Genç Kadın Zenginliğini Çiğnedi: Evden Kaçacağı Sabah Sevgilisi Gelmeyince Bütün Hayatı TERSİNE DÖNDÜ!

O an, tam da güneşin ilk ışıklarının Ege Denizi’ni altın tozuna boğduğu o masada, kalbimin ikiye ayrıldığını hissettim. Bir yanım, babamın bana layık görmediği, meteliksiz ama onurlu sevgilime koşmak için yanıp tutuşuyordu. Diğer yanım ise, içimde tarifsiz bir haksızlık ve ihanet hissiyle çalkalanıyordu. Saatler geçiyor, planladığımız kaçışın vakti yaklaşıyordu ama o, gelmiyordu. Gözlerim denizin sonsuzluğuna kilitlenmişti; içimde bir ses, “Rukiye, o gece her şey geri dönülmez şekilde değişti,” diye fısıldıyordu.

Merhaba, benim adım İsmail. Köyden çıkıp İzmir’in o karmaşık, kalabalık sokaklarında kendime bir hayat kurmaya çalışan, yoksulluktan bıkmış bir gençtim. İlk zamanlar bulaşık yıkıyordum; sonra bir lokantanın ortağı, en sonunda da sahibi oldum. Sahil kenarında, denize nazır, küçük ama işleyen bir dükkânım vardı. Ancak bu hikâye benim değil, Rukiye Abla’nın hikâyesi. Onun hikâyesi, benim mütevazı lokantamın arka masalarından birinde, hayatın tüm acımasız gerçekleriyle yüzleşmiş, zengin bir kadının yarım kalan baharını anlatır.

Rukiye Abla’nın mekânıma ilk geldiği anı hatırlıyorum. Bembeyaz, kırklı yaşlarında zarif bir kadın beklerdim, oysa karşımdaki 60’ını aşmış, buruş buruş yüzlü, kemikli elleri damar damar olmuş ama soylu bir asalet taşıyan biriydi. Üzerindeki pahalı kıyafetler, özel şoförlü arabası, onun varlıklı bir çevreden geldiğini hemen belli ediyordu.

Ama onu diğer zengin müşterilerden ayıran bir şey vardı: Hüznü. Gözleri, denizin sonsuzluğuna dikilmiş, dalgın ve düşünceliydi. Her Cumartesi, istisnasız aynı saatte gelir, gece yarısına kadar o iki masadan birinde oturur, sigara üzerine sigara içer, tek kelime konuşmadan beklerdi. Sanki bir ayin, bir ritüel yapıyordu. Yanımda çalışanlar yıllardır bu durumu kanıksamıştı. “Abla yine geldi,” derlerdi sadece.

Beni köyde bir baltaya sap olamayacak diye düşünen annemin o karmaşık bakışını, Ali Amca’nın babacan desteğini ve Halil Usta’nın bana esnaflığı öğrettiği günleri düşününce, Rukiye Abla’nın yaşadığı sıkıntıları anlamaya çalışıyordum. Benim acım maddiydi; onun acısı ise görünmez, ruhani bir yoksulluktu.

Bir keresinde yağmurlu, serin bir günde, ince elbisesiyle üşüdüğünü fark edip, ona eski, temiz bir ceketimi götürdüm. İşte o gün, aramızdaki buzlar ilk kez eridi. Gözlerime diktiği o masmavi, dalgın bakışlar ile, “Zahmet etmişsiniz, çok incesiniz,” dedi.

Tam yanından ayrılırken, merakıma yenildim: “Kızmazsanız size bir şey sorabilir miyim? Neden her Cumartesi buraya geliyorsunuz? Yıllardır böyle yapıyormuşsunuz. Bir derdiniz mi var?”

Benden kaçırarak denize baktı. Uzakta sislerin içinde kaybolan bir yük gemisine odaklandı. “İnsanların yüzlerinde kaderleri yazmaz delikanlı,” dedi hüzünlü bir sesle. “Bu, uzun upuzun bir hikâye.”

Israr ettim: “Dinlemek isterim. Belki size iyi gelir benimle konuşmak. İyi bir dinleyiciyim.”

