Bursa’nın dışındaki küçük bir tamirhanede, şiddetli bir fırtına kapıyı yumruklarken gelinlikli bir kadın bayılıp düştü. Fakir bir tamirci onu içeri taşıdı; adını bilmiyor, geçmişini hatırlamıyordu. Kadına “Nehir” dedi, ona sıcak çay ve bir battaniye verdi—ve iki yaralı ruh birbirini buldu. Ama bir gün pahalı bir araba kapının önünde durdu; içinden bir baba ve bir asistan indi. “Ümit,” dediler. O an, aşk ile kökler arasındaki en sert sınav başladı.
Fırtına o gece Bursa’nın eteklerine kendi öfkesini sermişti. Yağmur, eski saç çatının üzerine durmadan vuruyor; her damla, sanki dev bir elin çekiç darbesi gibi, metalin sinirlerini titretiyordu. Rüzgâr kapının aralığından ıslıkla giriyor; yağ, pas ve ıslak toprağın kokusu, dar mekânın içindeki tek ampulün titrek ışığına karışıyordu. Murat Kılıç, babasından kalma küçük masanın kenarında bir İngiliz anahtarıyla aynı hareketi tekrarlıyordu: sil, temizle, sil, temizle. Bez çoktan yağ içinde boğulmuştu; ama o durmadı. Çünkü durursa, düşünceler gelecekti. Düşünceler gelirse, anılar gelecekti. Anılar gelirse, Elif.
Elif’in gidişinin üzerinden iki yıl geçmişti. İki yıl; yedi yüz otuz gün; her biri bir öncekinden daha ağır. Tamirhane eskiden çekiç sesleriyle, motor gürültüleriyle, müşterilerin gülüşleriyle dolardı. Şimdi sessizlik vardı, ve o sessizlik patlayacak kadar gürültülüydü.
Kapı güm güm güm diye çalmaya başladığında, Murat başını kaldırmadı. Rüzgârdır, diye düşündü. Ama vuruşların ritmi değişti: ısrarlı, insan eli. İçerideki duymazlıktan sıyrılıp kalktı; bacakları uyuşuktu. Buğulu camdan baktı. Fırtınanın içinde beyaz bir leke sallanıyordu; bir ileri bir geri; az sonra düşecekti.
Kapıyı hızla açtı.
Önünde genç bir kadın vardı—ya da ayakta durmaya çalışan bir gölge. Üzerindeki gelinlik çamurla, yaprakla, ıslak toprakla kirlenmiş; saçları yüzüne yapışmış; dudakları morarmıştı. Yeşil gözleri, bir an Murat’ın gözlerine kilitlendi: korku ve çaresizliğin karışımı. Ağzı açıldı; ama ses çıkmadı. Sonra gözleri kapandı ve beden öne doğru yıkıldı.
Murat refleksle kollarını açtı. Kadın tam göğsüne düştü; beklediğinden hafifti. Islak gelinlik, soğuk ve ağır; ama vücudu tüy gibiydi—sanki ruhu yarı yolda kalmış, geriye sadece kabuk kalmıştı. Murat onu kucaklayıp içeri çekti; kapıyı ayağıyla kapadı; fırtınayı dışarıda bıraktı. İçeride başka bir fırtına başladı: iki yıldır hiçbir şey hissetmeyen kalbi çılgınca çarpıyordu. Korku mu, şaşkınlık mı? Yoksa uzun zamandır unuttuğu bir şey—umut mu?
Eski, yıpranmış kanepeye kadını yavaşça yatırdı. O kanepe, parası olmadığında ona yatak olmuştu; kaç gece orada kıvrılmış, sabahı ağrıyan sırtla karşılamıştı. Şimdi üzerinde yabancı bir kadın yatıyordu; kırık kanatlı bir kuş gibi.
Murat diz çöküp yaklaştı. Kollarında çizikler vardı; derin değil ama çok; sanki dikenli bir patikadan geçmişti. Gelinliğin etekleri yırtılmış; bazı yerlerinde kumaş kopmuştu. Ayakkabısı yoktu; çıplak ayakları toprak içindeydi; tırnakları kırılmıştı. “Ne yaşadı bu kadın?” diye düşündü. “Nereden geldi?”
