı.

Son gece Süleyman Şah, babasının mezarı başında durdu. Yaşlı gözlerinden süzülen yaşlar, beyaz sakalından damla damla toprağa düştü. “Beni bağışlayın,” diye fısıldadı rüzgâra. “Sizleri burada bırakıyorum ama soyumuzu yaşatıyorum. Torunlarınızı kurtarıyorum.”

Göç, 1221 yılının Mart ayının 9. günü, güneş doğmadan önce başladı. 444 çadır sökülmüş, yüzlerce arabaya yüklenmişti. 7.000 baş koyun, 1.500 at, 300 deve… Uzunluğu neredeyse bir fersah tutan insan seli, batıya doğru aktı.

Ertuğrul, bu yolculukta hep en arkada kalırdı. Görevi buydu: Kimsenin geride kalmamasını sağlamak. Düşenleri kaldırır, yorulanları cesaretlendirir, ölenleri gömerdi.

Babası, onun bu halini izler ve içinden gururlanırdı: “Bu çocuk lider doğmuş. Onda farklı bir ruh var.”

Altı aylık çetin yolculuk sonunda, 4.000 kişiden sadece 2.500 kişi kalmıştı. Geri kalanlar yolda kalmış, ölmüş veya başka boylara katılmıştı.

IV. Fırat’ın Gazabı ve Bir Babanın Vasiyeti

1227 yılı, 17 Nisan. Fırat Nehri’nin doğu kıyısı. Kayı Boyu’nun hayatta kalanları, yorgun argın toplandı. Altı aylık çetin yolculuktan sonra nihayet hedeflerine yaklaşmışlardı. Nehrin karşı yakası, Anadolu’nun batısına açılan kapıydı.

Ama Fırat o gün farklıydı. Kar suları erimeye başlamış, nehir normal seviyesinin iki katına çıkmıştı. Sular çamur rengi, akıntı çılgın bir at gibiydi.

O sabah Süleyman Şah erkenden kalktı. Artık her hareketi acı veriyordu. Çadırından çıkıp nehir kıyısına yürüdü. Atı Bozkır, yanına geldi. 15 yıllık sadık dostu. Süleyman Şah, atının boynunu okşadı.

“Son nehir dostum,” diye fısıldadı. “Bunu da geçersek, artık duracağız. Huzura ereceğiz.”

Ama Bozkır huzursuzdu. Hiç görmediği kadar tedirgin davranıyordu. Sanki görünmez bir tehlikeyi seziyor, sahibini uyarmaya çalışıyordu.

Ertuğrul koşarak geldi. Yüzü endişeliydi. “Baba, nehir çok kabarmış. Akıntı normal değil. Belki birkaç gün beklesek…”

“Bekleyemeyiz oğlum,” dedi Süleyman Şah. Sesi yorgun ama kararlıydı. “Her gün beklemek, biraz daha güç kaybetmek demek. İnsanlar bitkin, erzak tükendi. Moğol takipçileri peşimizde. Ya bugün geçeriz ya da hiç geçemeyiz.

“Ama baba, bak!” Ertuğrul nehri gösterdi. “Nehir kükrüyor, öfkeli.”

Hayme Ana da geldi. Süleyman Şah’ın kolunu tuttu. “Kötü hissediyorum. Bu nehir, sanki bizi istemiyor.”

“Nehirler ister veya istemez,” dedi Süleyman Şah, sert görünmeye çalışarak. “Biz geçeceğiz.”

Dört oğlunu topladı. Plan yapıldı. Önce kendisi ve 30 süvari geçecekti.

“Ben seninle geleceğim baba,” dedi Ertuğrul.

“Hayır!” Süleyman Şah’ın sesi kesin ve sertti. “Sen en sonda kalacaksın. Görevin bu. Kimseyi geride bırakmamak. Bu bir emirdir, Ertuğrul!”

Süleyman Şah atına bindi. Bozkır hâlâ direniyor, sanki “Yapma, gitme!” diye yalvarıyordu. Ama Yaşlı Bey kararlıydı.

“Bismillahirrahmanirrahim!” diye haykırdı. “Hadi yiğitlerim!”

30 süvari ile birlikte nehre girdi. İlk adımlarda su sığdı. İkinci adımlarda derinleşti. Üçüncü adımlarda göğüslerine vardı.

