Hiç düşündünüz mü? En yakınınızdaki, sizi büyüten, şefkatle sarılan insanlar birer yabancıysa; ya da bir ailenin tüm geçmişi yıllar önce söylenmiş tek bir yalanın üzerine kuruluysa? Leyla, eski aile köşkünü boşaltırken tavan arasındaki tozlu bir sandığın dibinde mühürlü siyah bir defter bulduğunda, sadece anıları değil, geçmişin kilitli kapılarını da araladığını henüz bilmiyordu. Kapağı açtığı an kan donduran gerçekle yüzleşti: “Anneannesi” sandığı kadın bambaşka biriydi. Gerçek Nermin ise 1958’de fırtınalı bir gecede soğuk sulara gömülmüştü.

Bugün bir günlüğün gösterdiği çalıntı bir hayatın, yasak bir aşkın ve kuşaklar boyu süren suskunluk yeminin peşinden gidiyoruz. Hazırsanız arkanıza yaslanın: saklı defter açılıyor ve gerçekler sandığınızdan çok daha karanlık. Eski köşkün demir kapısı hüzünlü bir gıcırtıyla açılırken, gri gökyüzü ve rüzgârda savrulan yapraklar sanki bu eve saygı duruşunda bulunuyordu. Nermin Hanım’ın otoriter, mağrur yokluğu her köşeye sinmişti. Holdeki dev aynanın üzerindeki beyaz örtü zamanı donduruyor, mekânı bir anıta çeviriyordu. Merdivenlerdeki tanıdık iniltiler çocukluğa bir kapı aralarken Leyla, anneannesinin “yasaklı” tavan arasına—kuralları koyanın artık sonsuz uykuda olduğu—yükseldi.

Soluk ışıkta asılı tozlar, mahzun sandıklar ve ceviz oyma işçilikli bir sandık… Leyla’nın parmaklarına takılan kadife sarılı dikdörtgen: siyah deri kaplı, kenarları aşınmış, kalın bir defter. Üzerinde isim yok, tarih yok; sadece derinin yorgunluğu. İlk sayfalar boş; sonra 12 Nisan 1958. El yazısı anneanneminkine benzemiyor: eğik, savruk, telaşlı. İlk cümle: “Bugün ilk kez aynada gördüğüm sureti tanıyamadım.” Ardından: “Herkes beni Nermin sanıyor. Oysa Nermin o derin maviliklerin sessizliğinde sonsuz uykusuna daldı. Bense onun hayatını ödünç alan kişiyim.” Defter zemine çarparken Leyla’nın içindeki fırtına büyüyor: O otoriter kadın, o kuralcı Nermin… Peki anneannesi kim?

Leyla devam eder: “Dün gece Kenan geldi, ‘Nermin, ne kadar değiştin?’ dedi. Soğuk mesafeli Nermin gülümsemesini taklit ettim, işe yaradı.” Dedesi Kenan bir şeyler hissetmiş ama anlamamış mıydı? Her şey birden yabancılaşıyor; defter kalbe bastırılırken bir karar bekliyor: Okumak mı, sonsuza dek kapatmak mı? Ve Leyla defteri sonuna kadar okumaya, gerçek ne kadar ağır olursa olsun bilinmezliği kırmaya karar veriyor.

Sayfalar 1958 baharında açılıyor: Nermin ısrarla “tekneyle açılacağız” derken, besleme kız Süheyla—evin süt kardeşi, dert ortağı—peşinden gidiyor. Fırtına patlıyor, küçük ahşap tekne savruluyor. Güçlü Nermin bir anda ürkek bir çocuğa dönüyor; “Beni bırakma, Süheyla!”—bilinmeyen gerçek ad. Tekne devriliyor; su buz gibi bir örtü. Nermin’in kırmızı şalı dalgalar arasında kaybolup beliriyor; parmaklar değiyor, sonra büyük bir dalga geliyor; Nermin sonsuzluğa süzülüyor. Süheyla, bir tahta parçasına tutunup kıyıya vuruyor.