Dolaba gitti. Elif’in kullandığı eski havlular duruyordu hâlâ. Dokunduğunda yüreği sıkıştı. Lavanta kokusu. Elif hep lavanta sabunu kullanırdı. Havluları aldı; kadının saçlarını yüzünden geriye çekti; havluyla nazikçe kuruladı. Saçlar kuruyunca renk belirdi: koyu kahverengi; altında kızıl tonlar. Bu kadın burada—yağ, pas kokan, yoksul bir tamirhanede—yabancıydı. Yüz hatları zarif, elleri yumuşak; bakımlı. Bu eller ağır iş görmemişti; zengin bir hayat görmüştü.
Eski bir battaniye getirdi; üstüne örttü. Sandalyeyi kanepeye çekti; oturdu. “Polisi mi aramalı?” diye düşündü. Ama sonra ne olacaktı? Belki o gelinlikten kaçıyordu; belki kötü bir şeyden kurtulmuştu. Hemen bir karar veremedi. Kadın inledi; dudakları kıpırdadı. “Hayır… bırakın…” Sonra sessiz bir çığlık—ağzı açıldı, ses çıkmadı. Kabus. Murat öne eğildi; elini tuttu. “Sakin ol,” diye fısıldadı. “Güvendesin. Burada kimse sana zarar veremez.” Kadının eli titredi; sonra gevşedi. Nefesi düzeldi. Murat elini çekmedi; ılık bir temas, belki bilinçaltında ona köprü oldu.
Saatler geçti. Fırtına yavaşladı ama bitmedi. Murat kaldırmadan bekledi; gözlerini kadından ayırmadı. İçinde tuhaf bir his doğdu: sorumluluğun ötesinde, ama ismi konmamış. Belki bir görev—kaderin verdiği bir söz: “Bu kadını koru.”
Sabahın ilk ışıkları pis camlardan süzüldüğünde kadın kıpırdadı. Kirpikleri titredi; gözleri yavaşça açıldı. Yeşil gözler, şaşkın ve kaybolmuş, tavana bakıp sonra Murat’a döndü. O an Murat bildi: “Bu kadın hayatımı değiştirecek.”
Kadının boğazı kuruydu; ses çıkmıyordu. Murat ayağa fırladı. “Bekle,” dedi. “Su.” Küçük mutfak köşesinden bir bardak doldurup geldi. Kadın oturmaya çalışırken sırtına yastık koydu, battaniyeyi düzeltti. Bardak iki elde titreyerek dudaklarına gitti; bir yudum, bir yudum daha; hepsini bitirdi.
“Neredeyim?” diye fısıldadı sonunda. Sesi kırıktı.
“Ben Murat,” dedi. “Burası benim tamirhanem. Dün gece kapıyı çaldın. Bayıldın. İçeri aldım.”
Kadın alnına elini götürdü; düşünmeye çalıştı; ama hatıralar, karanlığın içine saklanmış gibiydi. Bir tek duygu vardı: büyük bir korku.
“Neden… gelinlik?” diye kendi kendine mırıldandı. Sonra durdu; gözleri büyüdü; panik yükseldi. “Ben… adım ne? Ben kimim?”
Murat’ın kaşları çatıldı. “Adın mı?”
“Evet,” dedi; sesi yükseldi. “Hatırlamıyorum. Ailem, evim… sen bana bir şey mi yaptın?”
Murat geri çekildi; kalbi sıkıştı. “Hayır. Yemin ederim. Sen kendin geldin; yardım istedin; bayıldın. Ben sadece yardım ettim.”
Kadın baktı; uzun, ölçen bir bakış. Sonra yüzünü ellerine gömdü; hıçkırıklar omuzlarını sarstı.
“Tamam,” dedi Murat yumuşakça, elini omzuna koyarak. “Söz veriyorum, zarar vermem. Birlikte bulacağız: kim olduğunu, nereden geldiğini.”
Kadın ellerinin arasından ona baktı; gözleri kıpkırmızı. “Gerçekten?”
“Gerçekten.”
İşte o anda—o küçük, pis tamirhanede—iki yabancı arasında bir bağ doğdu. Sessiz ama güçlü.
“Belleğin dönene kadar sana bir isim verelim,” dedi Murat. “Geçici.”
Kadın burun çekerek başını kaldırdı. “Nasıl bir isim?”
Murat düşündü. Güzel olmalı; akmalı. “Nehir,” dedi. “Sana Nehir diyelim mi?”