Ve tam nehrin ortasına geldiklerinde, felaket vurdu.

Yukarıdan, nehrin yukarısından, dev bir su kütlesi geliyordu. Üç metre yüksekliğinde bir duvar gibi. Ölüm geliyordu.

“Baba dikkat!” Ertuğrul’un çığlığı vadide yankılandı.

Dalga Bozkır’a çarptığında yaşlı at şaha kalktı ama nafile. Süleyman Şah dizginlere yapıştı ama 70 yıllık yorgun elleri dayanacak güçte değildi.

Havada süzülürken zaman durmuş gibiydi. Dört oğlunun yüzünü gördü. Sungur’un dehşetini, Gündoğdu’nun çaresizliğini, Dündar’ın şokunu, Ertuğrul’un acısını.

Ve o anda anladı: Bu sondu. Ama tuhaftı, korkmuyordu. Huzur vardı. Sanki görevi tamamlanmıştı.

Kendini attan attı. Soğuk su ciğerlerini doldurdu. Akıntıya karşı, ölüme karşı yüzdü.

Ertuğrul, hiç durmadan suya atladı ve babasının beyaz saçlarını bir an gördü. Daldı. Karanlık suda el yordamıyla aradı. Parmakları kaftana değdi. Tuttu, çekti. “Bırakma baba! Tutun!”

Bir an, Süleyman Şah’ın eli oğlunun bileğini kavradı. Güçsüz ama kararlı bir tutuş. Dudakları kıpırdadı. Suyun altında bir şeyler söylemeye çalıştı. Ertuğrul anlayamadı ama tahmin etti: “Bırak, git, yaşa. Büyük düşün.”

Ve sonra el gevşedi. Süleyman Şah, Kayı Boyu’nun son beyi, binlerce insanın umudu, Fırat’ın kara sularında kayboldu.

V. İki Yol Ağzı ve Bir Mektup

Süleyman Şah’ın cesedi 3 saat sonra, nehrin 2 kilometre aşağısında bulundu. Cenaze, o gün akşamüstü, nehir kıyısında yaşlı bir söğüt ağacının altında defnedildi. Mezar taşına şu yazıldı: “Süleyman Şah bin Kaya Alp, Horasan’dan geldi. Anadolu yolunda Fırat’a emanet.”

Cenazeden sonra, Kayı Boyu’nun büyük toplantısı yapıldı. Kalan 2.500 kişi meydanda toplandı.

Sungurtekin öne çıktı. Yüzü öfke ve acıyla gerilmişti. “Dinleyin! Ben Süleyman Şah’ın en büyük oğluyum. Beylik hakkı benimdir ve kararım kesin: Geri dönüyoruz!

“Neden geri dönelim?” diye bağırdı genç bir Alp.

“Çünkü bu topraklar lanetli!” Sungur’un sesi gök gürültüsü gibiydi. “Babamızın kanını içti bu nehir. Bu bir işaret. Bu topraklar bizi istemiyor!”

Gündoğdu abisinin yanına geldi. “Ben de Sungur’u destekliyorum. Altı aydır yoldayız. Yorgunuz, bitkiniz. Geri dönelim. En azından tanıdık topraklara…”

“Tanıdık cehennem, yabancı cennetten mi iyidir, abi?”

Ertuğrul öne çıktı. Üzerindeki ıslak giysilerden hâlâ su damlıyordu. Gözlerinde alev vardı. “Geriye ne kaldı? Yakılmış şehirler mi? Katledilmiş insanlar mı? Moğol esareti mi?”

Tartışma saatlerce sürdü. Gece yarısına doğru Ertuğrul, son kozunu oynadı. Cebinden ıslak ama okunabilir bir kâğıt çıkardı.

“Babamın son mektubu!” dedi. Titreyen sesiyle okudu:

“Oğullarım, eğer ben olmadan bu satırları okuyorsanız, bilin ki görevimi tamamladım. Sizi buraya kadar getirdim. Gerisi size emanet. Batıya gidin. Orada sizin kaderiniz var. Geri dönmeyin. Kayı Boyu ölmez, sadece yeniden doğar. Büyük düşünün. Çok büyük düşünün.