Hastanede, başucunda Recai Bey: “Şükürler olsun Nermin, kızıma!” Süheyla konuşmak istiyor; “Ben Nermin değilim,” diyemiyor. Üzerinde Nermin’in kabanı, boynunda kolyesi; deniz suyu ve korku yüzünü tanınmaz kılıyor. Bir baba yıkımıyla gerçeği reddediyor; ilk susan Recai Bey oluyor. Süheyla da susuyor; o suskunluk hayatının en büyük yüküne dönüşüyor. Cenazede “Süheyla 20 yaşında denizde kayboldu.” Mezar taşındaki boş tabut, toprağa verilen geçmiş… “O gün Süheyla ile vedalaştım, Nermin’in yüzünü takındım. O günden sonra ağlamadım. Çünkü Nermin ağlamazdı.”

Leyla defteri kapatıp salona yürürken vitrinlerdeki gümüşler, kristaller “ödünç” gibi gelir. Şömine üzerindeki düğün fotoğrafta, gelinliğin parıltısı ve “soylu duruş” aslında sırrın ağırlığıdır. Göz, yakut taşlı antika madalyona takılır: defterdeki “boynumda onun kolyesi vardı” ifadesi. Yatak odasındaki gizli kasadan ahşap kutu çıkar; madalyon açılır—fotoğraflar yoktur ama metal içine kazınmış ince yazı: “Süheyla’ya, ebedi dostuma, Nermin 1957.” Bu kolye Nermin’in değil, Nermin’den Süheyla’ya bir armağan. Demek ki teknede boynunda olan “onun” kolyesi değil, Süheyla’nın kendi kolyesi—insanlar gördüklerine inanıp kimliği karıştırmışlardır.

Tam o anda kapı güm güm vurulur. “Leyla Hanım!” Tok, yabancı bir erkek sesi—ısrarcı, tekinsiz. “Siyah deri defteri arıyorum.” Leyla yalan söyler: “Ne defteri?” Adam fısıldar: “O defterde benim de hikâyem var. Süheyla’ya selam söyleyin.” Leyla kapıyı kapatıp kilitler; nefesini toparlar ve deftere döner.

1960’lara geçer: Süheyla “Nermin” olarak kasabada değişim yaratır—yardım dernekleri, çocuklar, sevgi. “Melek oldu” derler; melek olan maskenin altındaki vicdanlı Süheyla’dır. Bir sonraki sayfa üç kelimeyle titreşir: “Bugün Kenan öğrendi.” Hamilelik, akşam yemeği, masaya bırakılan bardak; Kenan gözlerinin içine bakar: “Süheyla.” İlk günden beri biliyordur: “Nermin sudan korkardı, sen denizi seviyorsun. Nermin notaları ezerdi, sen okşuyorsun. Ve en önemlisi: Nermin beni sevmedi, ama sen seviyorsun.” Kenan sırrı taşımayı seçer: “Bu bebeğin, bu evin, bu hayatın hatırına Nermin olarak kalacaksın. Ama benim için hep Süheyla olacaksın.”

1965’te ton değişir: “Biri biliyor.” Manolya altında bırakılan isimsiz mektuplar: “Sular çekilince gerçekler kıyıya vurur.” Sus payı istenir; kenarda biri evin içinde nefesi dinlemektedir. Kenan “hallettiğini” söyler ama gözleri endişelidir. Bir gece çalışma odasında tartışma yükselir; tok bir ses, bir patlama… Kenan elinde dumanı tüten demirle durur; pencere açıktır; “Gitti.” Yerde koyu lekeler—biri vurulmuştur. Halı yok edilir; “Kimse sana zarar veremez,” der Kenan. O günden sonra Kenan uykusuz, gölgelerle konuşan bir adama dönüşür.