“Belki, belki öyledir,” dedi. Ama o gün anlatmadı. Benim onun ilgisine şaşırmam, merakımın yoğunluğu ve hikayesine yüklediğim “fantastik” anlamlar onu frenlemişti. “Hikâye senin için önemini yitirince gelirim,” dedi adeta.

Dört ay daha geçti. Ben de vazgeçtim. Artık onu rahat bırakmıştım. Cumartesileri geldiğinde görmezden geliyordum. Ta ki o ilkbahar ortası Çarşamba sabahına kadar.

Sabahın erken saatiydi, lokantayı açmış, günlük hesapları yapıyordum. O, kapıdaydı. Gözlerinde ne bir hüzün ne de dalgınlık vardı. Tam tersine, mutluluk gibi, umut gibi bir parıltı vardı. Beni görünce tebessüm etti.

“Kusura bakma İsmail, habersiz geldim.”

Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Asıl siz kusura bakmayın abla, çalışırken kendimi kaybediyorum.”

“Görüyorum,” dedi. “Bu iyi bir şey. Eğer senin için bir sakıncası yoksa… Hikâyemi anlatmaya geldim.

İşte o an, kendi kendime inşa ettiğim o inanmazlık duvarı yıkıldı. Bıraktım elimdeki işi. Lokantanın arka tarafındaki bir masaya oturduk.

“Seni bu kadar süre bekletmemin sebebini merak ediyor olmalısın,” dedi. “Sana söyleyeceklerimi o gün söylesem hayal kırıklığına uğrayacaktın. Çünkü benimki beklediğin gibi destansı bir hikâye değil; alelade, sıradan bir aşk hikayesi. Ama sen çok fazla anlam yüklemişsin gözlerinde gördüm. Sırf bunun için, o anlam azalıncaya dek bekledim.”

Sonra çantasından sigarasını çıkardı. Gidip küllük getirdim. Sakin, acele etmeden anlatmaya başladı.

“Para ve imkan konusunda hiç zorlanmadım İsmail. Yokluk nedir bilmedim. Ancak ben o eski Türk filmlerindeki gibi, içinde bulunduğum çevrenin yapmacıklığından, yüzeyselliğinden sıkılıyordum. Herkes birbirini kandırmaya çalışan, sahte bir sürünün parçasıydı sanki. Ailemin beklentileri, sosyal statüm, hepsi bana bir kafes gibi geliyordu.”

“30 yıl kadar öncesiydi. Karşıyaka’da oturuyorduk. Ailem Alaçatı’daki yazlığa gitmişti. Ben evde yalnızdım. Kitaplarım bitince Alsancak’taki sahaflara gittim. Oradan birkaç roman almış, sahil kenarındaki banklardan birine oturmuş, denizi seyrediyordum.”

“O sırada biri geldi yanıma. Oturmak için izin istedi. Elinde bir gevrek (simit) vardı. Yanıma oturdu. Bir süre konuşmadı, sonra simiti ikiye böldü, bana uzattı. ‘Siz yemezseniz ben de yiyemem,’ dedi.”

“Bu tuhaf, bu kadar samimi delikanlının davranışı garibime gitti. Çevremdeki tipler ukala, yüksekten bakan tiplerdi. Ama onda farklı bir samimiyet vardı. Simiti aldım.”

“Adı Fırat’tı. Anadolu’dan gelmişti. Yarım yamalak bir eğitim almış, işten işe savruluyordu. Parası yoktu. Ama gecede bir kitap devirmeden uyumazdı. Hayatta her şeyim dediği, yıpranmış bir bavul dolusu kitabı vardı. Başka hiçbir şeyi yoktu ve başka hiçbir şey istemiyordu. Aç kalmış, parasız kalmış, umursamıyordu. Ama okumadan geçirdiği bir gün uyku uyuyamıyordu.”

Rukiye Abla’nın yüzü aydınlanmıştı. 60’ını aşmış bir kadının yüzünde, 30 yıl öncesinin genç kızının hayranlığı beliriyordu.

“Beni buraya, şu an oturduğumuz lokantanın olduğu yere ilk o getirmişti. O zamanlar burası küçük bir çay bahçesiydi.”

