Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!

1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut gibiydi. İstanbul’da, Bâb-ı Âli’nin koridorlarında, fısıltılar endişeye, endişeler ise bir cenge dönüşme korkusuna gebe idi. Avrupa devletleri, Rusya’nın sıcak denizlere inme arzusundan tedirgin, tarafları Londra’da son bir defa masaya oturtmuştu. Nihayetinde imzalanan Londra Protokolü, her ne kadar Tersane Konferansı kararlarından daha hafif ıslahat şartları teklif etse de, Bâb-ı Âli, 10 Nisan’da bu uzlaşmayı da reddetti. Bilhassa Karadağ’a arazi bırakılmayacağı bildirildi.

Oysa Çar II. Aleksandr dahi savaş yanlısı değildi. Lakin bir yola girmiş, eli boş döndüğü takdirde halkının tepkisinden kaçamayacağını görmüştü. Küçük de olsa bir şey koparmak, onu bahane etmek istiyordu. Ancak Osmanlı’nın uzlaşmaya yanaşmayan bu tavrı, Rusya’nın eline siyasi ve askerî bütün avantajları vermişti.

24 Nisan 1877’de, Rusya, Şark meselesini halletmek ve Osmanlı tebaası Hristiyanları korumak iddiasıyla, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bu karar, Türk tarihine 93 Harbi olarak geçecek, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkımla neticelenecek olan feci bir dönemin başlangıcıydı.

Savaşın ilk günlerinde, Kırım Harbi’ndeki gibi bir müttefik desteği yoktu. Diplomasinin sustuğu, silahların konuştuğu bu süreçte, Osmanlı yalnızdı. Cepheler iki ana kolda açılmıştı: Batıda Tuna Cephesi, doğuda Kafkas Cephesi.


Tuna Cephesi’nde, Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nâdir Paşa komutasındaki Doğu Tuna Ordusu, Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde karargâh kurmuştu. Osmanlı ordusunun savaş planı, Tuna Nehri’nin sol yanını ilk savunma hattı, Balkan Dağları’nı ise ikinci savunma hattı olarak belirlemişti.

Ancak, Çar’ın kardeşi Grandük Nikola komutasındaki 160.000 kişilik Rus ordusu, Romanya’nın sınırlarını açmasıyla hızla güneye inmeyi başardı. Romanya Prensliği, bağımsızlık vaadiyle Rusların yanında yer almıştı.

Rus orduları, Bükreş ve Dobruca istikametlerinden iki koldan Tuna Nehri’ni geçerek yıldırım harekâtıyla ilerlemeye başladı. 27 Haziran’da Ziştovi, 1 Temmuz’da Tırnova ve Niğbolu işgal edildi. Hız kesmeden ilerleyen Ruslar karşısında, Osmanlı birlikleri ağır kayıplardan kaçınmak için geri çekilmek zorunda kaldı. Bölgenin en mühim stratejik geçitlerinden olan Şıpka, aralıksız Rus saldırıları karşısında 19 Temmuz 1877’de tahliye edildi.

Bu erken bozgun haberleri, İstanbul’u derinden sarstı. Sultan II. Abdülhamid, vazifeli kumandanların muharebe tekniklerine uygun hamle yapmamaları sebebiyle Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nâdir Paşa’yı ve Serasker Redif Paşa’yı azlederek Divan-ı Harbe sevk etti.


Şıpka’nın terki için hazırlıklar yapılırken, savaşın kaderini değiştirecek bir emir, Vidin’de bulunan Tuna Cephesi Batı Kumandanı Tokatlı Osman Paşa’ya ulaştı: Plevne müdafaasını acilen üzerine alması emredilmişti.

Osman Paşa, süratle hareket ederek 7 Temmuz 1877’de Plevne’ye geldi. Paşa, buranın stratejik önemini derhal kavradı. Bölgenin, Rus ordusunun ilerleyişini kesmek için bir kilit noktası olduğunu biliyordu. Durur durmaz, sahra istihkâmları inşa ettirdi, avcı hendekleri kazdırdı. Topçu birliğinin büyük bir kısmını toprak siperlerin gerisine yerleştirdi.

Osmanlı kuvvetlerinin Plevne yöresinde toplanmakta olduğu haberi, Grandük Nikola’yı endişelendirdi. Ordusunun sağ kanadında böyle bir kuvvetin bulunması tehlikeliydi. Hemen Batı Birlikleri Kumandanı General Krüdner’e saldırı emri verdi.