Defterde bir kroki: kütüphane ve bir kitap—Dostoyevski, “Suç ve Ceza.” Kitap oyulmuş, içinde sarı bir zarf: “Gerçek Nermin’in mirası.” Zarfın içinden tapu senedi ve bir fotoğraf çıkar: Nermin, Süheyla ve genç bir adam. Adamın yüzü kapıdaki hırpani adamın babasına benzer: Yusuf. Tapu, kasaba dışındaki araziyi Yusuf Demir’e devretmektedir; tarih o tartışmadan bir hafta sonrası. Kenan ve Süheyla, Yusuf’u susturmak için toprak vermişlerdir. Ama yetmemiştir; şimdi oğlu daha fazlasını istemektedir.

Telefon çalar—annesi Zerrin. “Eşyaları topladın mı, tatlım?” Leyla “Bir defter, bir fotoğraf,” der. Annenin sesi buz gibi soğur: “O defteri kimseye gösterme. Sakın kapıyı açma. Geliyorum.” Demek anne de biliyordur.

Vedat—kapıdaki adam—bahçe kapısında beklerken annenin arabası içeri girer. Zerrin, denetçinin şüpheciliğiyle Leyla’yı süzer: “Defter nerede?” Leyla “Süheyla’nın hikâyesini okudum,” der; “Senin sandığın annen kimdiğini.” Anne: “Onlar beni büyüttü, bana hayat verdi.” Leyla: “Yalan bir hayat. Sen Süheyla’nın kızısın, Nermin’in değil.” Anne elini kaldırır ama vurmaz; fısıldar: “Yerin kulağı var. Dışarıdaki adamı gördün mü?” Leyla: “Yusuf’un oğlu mu?” Anne: “Vedat yıllardır sıkıştırıyor; sus payı aldı ama yetmiyor; defteri istiyor. Çünkü o defterde Kenan’ın Yusuf’la yaşadığı gecenin değil, başka bir şeyin izi var.” Tam o sırada salonun büyük camı kırılır; yağmur ve rüzgâr içeri doluşur. Vedat camdan girer: “O defteri ver. Babamın hakkını alacağım.” Zerrin dik durur: “Evimden çık.” Vedat: “Bu ev sizin değil. O defterde yazıyor değil mi Nermin’in nasıl gittiği?” Leyla donakalır—“Nermin boğulmamış mıydı?” Vedat ileri atılır: “Süheyla teknenin altındaki tapayı gevşetti. Babam biliyordu. Susturdular. Bu kaza değil, plan.” Leyla’nın dünyası başına yıkılır: anneanne merhametli Süheyla bir son mu hazırlamıştı?

Vedat uzanır: “Defteri ver.” Zerrin ağır vazoyu fırlatır; Leyla defteri alıp kütüphaneye kaçar, kapıyı kilitler. Bir gölge gibi yüklü geçmiş içeri yürürken, halının altında bir boşluk hissi: dedenin gizli bölmesi. Kapak açılır; örümcek ağlı merdivenler temele iner. Kapı üstte çatırdarken Leyla defterle karanlığa sığınır. Orada başka bir nefes—hırıltılı, yorgun. Telefon ışığında, köşede grileşmiş gözlü yaşlı bir adam belirir: “Söndür şunu.” Leyla fısıldar: “Yusuf musun?” Adam yorgun başını eğer: “Unutulanlar konuşmaz sanırdım. Süheyla’nın kanını taşıyorsan hayaletlerle konuşmaya alışıksındır.”

Yusuf anlatır: Kenan tetiği çekmiştir ama yok etmek için değil durdurmak için. “Bir anlaşma yaptık: ben gitmiş gibi yapacaktım, o da oğlum Vedat’a uzaktan göz kulak olacaktı.” Vedat şimdi hakkını değil, vicdan yükünü fırsata çevirmektedir. “O günün sayfasını oku,” der Yusuf. Leyla 15 Mayıs 1958’i bulur: “Denize açılmadan önce su tapasını gevşettim. O gitmesini istedim. O benim Yusuf’umu elimden almıştı. Planım teknenin batması, benim yüzerek kıyıya varmamdı. Ama su yükselince Nermin’in çaresizliğini gördüğüm an öfkem söndü. Karşımda rakibimi değil, çocukluğumu gördüm. ‘Nermin, su doluyor, atla!’ dedim. Nermin, ‘Bırak batsın Süheyla,’ dedi. ‘Sen güçlü ol, benim yerime yaşa.’ Elimi uzattığımda geriye bıraktı kendini.”