“Fırat ile görüşmeye devam ettik. Sohbetlerimiz bana farklı, yeni bir perspektif kazandırdı. O, sınırlı imkanlarla yetiniyor, hayattan şikayet etmiyordu. Gözümde değersiz görünen şeylerden bile bir anlam çıkarabiliyordu. Ben, harcayamayacağım kadar paraya sahip olmama rağmen, hayatta en değerli şeyin ne olduğunu ona sorana kadar hiç düşünmemiştim. Benim için önemli olan hep maddi şeylerdi.”

“Onunla geçirdiğim her an, bana gerçek mutluluğun ne olduğunu gösteriyordu. Bu çay bahçesi, bizim için özel, vazgeçilmez bir yer haline gelmişti. Burada saatlerce oturur, hayal dünyamızda kaybolurduk.”

“Yaz ortalarında bir gün, yine bu çay bahçesinde, Fırat bana dönüp, ‘Rukiye, hayat kısa. Sana karşı hissettiklerimi daha fazla gizleyemeyeceğim. Ben seni seviyorum,’ deyiverdi.”

Bu itiraf, Rukiye’yi şaşırttığı kadar mutlu etmişti. Ona karşı hisleri Derinlerde Bir yerlerde çoktan şekillenmişti. Bu duyguların karşılıklı olduğunu bilmek paha biçilemez bir ganimetti.

Ancak hayatın acımasız gerçekleri vardı. Fırat ile ilişkisi ilerleyip duyguları kesinleşince, onu ailesiyle tanıştırmak istedi.

“Bunu babama açtığımda… Ah, İsmail… Beni konuştuğuma bin pişman etti. İlk kez babamın o farklı, acımasız yüzünü gördüm. Çocukluğumdan beri kahramanım olan adam, bir anda gözümde acınası, zavallı birine dönüştü. Meğer onun için sevgi, aşk anlamsız, bayağı şeylermiş. O, beni sadece maddi olarak denk gördükleri birine layık görüyormuş. Fırat, onun gözünde parasız, itibarsız, gereksiz biriydi.

“Ailem Fırat’ı asla kabul etmeyecekti. O, benim statüme uygun biri değildi. Ben de bunu tahmin ediyordum ama kalbim bilmek istemiyordu. Artık önümde yalnızca iki seçenek kalmıştı: Ya babamı çiğneyip, fakir ama sevdiğim adama varacak, ya da babama uyup Fırat’ı bırakacaktım.

“Çok düşündüm. Günlerce, haftalarca. Ve nihayetinde, sevgim her şeyden ağır bastı. Fırat’ı seçtim İsmail. Onun dışında hiçbir şeyin anlamı yoktu benim için.”

“Bu kararımı, işte burada, o masada ona söyledim.” Rukiye, oturduğu masanın biraz uzağındaki, denize en yakın olan o iki masayı işaret etti. Gözleri hafifçe ıslanmıştı.

“Ona, ‘Seni aileme tercih ettim,’ deyince nasıl mutlu oldu anlatamam. Bir çocuk gibi sevindi. Ellerime sarıldı, öptü. ‘Senin için ölürüm Rukiye,’ diye ılık gözyaşları akıttı yanaklarından.”

“Saatlerce burada, geleceğimiz için planlar yaptık. Ülkenin neresine olursa olsun, gidecektik. Yeter ki yan yana olalım, ayrılmayalım. Gerisi aşılırdı nasıl olsa.”

“Bu konuşmayı yaptığımız gün, Cuma idi. Ertesi gün, Cumartesi sabahı, burada, bu çay bahçesinde buluşacak, yeni hayatımıza doğru yola çıkacaktık.

“İçimde uçsuz bucaksız bir neşe ve ailemi ardımda bırakacağım için Buruk bir acı vardı. Değerli birkaç takı ve biriktirdiğim ne kadar param varsa yanıma almıştım. O sabah, orada, o masada, Fırat’ı beklemeye başladım.

“Ama o bir türlü gelmek bilmedi. Öğle oldu, yoktu. İkindi oldu, akşam oldu, yok. Gece yarısına kadar bekledim. Gelmedi.