Kadın kelimeyi dudaklarında yuvarladı: su gibi akış, temiz bir başlangıç. “Nehir,” diye tekrarladı. Hafifçe gülümsedi. “Hoşuma gitti.”
“İyi,” dedi Murat. “Biraz daha dinlen; ben bir şeyler hazırlayayım.”
Köşedeki ocakta yumurta, biraz peynir, yarım ekmek… Elif’ten sonra pek yemek yapmamıştı; çoğu zaman köşedeki bakkaldan sandviç alırdı. Ama şimdi, elinde ne varsa, bir kahvaltı kurdu. Nehir masaya geldi; oturdu; küçük ısırıklar, dik duruş. Murat izlerken düşündü: “Bu kadın zengin bir evde büyümüş.”
“Sanırım varlıklı bir aileden geliyorsun,” dedi yavaşça.
Nehir şaşırdı. “Nereden anladın?”
“Yeme biçimin; duruşun; ellerin. Elif zengin evlerde çalışırdı. Hep anlatırdı.”
Nehir ekmeğe baktı; içi karmaşık. “Belki de bencil, yüzeysel biriyim,” diye fısıldadı.
“Belki,” dedi Murat; dürüstçe. “Ama belleğin dönene kadar, ben seni şimdi gördüğüm gibi göreceğim: korkmuş ama nazik.”
Nehir gözlerinde sıcak bir parıltı hissetti. “Teşekkür ederim, Murat.”
“Elif bana öğretti,” dedi. “Yardım isteyen birine sırtını dönme.”
Nehir gülümsedi. Küçük ama gerçek.
Kahvaltıdan sonra Nehir tamirhaneyi dolaştı; İngiliz anahtarını eline aldı; duvardaki çerçeveli fotoğrafa takıldı. Genç bir kadın gülüyordu; yanında Murat. “Elif mi?” dedi.
“Evet,” dedi Murat; gözleri yumuşadı. “Bizim düğünden on yıl önce.”
Elif sade ama ışıklı bir kadındı. “Mutlu görünüyorsunuz,” dedi Nehir.
“Öyleydik,” dedi Murat; sesi yumuşak bir hüzün. “Elif herkesin yüzünü güldürürdü.”
Masadaki borç kâğıtlarına göz takıldı; kırmızı damgalar. “Elif’in tedavisi için borçlandım,” dedi Murat. “Yetmedi; kurtaramadım.”
Nehir kağıtları indirdi; kalbinde ağırlık. “Bu kadar sıkıntın varken beni içeri aldın. Neden?”
“Çünkü Elif öyle öğretirdi,” dedi Murat. “Zenginler çoğu zaman birbirine yardım etmez; fakirler eder. Zorluk nedir bilirler. Senin zorlandığını gördüm.”
Nehir gözlerini kapadı; içi ısındı. “Sen iyi bir insansın,” dedi yumuşakça. “Elif şanslıymış.”
Murat hafifçe güldü. “Şanslı olan bendim.”
“Peki şimdi ne yapacağız?” dedi Nehir. “Kim olduğumu nasıl bulacağız?”
“Yarın komşulara sorarız. Belki kayıp ihbarı vardır. Gerekirse polise gideriz.”
Nehir başını salladı; içinde belirsiz bir korku. Ama Murat’ın sesi ona güven verdi: “Birlikte bulacağız.”
Günler, haftalara döndü. Tamirhane artık ağır bir sessizlik değil, yumuşak bir ritim taşıyordu. Sabahları kahve denemeleri, öğlen randevu notları, akşamları sakince yıkanan tabaklar… Nehir’in dokunuşları, köşelere sıcak bir düzen getirdi. İlk makarna denemesi lapa olsa da gülümseme gerçekti; Murat “Lezzetli,” dediğinde Nehir “Yalan söyleme,” diye gülerek cevapladı; ama ikisi de biliyordu: önemli olan çabanın sıcaklığıydı.
Nehir öğreniyordu—tork anahtarı, kerpeten, tornavida. Hafızası yoktu ama zihni keskin; iş yönetimini doğuştan biliyor gibiydi: randevuları tarih ve konuya göre düzenledi, numaraları sınıfladı, fiyatları net yazdı. Murat hayranlıkla izledi. Akşamları uzun sohbetler: “İçimde boşluk var ama hafiflik de,” dedi Nehir. “Sanki ağır bir yükü bırakmışım.” Murat başını salladı: “Belki geçmiş o kadar değerli değildir. Şimdi daha değerlidir.”
