Gerçeği Saklayan Sessizlik ve Çocukları Hayatta Tutan O Beyaz Yalan

Kasabanın o tek ortaokulu, rüzgarın hiç eksik olmadığı bir tepenin yamacındaydı. Okulun tek bir öğretmeni vardı ve kasaba halkı için o, sadece bir öğretmen değil, çocuklarının kaderini ellerinde tutan bir emanetçiydi. Babalar kahvede onun adını saygıyla anar, anneler çocuklarının çantasına koydukları tek zeytini “Öğretmeninin sözünden çıkma” tembihiyle sarmalardı. Çünkü öğretmen konuştuğunda, o hırçın çocuklar sakinleşir, evlerin içindeki o bitmek bilmeyen geçim derdi çocukların zihninden silinirdi.

Sınıfın duvarları öğretmenin kendi elleriyle hazırladığı pankartlarla doluydu. “Eşitlik”, “Adalet”, “Her Çocuk Bir Fırsattır”. Renkli kartonlara yazılmış bu kelimeler, her sabah güneşin ilk ışıklarıyla parlardı. Ancak öğretmen, sınıfa girip o sıralara baktığında gerçeğin rengini çok net görürdü.

Arka sıradaki Ali’nin sabah kahvaltısı etmeden geldiğini, cebinde silgisi bile olmayan Fatma’nın evinde ders çalışacak bir masasının bile bulunmadığını bilirdi. Bazı çocukların evinde tek bir kitap yoktu; bazılarının ise başlarını sokacak kendine ait bir odası. Hepsi aynı merkezi sınava girecek, aynı soruları yanıtlayacaktı ama öğretmen biliyordu ki, hiçbiri hayata aynı çizgiden başlamamıştı. Bu haksızlık, öğretmen odasında içtiği o soğuk çay gibi midesine otururdu.

Bir gün dersin ortasında, sınıfın en arkasında oturan, hayalleri boyundan büyük bir çocuk elini kaldırdı. “Hocam,” dedi, sesi o küçük sınıfta yankılandı. “Biz de şehirdeki o çocuklar gibi olabilir miyiz? Onların ulaştığı yerlere varabilir miyiz?”

Öğretmen durdu. Tebeşir parmaklarının arasında kırıldı. Cevabı biliyordu. Dünyanın adaletsiz düzenini, imkanların nasıl sadece belirli kapıları açtığını, bu çocukların önündeki engellerin bir dağ gibi biriktiğini biliyordu. Eğer doğruyu söylerse, o çocuğun hayalleri o saniye sönecek, defteri kapatıp bir daha açmayacaktı.

“Olabilirsiniz,” dedi öğretmen, sesindeki titremeyi gizleyerek. “Sadece umudunuzu kaybetmeyin. Çalışırsanız her şey mümkün.”

O gün o çocuk, sırasında her zamankinden daha dik oturdu. Defterini daha sıkı tuttu, kalemine daha sert sarıldı. Öğretmen ise o akşam eve gittiğinde, saatlerce hazırladığı ders planını yırtıp attı. Kendine şu soruyu sordu: “Görevim onlara sadece katı gerçekleri öğretmek mi, yoksa bu bataklıkta hayatta kalmalarını sağlamak mı?”

Yıllar birbirini kovaladı. Kasabanın çocuklarının çoğu, öğretmenin o gün verdiği “sözü” gerçekleştiremedi. Kimi tarlaya döndü, kimi erkenden hayata atıldı. Ama kimse öğretmene kızmadı. Çünkü o, adaletsizliği görmezden gelerek değil, o çocukların yüzüne her baktığında gerçeğin ağırlığı altında sessizce ezilerek onları sevmişti. Onların başını okşarken, aslında o sessiz fedakarlığın bedelini ödüyordu.

Emeklilik günü gelip çattığında, okul müdürü odasında ona bir çay ikram etti. “Pişman mısın hocam?” diye sordu müdür. “Bunca yıl hep pembe bir tablo çizdin onlara.”

Öğretmen, camın dışındaki kurumuş ağaca baktı. “Gerçeği bilip susmak zordu,” dedi kısık bir sesle. “Ama gerçeği söyleyip hepsinin kanatlarını daha uçmadan kırmak, hepsini yarı yolda bırakmak… İşte o çok daha ağır olurdu.”

Okulun duvarlarındaki o pankartlar hala duruyor. Kelimeler zamanla solmuş olsa da silinmemiş. Ama öğretmenin masasının en alt çekmecesindeki tozlu bir klasörün içinde, hiçbir zaman duvara asılmamış bir not duruyor:

“Eğitim her zaman gerçeği söylemek değildir; bazen çocukları hayatta tutmak için gerçeği yüreğinde saklamaktır.”