“İçimde kırgın ve yaralı bir yan vardı. Her şeye rağmen onu aklamaya çalışıyor, gelemeyişine bir mazeret arıyordum zihnimde. Bir nedeni olmalıydı, değil mi? Bir gün önce söz verip gelmeyişine başka nasıl bir anlam yükleyebilirdim? Yoksa… İşte durmadan bunları düşündüm İsmail, durmadan.”

Fırat hiç gelmedi. Ne ertesi gün ne de ondan sonraki günler. Vedalaşamadık bile. Doyasıya sarılamadık.”

Rukiye, gözyaşları yanaklarından süzülürken başını iki yana salladı. “Kalbimim bir parçası hep onda kaldı. Tahmin edeceğin üzere, o günden sonra her Cumartesi, belki gelir umuduyla buraya gelmeye devam ettim. Yaz demeden, kış demeden, yağmur kar demeden geldim. Fırat ile geçirdiğimiz zamanları andım burada hep. Bana hem acı hem de huzur veren bu anılarımda yaşamak, onunla hayallerde yaşamak bile bana bir anlam katıyordu. Çünkü onun bende uyandırdığı duygularda, o saf aşkta huzur buldum.”

“Bu çay bahçesi, zamanla lokantaya dönüştü. Ama o iki masa, bizim aşkımızın sessiz tanığı olarak kaldı.”

“Sana bu kadar süre gelmeyişinin sebebini de anlatayım İsmail. O kaçış sabahının ertesi günü, yani Cumartesi gecesi, babamın şoförü geldi yanıma. Fırat’ı bulmuşlar. Onu, İstanbul’a giden bir trene bindirmişler. Babam, ona büyük bir miktar para ve yurtdışında okuma sözü vermiş. Tek şartı varmış: Bana asla geri dönmeyecek, nerede olduğunu asla söylemeyecek.

“Fırat, bana olan sevgisi yüzünden o parayı kabul etmiş. O, bana olan aşkının önünde duran yoksulluğun, beni ileride mutsuz edeceğinden korkmuştu. Belki de beni o lüks hayattan koparmaya cesaret edememişti. Bunu, yıllar sonra, babam ölüm döşeğindeyken itiraf ettiğinde öğrendim. Babam, Fırat’ın ‘Beni Rukiye’nin hayatından çıkarın ki, o mutlu olsun,’ dediğini söyledi.”

Babama olan bütün saygımı o anda kaybettim. Kendi parasıyla benim aşkımı satın almıştı. Fırat’ın ihanetine değil, babamın alçakgönüllü fedakârlığına daha çok üzülmüştüm. O parayla hem hayatını kurtarmış hem de benden vazgeçerek beni korumuştu. Bu yüzden, Fırat’ı ne aradım ne de bulmaya çalıştım. Onu suçlayamadım. O benim için, babamın bile satın alamadığı o onurlu, meteliksiz delikanlı olarak kaldı.

Rukiye Abla’nın mendiliyle gözlerini kurulaması bitti. O anlattıkça, zamanın durduğu, sadece denizin sesi ve Rukiye’nin sessiz iç çekişlerinin duyulduğu o anlarda, benim de kalbim sarsılmıştı. Bir ömür sevdiğini bekleyen, lüks hayatının içinde manevi olarak yoksul kalmış bu kadın için inanılmaz şekilde üzülmüştüm.

“Biliyor musun İsmail,” dedi. “Hala onun anılarıyla yaşıyorum. Ve belki de bir gün geri döner diye umut ediyorum. Artık şart değil. Çünkü dönmese de, onun varlığına sadık olmaya devam edeceğim. O olmasa da, bilmese de, onu sevmeye devam edeceğim ben.

Gülümsedi. Yaşlı yüzü aydınlandı. Sanki 30 yıl önceki o genç kız, o masmavi gözlerde bir anlığına belirmişti.

“Hadi İsmail, kalk. Bulaşıkların seni bekliyor.”

Kalktım. Masadan ayrılırken, arkamdan o tek ve unutulmaz cümle geldi.

Aşk, bazen bir kavuşma değil, bir ömür boyu süren, kimsenin bilmediği, Cumartesi bekleyişidir.