“Ruh,” dedi Murat bir gece, fincanında soğuyan çaya bakarken. “Ruhun ait olduğu yeri bulur.”
“Sen benim ruhuma mı bakıyorsun?” dedi Nehir.
“Evet,” dedi Murat; dürüstçe. “Kim olduğunu bilmiyorum ama ruhunun iyi olduğunu biliyorum.”
Nehir’in gözleri doldu. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Bana insanlığı hatırlattın.”
Komşular fark etti. Yan dükkândaki Salih amca, “Tamirhanede bir kadın mı var?” diye sordu. Murat, “Misafir,” dedi; “Geçici.” Salih amca gülümsedi: “Geçici gelmiyor.” Murat içinden biliyordu: Nehir kalıcılaşıyordu. Kalbine yerleşiyordu. Mutlu ve tedirgindi. “Ya hatırlarsa? Ya geçmişine dönerse?”
Bir sabah Murat parça almaya gitti; Nehir ofisi topladı. Toz kokan dolabın dibinden deri kaplı eski bir albüm buldu. İlk sayfa: genç Murat ve Elif. Bir yaz pikniği, deniz kenarı, tamirhanede beraber çalıştıkları kareler… Son sayfada hastane: Elif zayıf ama gülüyor; Murat elini tutuyor; fotoğraf arkasında titrek bir yazı: “Söz ver, seveceksin. Sevmeyen kalp iki kez ölür.”
Nehir’nin gözleri doldu. “Bu yüzden,” diye düşündü, “bu yüzden Murat iyi.” Bu, acıma değil; bir sözün peşinden koşan bir iyilikti.
Kapı açıldı; Murat döndü. Albümü Nehir’in elinde görünce dondu. “Buldun,” dedi. “Elif’in son isteğiydi. Tekrar sevmemi istedi. İki yıl yapamadım. Şimdi… sen geldin.”
“Ben… bir görev miyim?” dedi Nehir; sesi titrek. “Elif’in vasiyeti mi?”
Murat başını iki yana salladı; elini Nehir’in eline koydu. “İlk başta belki… ama artık hayır. Sen bir görev değilsin. Sen bana yaşamayı hatırlatan bir insansın.”
Nehir yutkundu; kalbi hızlandı. “Ben… Elif’in yedeği değilim?”
“Asla,” dedi Murat; yumuşak ama net. “Elif’i sevdim; hep seveceğim. Ama bu, seni sevemeyeceğim anlamına gelmez.”
“Seviyorum,” kelimesi ağzından çıkınca Murat durdu. “Sanırım… seni sevmeye başlıyorum, Nehir,” dedi. “Kim olduğunu bilmesem bile.”
Nehir’in gözyaşları mutluluktan aktı. “Ben de,” dedi; boğuk bir sesle. “Ben de seni seviyorum. Ama korkuyorum: ya hatırlarsam?”
“Şimdi kimsin?” dedi Murat; iki avucuyla yüzüne dokunarak.
“Şimdi,” dedi Nehir, gözlerini kapatıp derin nefes alarak, “senin Nehir’inim.”
“Bu yeter,” dedi Murat; ve ilk öpücük geldi—yavaş, yumuşak, derin; iki yaralı ruhun birbirine sarılması.
O gece, sınır aşıldı; yeni bir dünyaya adım atıldı.
Telefonun çaldığı bir sabah, Nehir “Um…” diye mırıldandı; sonra bir şimşek gibi bir kelime düştü: “Ümit.” Ardından başka bir yaprak: “Esperanza.” Kafasında mermer merdivenler, kristal avize, beyaz elbise. Bir isim. Bir hayat.
Tam o sırada pahalı bir araba tamirhanenin önünde durdu. Kapı; üç ağır vuruş. Murat ve Nehir birbirine baktı. Nehir’in elleri titriyordu. “Onları tanıyorum,” dedi. “O adam… babam.”
Kapı açıldı. Uzun boylu, olgun bir adam; kusursuz takım elbise; yanında zarif bir kadın, topuz saç. Adam Murat’a baktı; yorgun ama kibar: “İyi günler. Ben Orhan Demir. Kızım Ümit’i arıyorum.”
Murat yutkundu. Ümit. “Buyurun,” dedi; kenara çekildi.
