1993’ün sert bir mart sabahında, Çanakkale’nin yorgun taş sokaklarında rüzgâr iliklere işleyen bir soğukla dolaşıyordu. Suzan, pencerenin önündeki iskemleye oturup gri gökyüzüne baktı; sanki kuşlar bile göç yolunu unutmuş, uçmaktan çekinir gibi asılı kalmıştı havada. On dokuzuna yeni girmişti ve kendi doğum gününü yine kimse hatırlamamıştı. Ev, sabah namazından beri bahçeye hazırlanan bir anne, gece geç gelmiş bir abi ve ezan kadar sessiz bir ablanın nefesleriyle doluydu. Suzan, pencerenin buğusunda, içindeki büyük boşluğa bir ad aramaya çalıştı. Babasını hiç hatırlamıyordu; sadece silik bir siyah-beyaz fotoğraf ve annesinin her gün biraz daha kararan gözlerinde saklı bir hikâye. Onu büyüten, yokluğun hayaletini susturan tek sesten ibaretti anne; ama artık annesinin bakışında yalnız sabır değil, kaygıyla karışık bir beklenti de vardı. “Sana dün biri daha talip oldu,” dedi annesi, omzuna çuval alırken. Suzan’ın sesi ne öfke taşıdı ne umut: “Yine mi?” Anne devam etti: Onu okula gönderememişlerdi, bir meslek edindirememişlerdi. Elde avuçta bir tek Suzan vardı; abinin kurtulması için ne varsa yapılmış, abla evin yükünü omuzlamıştı. Suzan’ın kaderi ise “incecikti.” Anne korkuyordu, yanlış ellere verirse başını yastığa koyamayacağını söylüyordu. Suzan “istemem” demedi; “severek evlenmek istiyorum” da demedi. Bu evde sözler göğe ulaşmadan yere düşerdi; o bunu çoktan öğrenmişti.

O gün annesi bahçeye gitti, akşam döndüğünde yüzünde derin bir kararsızlık vardı. “Bugün bana bir kadın geldi,” dedi. “Sana talip bir aile varmış. Namuslu, zengin insanlar… ama bir sorun var: Adam senden on beş yaş büyük.” Ablası, genç kız aramaz, hizmetçi ararlar diyerek içini döktü. Anne başını eğerek bir başka gerçeği ekledi: “Bu seferkiler farklı, kızımı İngiltere’ye götüreceklermiş. Orada düzenleri kuruluymuş, gelin diye alacaklarmış. Hizmetçi değil… Bu bir şans, belki kurtuluş.” Suzan gözlerini kapattı; içinden fırtınalar geçti ama dudaklarından yalnızca “Siz ne derseniz,” fısıltısı döküldü. Kırık kanatlı kuş uçamadı; rüzgârı olmayan bir kuş gibi, yuvadan atılmayı bekledi yalnızca.

Çok geçmeden nişan yapıldı; kutlama yoktu. Çünkü Suzan’ın gözlerinin içine bakınca kutlanacak bir şey görünmüyordu. Birkaç ay sonra düğün de sessizce edildi: kiralık gelinlik, ikinci el duvak, davul zurna olmadan, sadece takılar… Bu kasabada kızlar ya ağlayarak ya susarak evlendirilirdi; Suzan sustu. Uğurlama günü annesi elini uzattı. “Hakkını helal et, anne,” dedi Suzan. Annesi titrek bir baş hareketiyle “Helal olsun kızım, sen de hakkını helal et. Ne olursa olsun, altınlarını elinde tut,” dedi. Suzan’ın gözlerinden yaş akmadı; ağlayacak yeri kalmamıştı. Hayatının kendi hayatı olmadığına çoktan ikna olmuştu. Bavuluna birkaç kıyafet, çokça korku ve bir ömürlük suskunluk koydu.