Nermin vazgeçmiş, Süheyla kazayı hazırlamış ama sonra pişman olmuştur. İkisi de yük taşır: biri sebep olduğu için, diğeri kalmayı reddettiği için. Süheyla Nermin’in son arzusunu yerine getirip onun hayatını yaşamış; bu hayat ona ağır gelmiştir. Yusuf ise tünellerde “yaşayan vicdan” olarak kalmıştır.

Yukarıdaki kapak büyük bir gürültüyle açılır: “Oradasın, Leyla!” Vedat içeri girmek üzeredir. Yusuf Leyla’yı deniz tarafındaki eski kayıkhaneye açılan çıkışa yönlendirir; “Git, o defteri koru. O, Süheyla’nın tek mirası.” Leyla koşarken Vedat’ın ayak sesleri ve Yusuf’un “Dur Vedat, ben babanın,” deyişi yankılanır; bir itiş kakış, yere düşen bedenin tok sesi… Tünelin sonu aydınlanır; denizin tuzu, yosun kokusu; fırtınanın en şiddetli anında terk edilmiş kayıkhane. Leyla iskele ucunda; siyah köpüklü sular, iki kadının kaderini değiştiren su. Vedat tünelin ağzında belirir: “Defteri ver; belki gitmene izin veririm.” Kaçacak yer yok; eski motorlu sandal bağlı. Leyla sandala atlar, ipi çözer; Vedat demir parçayı kaldırır…

Bir patlama sesi kayıkhanenin karanlığını yırtar. Vedat donakalır, omzunu tutar; demir parça suya düşer. Karanlıktan titreyen elleri, solgun yüzüyle bir kadın çıkar: Zerrin. “Kızıma yaklaşma,” der—Karadeniz kadar soğuk bir sesle. Vedat sendeleyip iskeleden düşer; dalgalar onu alır, yüzeye dönmez. Fırtına dinmemiş olsa da dünya bir an sessizleşir. Leyla sandaldan iskeleye geçer; annesinin elindeki dumanı tüten, dedenden kalma ağırlığı alır. Zerrin: “Ona engel oldum. Tıpkı Kenan gibi. Tarih tekerrür etti… Biz geçmişin esiriyiz.” Leyla: “Hayır, biz yarına kalanlarız.”

Dumanlı demir denize fırlatılır; su “sır”ı yutar. Şimdi bir karar: yetkililere her şeyi anlatmak mı yoksa susmak mı? Leyla: “Tünelde Yusuf var. Vedat onunla tartıştı; biz sadece kendimizi savunduk.” Zerrin: “Kim inanır? Manşetleri görüyorum: Soylu Nermin Hanım’ın kızı ve torunu, eski tanıdık ve oğlu…” Leyla deftere bakar: “Bu defter bitmedi; bir sayfa daha var.” Arka kapağın içindeki katlı kâğıt açılır; başlık: “Zerrin’e ve onun kanından gelenlere.” Satırlar Leyla’nın nefesini keser:

“Zerrin kızım, sen Kenan’ın kızı sanarak büyüdün. Kenan seni evladı gibi sevdi. Ama damarlarındaki kan o ailenin değil; sen benim ve Yusuf’un kızısın. O tekne olayından önce yaşananlar bir hataydı belki, ama sen o hatanın masum meyvesiydin. Kenan bunu biliyordu. Çocuğu olmuyordu; soyadını devam ettirecek evlada ihtiyacı vardı. Karnımdaki seni kabul etti. Bu yüzden Yusuf’u tamamen hayatından çıkarmadı; uzaklaştırdı. Çünkü Yusuf senin öz babandı. Beni aldattığı için onu hiç affetmedim, ama kaderden kaçamadım.”