Orhan Bey tamirhaneyi süzdü; fakir, pis… ama yargı yok; sadece arayan bir baba. Köşede duran Nehir’e—artık Ümit—gözleri takıldı. “Kızım,” dedi; sesi titredi; yürüdü; kollarını açtı.
Ümit geri çekildi; korkudan değil, şaşkınlıktan. “Tanıyorum,” dedi; “ama aynı zamanda tanımıyorum.”
Gülseren Hanım öne çıktı; nazik bir profesyonellik. “Doktorlarla görüştük. Amnezi—düğün stresi, baskı. Hepsi bizim suçumuz.”
“Düğün,” dedi Ümit; parçalar yerine oturuyordu: salon, yüzlerce insan, yanındaki adam… “Kimle evlenecektim?”
“Sayın Kaan Aydın’la,” dedi Gülseren; yumuşak ama kesin. “Ailenizin uzun süredir tanıdığı, çok iyi, çok varlıklı.”
Ümit alnını ovdu; Kaan’ın yüzü geldi: yakışıklı, soğuk; gözlerinde hesap. “Ben ondan kaçtım,” dedi fısıltıyla.
“Stres,” dedi Orhan; savunma ile teselli arasında. “Kaan iyi biridir.”
“Sevmiyor,” dedi Ümit; bu kez net. “İstiyor; sevmiyor. Fark var.”
Gülseren, “Eve gelin,” dedi. “Tanıdık kokular hafızanızı toplar.”
Ümit Murat’a baktı; gözlerinde yardım arıyordu. Murat yanına gelip alçak sesle, “Bu senin kararın,” dedi. “Belki dönmek, hatırlamak için gerekir. Ama…” elini tuttu, “Unutamazsın. Biz gerçek olduğumuz için.”
Ümit babasına döndü. “Geleceğim,” dedi; “ama bir şartla: Murat’la bağlantım kesilmeyecek.”
Orhan durdu; sonra başını salladı. “Tamam.”
Sarılma; sessiz bir vedalaşma. Ümit arabaya bindi; motor sesi, kalp atışı. Villa—mermer, beyaz, soğuk. “Ev gibi değil,” diye düşündü. “Kafes gibi.”
Geceler uykusuz; yumuşak yatak, fazla sessizlik. Tamirhanenin motor sesi yok; Murat’ın nefesi yok. Ama anılar geldi: zengin ama yalnız bir çocukluk; İsviçre’nin soğuğu; İstanbul’un işletme amfileri; babanın “şirket” vurgusu; Kaan’ın boş gözleri; kontrol edilen her şey: “Nasıl güleceksin?” Düğün gününde aynada gördüğü ölü yüz: “Bu ben değilim.” Kaçış: gelinlikle yağmura; karanlığa; sonra tamirhane—sığınak.
Üçüncü gün, Orhan Bey ciddi bir konuşma yaptı. “Kaan bekliyor,” dedi; “ama görüyorum, sevmiyorsun.”
“Hayır,” dedi Ümit. “Sevmiyorum. Kaçtım çünkü boğuluyordum.”
Nazlı Hanım, uzak bir zarafetle, “O tamirciyi seviyor musun?” dedi.
Ümit durdu; sonra başını salladı. “Evet. İlk defa gerçek.”
Orhan pencereye yürüdü; uzun bir sessizlik. “Seni zorlamayacağım,” dedi; “ama bir şartım var: Murat’a altı ay. Kendini kanıtlasın; sana layık bir hayat kurabilir mi? Sen burada kalacaksın; onu görebilirsin ama birlikte yaşamayacaksın. Altı ay sonra, hâlâ aynı fikirdeyseniz, karışmam.”
Altı ay. Ayrılık. Ümit’in gözleri doldu. Başka seçenek yoktu. “Kabul,” dedi.
Ertesi gün Bursa’ya gidip Murat’a anlattı. Murat dinledi; sonunda, “Adil,” dedi.
“Adil mi?” diye şaşırdı Ümit.
“Eğer senden her şeyi bırakmanı istiyorsam, ben de göstermek zorundayım,” dedi Murat. “Sana layık bir hayat kurabileceğimi.”
Ayrılık acıydı; ama söz verdiler.