Ruslar, savaşın başından beri ufak pürüzler hariç, kolayca ilerledikleri için, Plevne’nin de kolay lokma olacağına inanıyorlardı. 8 Temmuz’da, Krüdner’in sevk ettiği birlikler, henüz takviye bile almamış Osmanlı birliklerini bu mevkiden atmak için taarruza geçti.

Ancak Plevne, bir Türk kahramanının, Osman Paşa’nın sarsılmaz iradesiyle karşılaştı.


İlk taarruz, Ruslar için tam bir bozgun oldu. General Krüdner’in kuvvetleri, 74’ü subay olmak üzere 3.000’den fazla kayıp vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Bu zafer haberi, Sultan Abdülhamid Han’ı çok sevindirdi. Hemen bir telgraf yollayarak Osman Paşa’yı tebrik etti.

Bu beklenmedik mağlubiyet, Grandük Nikola’yı sinirlendirdi. Krüdner’in askerlerini yeni kuvvetlerle takviye ederek Plevne üzerine ikinci defa taarruzda bulunması emrini verdi.

General Krüdner, bu defa 60.000’i aşkın asker ve 40-50 parça topla Plevne önüne geldi. Osman Paşa’nın kuvvetleri ise sadece 30.000 civarındaydı ve 58 topu vardı.

18 Temmuz sabahı başlayan muharebe, güneş batıncaya kadar şiddetle devam etti. Ruslar, yine netice alamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar. İkinci gün savaş yeniden başladı. Öğleye doğru Rus kuvvetlerinde yorgunluk emareleri görülmeye başlayınca, Osman Paşa birliklerine karşı taarruz emrini verdi. Bu saldırı, Rus birliklerini şaşkına çevirdi. Süratle çekilmeye başladılar.

İkinci Plevne Muharebesi’nde Ruslar, 8.000’den fazla ölü ve 20.000’den fazla yaralı verdiler. Osmanlı’nın kaybı ise sadece 100 şehit ve 300 kadar yaralıydı.

Osman Paşa’nın ikinci kez kazandığı bu destansı zafer, İstanbul’da büyük bir coşkuyla karşılandı. Sultan Abdülhamid, Paşa’ya birinci rütbeden Nişan-ı Osmanî, kabzası altın bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift revolver hediye etti.


Üst üste gelen bu iki mağlubiyet sonrası, Grandük Nikola, Tuna’nın gerisine çekilmeyi önerdiyse de Çar Aleksandr bunu kabul etmedi. Kararlılıkla Plevne’nin alınmasını emretti. Romanya Kralı Carol’dan yardım istedi. Kral Carol, 100.000’i aşkın asker ve 432 adet topla Rus birliklerine katıldı.

Tazelenmiş bir güçle 7 Eylül sabahı bir kez daha Plevne önlerine gelen Rus-Romen birleşik kuvvetleri, 11 Eylül sabahına kadar, gece gündüz demeden Türk mevzilerini top ateşleriyle dövdüler. 11 Eylül’de, Rus ordusu Plevne hattına karşı umumi hücuma geçti.

Osman Paşa, top atışları boyunca siperlerinden çıkarmadığı birliklerini derhal harekete geçirdi. Akşama kadar devam eden şiddetli muharebe sonunda, Ruslar bir kez daha hezimet yaşadılar. 300’den fazla subay ve 15.000 asker kaybederek geri çekildiler. Osmanlı’nın şehit sayısı da 3.000 kadardı.

Plevne, üç kez hücum eden ve toplamda 50.000 asker kaybeden Ruslar için artık bir kâbusa dönüşmüştü. Taarruzla burayı geçemeyeceklerini anladılar ve muhasara kararı aldılar.


General Gurko’nun Gorno, Dubnik ve Teliş mevkilerini geri almasıyla Plevne, dört bir yandan sarıldı. Kuşatma ordusu kumandanlığını General Totleben üstlendi.

Osman Paşa, kuşatma altında elinde kalan az erzakla ya teslim olacak ya da huruç hareketiyle düşmanı yarmaya çalışacaktı. Paşa, kahramanlığa yakışanı, ikinci şıkkı tercih etti.

10 Aralık sabahı, ordusunu ikiye ayırdı. Birinci kısım, muhasara hattının yakınına kadar sokulup Rusların bulunduğu ilk istihkâmlara saldırdı. Ruslar şaşkındı. Osmanlılar, Rus hattını yarmaya başlayarak üç büyük istihkâm ve 11 kadar topu kısa sürede zapt ettiler.