Leyla başını kaldırır; annesi boş gözlerle denizi izler. Az önce sulara karışan Vedat—annesi Zerrin’in üvey kardeşidir. Zerrin, öz babası Yusuf’u “korumak” isterken kardeşinin sonunu hazırlamıştır. Annenin bu gerçeği bilmesi onu yaşatmaz; ruhunu bitirir. “Ne yazıyor?” diye sorar anne, cılız bir umutla. Leyla o sayfayı yırtar; gözlerinin içine bakarak “Seni çok sevmiş,” der. “Zerrin benim en kıymetli hazinemdir; onu korumak için her şeyi yaptım.” Zerrin’in yüzüne hafif bir rahatlama yerleşir; bir damla yaş süzülür.

Yırtık sayfa ve defter, kayıkhanenin köşesindeki paslı tenekede ateşe verilir. Kuru kâğıtlar, Süheyla’nın itirafları, Nermin’in vedası, Yusuf’un sessiz aşkı ve Leyla’nın öğrendiği ağır sır siyah küle döner. Turuncu alev ışığında iki kadın, sessiz bir yeminin gölgesinde birbirine bağlanır.

Ertesi sabah sirenler: gelenlere “Vedat izinsiz girdi, tünelde babasıyla tartıştı; kaçarken fırtınada iskeleden düştü,” anlatılır. Tünelde Yusuf’un bedeni, Vedat’ın izleri, kırılan camlar—hikâye tutarlıdır. Amir tüneli ve Yusuf’u görünce şapkasını çıkarır: “Yıllardır burnunuzun dibinde yaşıyormuş.” “Bazı hikâyeler gölgede kalmayı sever,” der Leyla.

Aylar sonra köşk satılır; restore edilip otele dönüşecektir. Zerrin daha sessiz, daha içe kapanık olur ama nefes alır. Leyla, yeni evinin çalışma odasında, temiz bir defterin başında kalemi eline alır. Kimse onun kim olduğunu, ne taşıdığını bilmez. “Hayat bazen sevdiklerini korumak için söylenen yalanlardan ibarettir,” diye düşünür. İlk sayfaya tarih: 26 Kasım 2025. İlk cümle: “Bugün ilk kez annemin gözlerine bakarken ona söylediğim yalanın ağırlığını hissetmedim. Çünkü artık biliyorum ki sevgi bazen gerçeği söylemek değil, gerçeği saklamaktır.” Leyla—Süheyla’nın torunu, Yusuf’un torunu—bu sırrın yeni muhafızıdır. Defteri kilitler, anahtarını “Süheyla” yazılı yakut madalyonun içine saklar. Geçmiş gömülmüştür; tohumları Leyla’nın içinde yaşamaya devam edecektir.

Bu hikâye, bir tavan arasındaki siyah defterle başlayan bir yüzleşmenin, iki kadının iç içe geçmiş yazgısının ve bir ailenin kimliğinin nasıl devredildiğini gösteriyor. Nermin’in vazgeçişi, Süheyla’nın pişmanlığı ve Kenan’ın sessiz koruyuşu; Yusuf’un gölgelerde sürdürdüğü varlığı ve Vedat’ın öfkesinin trajik sonu… Hepsi, “gerçek” ile “yaşanabilir gerçek” arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu fısıldıyor.

– Defter, bir vicdan muhasebesi ve bir vasiyet olarak hayatı yeniden yazdı.
– Kolyedeki kazı, kimliğin asıl sahibini işaret etti.
– Gizli tünel, unutulanların evi ve kalanların sığınağı oldu.
– Son sayfa, bir soy bağını ve bir seçimi—korumak mı, açıklamak mı—Leyla’nın kollarına bıraktı.

Leyla, “sevgi bazen gerçeği saklamaktır” diyerek, annesini yıkacak hakikati gömdü; ama hakikatin tohumlarını kendi içinde sakladı. Madalyonun içine gizlenen anahtar, artık geçmişin değil, geleceğin kapısını koruyor. Çünkü bazen bir aile, yalanla değil; o yalanın ardındaki fedakârlıkla ayakta kalır. Ve bir defter yakılsa bile, ondan kalan ders—saygı, merhamet ve suskunluğun bedeli—yeni muhafızın kalbinde yaşamaya devam eder.