Murat değişti. İlk iş, buzlu şişeyi çöpe attı. “Artık gerekmiyor,” dedi. “Yaşamak için sebebim var.” Sabah altıda dükkânı açtı; gece yarısına kadar çalıştı. Mobil servis için eski bir kamyonet aldı; yerinde tamir—müşteriler bayıldı. Salih amcayla ortaklık; elektrik ve mekanik bir arada. Üç ayda iki işçi; sonra boyacı, kaportacı. Randevu sistemi; teşhis cihazı; kaldırma aparatı; boyama kabini. İş büyüdü; dürüst tamirci namı mahalleyi aştı. Zengin semtlerden bile geldiler.
Ümit haftada iki kez geldi; her gelişte değişimi gördü: düzenli ofis, dosyalar, planlar. “İnanılmazsın,” dedi; ama villada baskı artıyordu—Kaan her gün arayıp “Söz verildi,” diye sıkıştırıyordu. Orhan, iki ateş arasında.
Beş buçuk ay dolarken, Orhan Bursa’ya gelip tamirhaneyi gezdi; işçileri, müşterileri, sistemi. Murat’la ofiste oturup planları dinledi: ikinci şube, üçüncü; gençlere iş; mahallenin kalkınması.
“Yanılmışım,” dedi Orhan; “Seni küçümsemişim. Özür.” Durdu. “Ama bir sorun var: Kaan ve ailesi baskı yapıyor. Kızımı korumak istiyorum.”
“Anlıyorum,” dedi Murat.
“Bir tavsiye,” dedi Orhan. “Hemen evlenin. Altı ayı beklemeyin. Evlilik olursa, Kaan dokunamaz.”
Murat’ın kalbi çarptı. Hazır mıydılar? Orhan’ın gözleri netti: “Aşk beklemez. Beklerseniz kaybedersiniz.”
Murat telefonu aldı. “Benimle evlenir misin?” dedi; sesi boğuk.
Ümit’in cevabı, sevinçli bir ağlama: “Evet. Bin kere evet.”
Mahalle duydu; küçük bir caminin bahçesinde düğün günü. Sandalyeler, çiçekler, ev yapımı börek ve köfte; gülüşler. Orhan, kızının kolunda; Nazlı’nın gözlerinde, uzak zarafet yerini sıcak bir yumuşamaya bıraktı. İmam, nikâhı kıydı; halkalar takıldı; “Artık karı-kocasınız.”
Murat Ümit’e bakıp fısıldadı: “Sonsuza kadar.”
“Sonsuza kadar,” dedi Ümit.
Alkışlar; çocukların çığlıkları; gece yıldızların altında yavaş bir dans. “Pişman olacak mısın?” dedi Murat.
“Tek pişmanlığım, seni daha önce bulamamak,” dedi Ümit.
Ama fırtına sadece dışarıda olmaz; bazen kapının eşiğine geri döner. Üç gün sonra Kaan tamirhaneye geldi; soğuk, sakin.
“Sizi tanımak istedim,” dedi; “Beni yenen adam kimmiş.”
Murat “Buyurun,” dedi; ama Kaan oturmadı; çevreye baktı; “Mütevazı,” dedi.
“Mütevazı ama dürüst,” dedi Murat.
“Dürüst,” diye tekrarladı Kaan; acı bir gülüş. “İyi—ama yeter mi? Ümit’i lükssüz mutlu edebilir misiniz? Hastalık, çocuk, faturalar?”
“Ederim,” dedi Murat; kararlı. “Çünkü onu seviyorum.”
Kaan kahkaha attı; masaya bir çek koydu: “Bir milyon lira. Ümit’ten vazgeçin. Kaybolun.”
Murat çek’e baktı; borçları, ekipmanlar, büyüme hayali. “Kalp yalan söyler; akıl doğruyu söyler,” dedi Kaan; kapıdan çıktı.
Gece Murat uyuyamadı. Kaan’ın sözleri kafasında çınladı: Elif hastalandığında tedavi edemedi; ya yine olmazsa? Çocuklar okul, kıyafet… “Aşk faturayı ödemez.” Elif’in yazısı gözünün önüne geldi: “Söz ver, seveceksin. Sevmeyen kalp iki kez ölür.” “Vazgeçmek kolaylık,” diye fısıldadı Murat. “Fedakârlık savaşmaktır.”
Ertesi gün Ümit geldi; yüzünde neşe. Düğün hazırlığını anlattı; Murat geri çekildi. “Kaan geldi,” dedi; teklifi anlattı.
Ümit’in yüzü kızardı; öfke bir an; sonra yumuşadı. “Düşündün mü?” diye sordu.