Derin sessizlik oldu. Sonra oylama yapıldı ve o gece Kayı Boyu ikiye bölündü.

1.500 kişi, Sungur ve Gündoğdu’yla doğuya dönmeyi seçti.

Sadece 1.000 kişi, 444 aile, Ertuğrul ve Dündar ile batıya gitmeyi seçti.

Ayrılık sabahı geldiğinde kardeşler son kez sarıldı. “Umarım haklısındır küçük kardeş,” dedi Gündoğdu, gözleri yaşlı.

“Haklı ya da haksız,” dedi Ertuğrul. “Ben babamın rüyasını takip ediyorum.”

Sungur ve Gündoğdu’yu tarih unuttu. Doğuya gittiler ve izleri kayboldu. Ertuğrul, 444 aileyle Anadolu’nun içlerine doğru ilerledi.

VI. Ankara Ovasında Kaderin Değişimi

Ertuğrul’un liderliği, yolda kalan az sayıda insana moral veriyordu. “Babamız bizi buraya kadar getirdi,” derdi. “Gerisi bize emanet. Biz Kayı’yız. Biz Oğuz’un torunlarıyız. Biz yeniden doğacağız!”

İki ay sonra, Ankara yakınlarındaki Karacadağ’a vardılar. Burası güzel bir yerdi. Zengin otlaklar, berrak sular, korunaklı vadiler. İlk kez aylar sonra insanlar gülümsemeye başladı. Burada kaldılar.

1230 yılı sonbahar ayı.

Ertuğrul o sabah, her zamanki gibi atıyla çevreyi kontrol ediyordu. Yanında güvendiği Alpleri vardı: Turgut Alp, Bamsi Beyrek, Doğan Alp.

Karacadağ’ın zirvesine çıktıklarında, inanılmaz bir manzarayla karşılaştılar. Ovada iki ordu savaşmak üzereydi.

Doğudan gelen orduda Selçuklu sancakları dalgalanıyordu. Kızıl zemin üzerinde altın aslan, ay ve yıldız. 3.000 kişilik bir ordu. Başlarında komutan Saadettin Köpek.

Batıdan gelen orduda Bizans sembolleri vardı. Mor sancaklar, haç işaretleri. 2.500 kişilik bir kuvvet. Komutanları Tekfur Ares.

“Ne yapacağız beyim?” diye sordu Turgut.

Ertuğrul uzun süre düşündü. Bu, sadece iki ordunun savaşı değildi. Bu, bir fırsattı. Doğru tarafı seçerse, Kayı Boyu’nun geleceği değişebilirdi.

“İzleyeceğiz,” dedi Ertuğrul. “Ve doğru anı bekleyeceğiz.”

Savaş başladı. İki saat boyunca kıran kırana geçti. Kimse üstünlük sağlayamıyordu. Sonra kritik an geldi. Selçuklu sağ kanadı çökmeye başladı. Bizans süvarileri gedik açmıştı. Eğer bu gedik genişlerse, Selçuklular kuşatılacaktı.

“İşte şimdi!” Ertuğrul ayağa fırladı.

“Hangi karar?” diye sordu genç bir Alp.

“Kiminle olacağımızın kararı!” dedi Ertuğrul. “Selçuklular Türk ve Müslüman. Bizim kanımızdan, dinimizden. Onları yalnız bırakamayız!”

Yaşlı Demir Büken sordu: “Beyim, sadece 150 süvarimiz var. 3.000 kişilik savaşta ne yapabiliriz?”

“150 kurt, 1.000 koyunu dağıtır!” dedi Ertuğrul, gözleri parlayarak. “Önemli olan sayı değil. Önemli olan doğru zamanda, doğru yerde, doğru müdahale!”

Kılıcını çekti. “Kim benimle?”

“Hepimiz!” diye haykırdı 150 ses.

“O zaman Allah! Allah!”

Küçük birlik tepeden indi. Toz bulutu yükseldi. Ertuğrul hedefi iyi seçmişti: Bizans ordusunun en zayıf noktası. Bizans komutanı Tekfur Ares, bu saldırıyı hiç beklemiyordu. “Kimdir bunlar? Nereden çıktılar?”