Ancak huruç hareketini tamamlamak için ihtiyat olarak bırakılmış 20.000 kişilik ikinci fırka, zamanında ulaşamadı. Bu durum, Osman Paşa kolundaki birliklerin üstün kuvvetler karşısında yorulmasına ve gittikçe zayıflamasına yol açtı.

Osman Paşa, geri çekilme kararı aldı. Fakat Rus-Romen topçularının ateşi sırasında bir şarapnel parçası Paşa’nın atını vurdu. Paşa da sol bacağından yaralanmıştı. Bin bir güçlükle tekrar Plevne’ye çekildi.

Artık mukavemet etme imkânı kalmamıştı. Maiyetinde bulunan kumandanlarının da ısrarıyla, teslim oldu.


Osman Paşa’nın teslim olmasıyla, tam 4 ay 23 gün boyunca Rusları oyalayan Plevne düşmüş oldu. Bu destansı direniş, Batı Cephesi’nin en büyük kahramanlığıydı.

Paşa, Rus karargâhına getirildiğinde, Rus Çarı II. Aleksandr onu ayakta karşıladı. Çar, kahraman Türk Paşası’na kılıcını iade etmek suretiyle saygısını gösterdi. Gazi Osman Paşa’ya bir esir gibi muamele edilmedi. Alıkonulduğu süre boyunca birçok Rus şehrini serbestçe gezdi. Her şehirde askerî törenle karşılanıp, askerî törenle uğurlandı.

Plevne’nin düşmesi, Rusların önünü açtı. Sırplar, Karadağlılar, Romenler ve Yunanlılar Osmanlı topraklarına saldırmaya başladı. Şıpka’nın güneyinden yolu açan General Radetski’nin zaferiyle, kısa sürede Sofya, Filibe ve Türkiye’nin eski başkenti Edirne Rusların eline geçti. Ruslar durmadı. Çorlu, Silivri, Çatalca ve İstanbul’un mühim noktalarından Yeşilköy zapt edildi. Grandük Nikola, karargâhını Yeşilköy’de, o zamanki adıyla Ayastefanos’ta kurdu. Rusların büyük rüyası olan İstanbul, artık tehdit altındaydı.


Doğu Cephesi’nde Erzurum Müdafaası:

Doğu Anadolu’da ise Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki 4. Ordu, General Melikov komutasındaki iki katı büyüklükteki Rus ordusuna karşı direniyordu. Ardahan’ın düşmesiyle, Ruslar Kars ve Erzurum’a doğru ilerlemeye başladı.

Ahmet Muhtar Paşa, Gedikler ve Yahniler zaferlerini kazansa da, Türk birlikleri sürekli azalıyor, Ruslar takviye kuvvetlerle taarruzlarına aralıksız devam ediyorlardı. Ruslar, Aladağ’da Ömer Paşa komutasındaki Türk kuvvetlerini teslim aldı. Muhtar Paşa, Erzurum’un doğusundaki Deve Boynu mevkiine çekildi. Burada da bozguna uğrayan Paşa, yanında kalan az sayıda askeriyle Erzurum’a sığındı.

Kars Kalesi’nin de düşmesiyle (18 Kasım), artık sıra Erzurum’daydı. Ruslar, teslim olunmaması durumunda şehri top ateşleriyle yakıp yıkacaklarını bildirdiler. Muhtar Paşa, şehrin ileri gelenleriyle topladığı savaş meclisinde, asla teslim olmamak ve şehri sonuna kadar savunmak kararı aldı.

Kış şiddetle bastırınca Rus hücumu durduysa da, kuşatma kalkmadı. 9 Kasım 1877’de Ruslar, Erzurum tabyalarına tekrar saldırmaya başladılar ve geceleyin Aziziye Tabyası’nı ele geçirdiler.

Bu kritik anda, şehir halkı minarelerden yapılan ikazla düşmana karşı koymaya davet edildi. Nene Hatun’un teşvikiyle, asker, sivil, kadın, erkek, çocuk, yaşlı hep birlikte, ellerine geçirdikleri balta ve satırlarla saldırıya karşı koyarak Rus birliklerini şehirden püskürtmeyi başardılar. Aziziye Tabyası’ndaki bu kanlı mücadelede, Erzurum ahalisinden 500’e yakın kişi şehit veya yaralı olurken, Rus kuvvetlerindeki kayıp 2.500 kişi civarındaydı.

Ahalisiyle beraber hareket eden Osmanlı büyük bir zafer kazanmıştı. Lakin Kars’ı ele geçiren Ruslar, Erzurum’u tekrar kuşattılar. Yiyecek kıtlığı ve salgın hastalıklar etkisini arttırıyordu.


Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları:

Bâb-ı Âli, işler bu noktaya gelince, Paris Antlaşması’yla Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne garantör olan İngiltere ve Fransa gibi devletlere müracaat ederek barış için aracılık yapmalarını istedi. Sonuç alamayınca, Abdülhamid bizzat Çar Aleksandr’a telgraf çekerek savaşı durdurmak istedi.

Rus başkomutanı Grandük Nikola ile temasa geçen Osmanlı diplomatlarıyla Rus tarafı arasında önce Edirne Mütarekesi imzalandı. Ardından kesin barış görüşmeleri Yeşilköy’de başladı.

3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı Devleti için tam bir yıkım olmuştu. Romanya, Karadağ ve Sırbistan bağımsız olacak; Tuna’dan Ege Denizi’ne, Arnavutluk’tan Karadeniz’e kadar uzanan büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Bayezid Rusya’ya bırakılacaktı. Savaş tazminatı olarak Osmanlı Devleti, toprak vererek 1 milyar 410 milyon ruble ödeyecekti.

Bu antlaşma, en çok mali olarak etkisini hissettirmişti. Kaybedilen topraklarda yaşayan Türk ve Müslüman kesim, büyük bir toplu göç başlattı. 200.000’i aşkın insanın yerleştiği İstanbul’da, sokaklar evsiz, dilenci ve hastalarla doluydu. İstanbul ahalisi, vakıflar ve camiler önderliğinde bu göçmenlere yardım etmek için seferber oldu.

Ayastefanos, Rusya’nın aşırı güçlenmesine yol açtığı için düvel-i muazzama tarafından tepkiyle karşılandı. Sultan Abdülhamid, İngiltere’ye başvurarak antlaşmanın yürürlüğe girişini geciktirdi. İngiltere, antlaşma şartlarını hafifletmek karşılığında Kıbrıs idaresinin kendilerine verilmesini istedi. 4 Haziran 1878’de imzalanan İstanbul Muahedesi ile Kıbrıs, hukuki olarak Türkiye’ye bağlı kalsa da idari işleri İngilizlere bırakıldı. Böylece Osmanlı’nın 309 yıllık Kıbrıs hâkimiyeti fiilen son buldu.

İngiltere’nin girişimiyle sülh, Berlin’de toplanacak bir konferansta yeniden görüşüldü. 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması, Ayastefanos’a göre daha hafif de olsa, yine de Osmanlı için bir yıkımın adıydı.

Osmanlı Devleti; Niş sancağını Sırbistan’a, birkaç kazayı Karadağ’a, Kars, Artvin ve Ardahan sancaklarını Rusya’ya, Dobruca sancağını Romanya’ya bıraktı. Romanya, Sırbistan, Karadağ prensliklerinin imparatorluktan ayrılması ve bağımsız birer devlet oldukları kabul edildi. Türkiye, çok imtiyazlı bir Bulgaristan Prensliği ile daha az imtiyazlı bir Doğu Rumeli vilayetinin kurulmasına razı oldu.

Osmanlı’nın kesin şekilde kaybettiği toprak miktarı, toplam 237.298 km² idi. Savaş tazminatı 310 milyon rubleye düşürülmüştü.


93 Harbi, Osman Paşa’nın Plevne’deki destansı direnişi ve Nene Hatun’un Aziziye’deki cihadına rağmen, Osmanlı Devleti için bir yıkım, bir utanç dönemiydi. Mithat Paşa’nın, “Şehitlerin kanı dökülerek alınan vatan toprağının tek karışını savaşmadan vermeyiz,” fikri, devleti savaşa sürüklemişti.

Ancak savaşın sonunda, Plevne kahramanının bile teslim olduğu bir noktada, Osmanlı’nın tek başına ayakta kalamayacağı acı gerçeği ortaya çıktı. Gazi Osman Paşa, kılıcını Çar’ın elinden alarak kahramanlığını tescil etmiş, lakin bu kahramanlık, bir cihan imparatorluğunun trajik sonunu engelleyememişti.

Bu savaş, sadece toprak kaybıyla değil, aynı zamanda Balkanlardaki Türk ve Müslüman halkın yaşadığı acı göçlerle de hafızalara kazındı. İstanbul’un sokaklarında donma tehlikesiyle karşı karşıya kalan o göçmenlerin hikayesi, imparatorluğun ne denli büyük bir yara aldığının sessiz bir kanıtıydı.

93 Harbi, Osmanlı’nın son yüzyılına damga vuran, geri dönülmez yıkımların başlangıcı oldu.