“Bir saniye,” dedi Murat; dürüstlüğün acısıyla. “Düşündüm. Korktum.”
Ümit parmağını Murat’ın dudaklarına koydu. “Ben altın kafesten kaçtım,” dedi. “Sen bana özgürlüğü verdin. Saygıyı. Gerçek aşkı. Bu, hiçbir çekle satın alınamaz.”
Murat’ın gözlerinden yaş aktı. “Seni seçiyorum,” dedi Ümit. “Lüksü değil. Mücadeleyi. Gerçek hayatı.”
Murat çek’i parçaladı; çöpe attı. Kaan’ı arayıp tek kelime söyledi: “Hayır.”
Kaan’ın sesi tehditkâr: “Pişman olacaksınız.”
Murat telefonu kapadı; kararlı. “Artık geri dönüş yok.”
Düğün oldu; mahalle şenlik; sonra iş büyüdü; ikinci şube; üçüncü. Ümit yönetimi aldı: muhasebe, pazarlama, insan kaynakları; zekâsı işletmeyi yükseltti. Bir gün müjde: hamile. Dokuz ay sonra küçük bir kız: yeşil gözler; adı “Elif Ümit”—geçmişe saygı, geleceğe umut. Salon duvarında üç fotoğraf: Elif’in gülüşü, Ümit’in gelinliği, Elif Ümit’in doğumu. Murat gece fısıldadı: “Söz verdim; tuttum.”
Beş yıl geçti. Ev küçük ama sıcak; iki katlı, bahçeli. Murat büyük bir villayı reddetti: “Burası bizi büyüten yer.” Sabah kahvaltıda Ümit sordu: “Bugün hangi gün?” “Salı,” dedi Murat. “21 Temmuz.” Ümit’in gözleri parladı: “Beş yıl önce, tamirhanene geldim.” “En güzel gecemdi,” dedi Murat. “Çünkü gerçek hayatım başladı.”
Gülseren teyze kurabiye getirdi; Salih amca hâlâ sadıç gibi gülüyordu. Tamirhane duvarında Elif’in fotoğrafı yalnız değildi; yanında Ümit’in nikâh kareleri, küçük Elif Ümit’in doğumu. İşler iyi; yirmi beş çalışan; mahalle kalkınmış; Ümit vakıf kurup fakir çocuklara burs veriyor: “Eğitimle her şey mümkün.”
Orhan Bey her pazar uğruyor; torunla oyun; damatla sohbet. “Yanılmışım,” dedi bir gün. “Sen ona layıksın.”
“Biz birbirimize layığız,” dedi Murat; gülümseyerek. Aşk, özgürlük, saygı—ve gerçeklik. Kaan, başka biriyle evlendi; mutlu olmadı. “Aşk yoksa,” dedi bir akşam Ümit, yıldızlara bakarken, “hesap mutluluk getirmez.”
“Her hayatta, her dünyada seni seçerdim,” dedi Murat.
Ve ikisi birlikte, fırtınalı o gecenin açtığı kapıdan yürümeye devam etti.
Her masalda bir gerçeğin sessizce ortaya çıktığı an vardır: Ümit’in adı geri geldi; ama “Nehir” de kalplerde kaldı. Murat, korkularını çalışma, plan ve toplulukla yendi; Ümit, özgürlüğe ve kendi sesine tutundu. Orhan, gururu bırakıp babalığı seçti; Nazlı, mesafeyi bırakıp yakınlığı öğrendi. Kaan, hesabın sıcaklık yerine geçemeyeceğini gördü. Ve Elif—yıllar önce yazdığı o cümleyle—uzaktan bir rehber oldu: “Sevgiye söz ver.”
Kararların gölgesi uzun olsa da, sevginin ışığı daha uzundu.
Gece bahçede, yıldızların altında, küçük Elif Ümit içerde uyurken, Murat ve Ümit yan yana oturdu. “Pişmanlığın var mı?” dedi Ümit. Murat gülümsedi: “Yalnızca seni daha önce bulamamış olmak.” Ümit başını onun omzuna koydu. “Benim de.” Fırtınalı o gece, tamirhanenin kapısındaki üç sert vuruşla başlayan hikâye, şimdi bir evin sıcak mutfağında bitti—ve her sabah yeniden başladı. Çünkü gerçek aşkın sonu yok; sadece yeni bir günü var.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