Ertuğrul’un kılıcı ilk Bizans askerini devirdiğinde, arkasından adamları geldi. Küçük ama organize birlik, Bizans düzenini altüst etti. Selçuklu komutanı Saadettin Köpek durumu hemen anladı. “Allah bize yardım gönderdi! İleri hücum!” Selçuklu ordusu canlandı. İki ateş arasında kalan Bizanslılar paniğe kapıldı, geri çekilmeye başladılar.

Savaş bittiğinde, Saadettin Köpek, Ertuğrul’u buldu. Atından indi. “Sen kimsin, Yiğit? Bugün bizi kurtardın.”

“Kayı Boyu’ndan Ertuğrul. Süleyman Şah’ın oğlu.”

Saadettin Köpek’in gözlerinde saygı belirdi. “Baban gibi cesurmuşsun. Sultan Alaeddin Keykubat seni duymak isteyecek. Büyük ödüller alacaksın.”

“Ödül istemem,” dedi Ertuğrul alçakgönüllülükle. “Sadece huzur içinde yaşayabileceğimiz bir yer isterim.”

VII. Söğüt ve Domaniç: Yeni Yurdun Mührü

Üç hafta sonra Konya’da, muhteşem Selçuklu Sarayı’nda Ertuğrul, Sultan I. Alaeddin Keykubat’ın karşısındaydı.

“Ertuğrul Bey!” dedi Sultan. “Saadettin Köpek her şeyi anlattı. Az adamla büyük iş başarmışsın.”

“Allah’ın yardımıyla oldu, Sultanım.”

“Alçakgönüllülük güzel meziyettir. Peki, ne istersin? Altın, gümüş, unvan, ordu?”

Ertuğrul başını kaldırdı. Doğruca Sultan’ın gözlerine baktı.

“Sultanım, biz altın peşinde koşan bedeviler değiliz. Biz yurt arayan Türkleriz. Tek isteğimiz, huzur içinde yaşayabileceğimiz toprak.”

Sultan güldü. Samimi, takdir dolu bir gülüş. “Akıllı cevap. Altın biter, gümüş tükenir, unvan solar ama toprak kalır.”

Ayağa kalktı, Ertuğrul’a doğru yürüdü. “Sana Söğüt ve Domaniç’i veriyorum,” dedi, elini Ertuğrul’un omzuna koyarak. “Söğüt kışlağın, Domaniç yaylağın olsun.”

Ertuğrul’un kalbi heyecanla çarptı.

“Dur, bitmedi,” dedi Sultan. “Ama bil ki bu yerler Bizans sınırında. Her gün tehlike var. Sen benim Uç Beyim olacaksın. Bizans’a karşı benim kılıcım, benim kalkanım olacaksın. Kabul mü?”

“Şeref duyarım Sultanım!”

Ve böylece Ertuğrul, 1231 yılı başında Söğüt’e yerleşti. Artık göçebe değil, Selçuklu’nun resmi uç beyiydi.

VIII. Adalet ve Çınar Ağacının Tohumu

Söğüt’te Ertuğrul’un ilk işi, kasaba meydanında herkesi, Türk, Rum, Ermeni, bir araya toplamaktı.

“Dinleyin!” dedi Ertuğrul, yüksek sesle. “Ben buraya zorba olmaya gelmedim. Adalet getirmeye geldim. Herkes inancını özgürce yaşayacak. Kiliseler korunacak. Güçlü zayıfı ezmeyecek. Adalet herkes için geçerli olacak.”

Bu yaklaşım, halkı şaşırttı ama memnun etti. O güne kadar gelen Türk beyleri genelde yağma peşindeydi. Ertuğrul farklıydı.

Yıllar geçtikçe Ertuğrul’un adaleti meşhur oldu. Türk, Rum ayırmıyordu. Haksız olan haksızdı.

Bir gün Türk bir tüccar, Rum komşusundan şikâyet etti: “Beyim, bu Rum borcunu ödemiyor.” Ertuğrul her iki tarafı dinledi. Rum’un haklı olduğu, Türk tüccarın fazla faiz istediği anlaşıldı.

“Haksızsın,” dedi Türk tüccara. “Adalet karşısında Türk-Rum farkı yoktur! Haksız olan haksızdır!”

Bu kararlar, Rum halkının Ertuğrul’a güvenmesini sağladı. “Bu Türk Beyi adil,” diyorlardı. “Kendi adamını bile kayırmıyor.”

1250’li yıllarda Ertuğrul, Anadolu’nun köklü obalarından gelen Halime Hatun ile evlendi. Halime, vakur duruşu ve asaletiyle sadece eş değil, Ertuğrul’un akıl danıştığı en büyük destekçisi oldu.

Evliliklerinden oğulları dünyaya geldi: Gündüz, ardından Savcı. Ertuğrul, her doğan evladına adalet ve cesaretin izlerini bırakmak için isim verdi.

IX. Osman’ın Doğuşu ve Büyük Vasiyet

1258 yılı sonbaharı. Söğüt’te büyük sevinç vardı. Ertuğrul’un üçüncü oğlu dünyaya gelmişti.

Ertuğrul, bebeği kucağına aldığında tuhaf bir his kapladı içini. Bu bebek farklıydı. Ela gözlerinde, daha yeni açılmış o küçük gözlerde, sonsuz bir derinlik vardı. Sanki bu bebek, sadece şimdiyi değil, asırları görüyordu.

Adı ne olsun? diye sordu Halime Hatun.

Ertuğrul düşündü. Aklına babası, Fırat’ta kaybettiği Süleyman Şah geldi. Aklına o büyük rüya geldi: Kocaman çınar ağacı.

“Osman,” dedi. “Adı Osman olsun. Kemikleri kıran, güçlü, kararlı, muzaffer.”

Osman büyürken Ertuğrul ona özel ilgi gösterdi. Bu çocukta liderlik ruhu vardı.

Bir gün Ertuğrul onu yanına çağırdı. “Osman, sen benden sonra sadece bu beyliğin değil, belki bir devletin başına geçeceksin. Öyle bir devlet ki, üç kıtaya yayılacak. Pek çok insan, onun adaletinde yaşayacak.”

“Bu hayal değil mi baba?”

“Hayır oğlum, bu senin kaderin. Ama unutma, bu kaderi hak etmek için beş ilkeye uymalısın: Birincisi adaletten şaşma, ikincisi alçakgönüllü ol, üçüncüsü ilmi ihmal etme, dördüncüsü sabırlı ol, beşincisi merhametli ol.”

1281 yılı baharı. Ertuğrul Gazi, 93 yaşındaydı. Kış soğukları kemiklerine işlemiş, hastalanmıştı. Yatağında ailesini topladı.

“Dinleyin. Son vasiyetim. Osman, sen devlet kuracaksın. Cihan devleti. Adaleti unutma. Büyük düşün. Çok büyük düşün…”

Ertuğrul Gazi, son nefesini verdi. Son sözleri: “Osman, adaleti unutma.”

Ertuğrul’un cenazesinde, binlerce insan vardı. Türkler, Rumlar, Ermeniler… Herkes ağlıyordu. Adil bir lider gitmişti.

Osman, babasının tabutu başında ant içti: “Baba, devlet kuracağım. Adalet devleti.”

Ve kurdu. İlk yıllar Söğüt’ü güçlendirdi. Sonra fetihlere başladı. Bilecik, Yarhisar, İnegöl. Her fetihte babasının ilkelerini uyguladı.

1299 yılında, kendi adına hutbe okuttu. Osmanlı Devleti resmen kurulmuştu. Ertuğrul’un 444 çadırlık rüyası, altı asır sürecek bir medeniyetin başlangıcı olmuştu. Fırat’a bırakılan bir can, Anadolu’nun ortasında yeniden doğan bir milletin tohumu olmuştu.

X. Miras ve Sonsuzluk

Bu hikâye bize ne öğretti?

En zor anlarda bile vazgeçmemeyi, küçük başlangıçların büyük sonuçlar doğurabileceğini, adaletin gücünü, vizyonun önemini ve gerçek mirasın mal mülk değil, değerler ve ilkeler olduğunu.

Ertuğrul Gazi öldü ama mirası yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Çünkü o sadece bir insan değildi. O, bir fikrin, bir idealin taşıyıcısıydı.

Bugün, Ertuğrul’un mezarı hâlâ Söğüt’te. Orada yatan sadece bir bey değil, bir medeniyetin kurucusu, bir rüyanın başlangıcıdır.