Uçağa bindiklerinde yanındaki adam artık kocasıydı. Pek konuşmadı; yalnızca “Bundan sonra her şey güzel olacak, merak etme,” dedi. Suzan başını salladı; içinden bir ses “Hiçbir şey güzel olmayacak,” diyordu. O sesin ne kadar doğru olduğunu yıllar sonra anlayacaktı. İngiltere’ye varınca ilk hissettiği, havanın soğuğu değil insanların gözlerindeki uzaklıktı. Düğünden sonra başka bir ülkenin bambaşka sokaklarına savrulmuştu. İngilizce bilmiyordu; gümrükte kocasının hareketlerini izleyip bekledi. Adam işleri halletti, Suzan’ı elinden tutup havaalanından çıkardı.

Şehrin dışında, bir barın üstündeki daireye yerleştiler. Suzan ilk gün evi tanımaya çalıştı: perdelerin şekli bile ürkütücüydü; mutfak elektronik eşyalarla doluydu ama hangisi ne işe yarardı, bilmiyordu. Kocası bara indi, işleri toparlamaya başladı. Birkaç saat sonra eline bir poşet bırakıp “Bunlarla idare et,” dedi: birkaç konserve, ekmek ve hazır yiyecekler. Suzan, bu hayatta bir kadının ne kadar yalnız kalabileceğini o an daha derinden anladı. Yanında ne annesi vardı ne ablası; bu evde konuşacak tek kişi kocasıydı ama o da konuşmaktan hoşlanmıyordu.

Günler geçtikçe Suzan temizlik yaptı, yemek hazırladı, pencere önünde bekledi. Adam geç saatlerde dönüyor, bazen yorgun olduğunu söyleyip doğrudan yatıyordu. İki ay sonra, işleri toparlayamadığını, borçlarını ödeyemediğini söyledi; bar kapanmak üzereydi. Suzan telaşlandı, ama tepki veremedi. Bir akşam adam düğünde takılan altınları sordu. Suzan annesinin “Ne olursa olsun, altınlarını elinde tut,” sözünü hatırladı. Ama adam karşısında yorgun ve perişan görünüyordu. “Yeni bir düzen kurmamız gerek; Almanya’ya taşınıyoruz,” dedi. Suzan’ın eli ayağına dolaştı; İngiltere’ye alışamamışken şimdi Almanya mı? Yine de bir şey diyemedi; altınlarını kutusuyla birlikte adama verdi. Adam gülümsedi: “Sen gerçekten iyi bir kadınsın.” Suzan o an bu sözün içinin boş olduğunu bilmeden o gülümsemeye tutunmak istedi. Yeni ülke, yeni dil, yeni bir yalnızlık…

Almanya’da küçük bir ev kiraladılar. Adam sabah erkenden çıkıyor, akşama kadar dönmüyordu. Suzan pencereden şehri izliyor, insanların gülüşlerinin anlamını çözmeye çalışıyordu. Kendi gülüşünün kaybolduğunu ilk defa orada fark etti. Bir ay sonra adam küçük bir dükkân kiraladığını, Türkiye’den mal getirip satacağını söyledi. Suzan yalnızca başını salladı. Adamın cebindeki tüm sermaye Suzan’ın altınlarıydı. Ne bir teşekkür gördü, ne fikri soruldu. Evde korkuyla boğuştu; yabancı tabelalara bile bakarken gözleri doluyor, sokağın başındaki markete gidebilmek için saatlerce hazırlanıyordu. Kocası bu hâlini görmezden geliyordu; çünkü onun hayatı artık Suzan’ın dışında dönmeye başlamıştı: yeni müşteriler, yeni ticaret ilişkileri, yeni kadınlar. Suzan bunların hiçbirini bilmiyordu; o hâlâ mutfağın köşesine dizdiği tencerelerle uğraşıyor, kocasının sevdiği yemekleri pişirmeye çalışıyordu. Elini yaksa da ses çıkarmıyor, gün boyu cam silse de ondan bir takdir bakışı bekliyordu.

Bir gece adam iş için başka bir şehre gideceğini söyledi. Suzan valizini hazırladı, sevdiği yemeklerden koydu. Kapıdan çıkarken adam durdu: “Senin gibi biriyle evlendiğim için şanslıyım,” dedi. Suzan o gece gözlerine uyku girmedi; yalnızlık yeniden çöktü. Pencereden dışarı bakıp kendi kendine fısıldadı: “Gerçekten şanslı mısın, yoksa sadece sustuğum için mi böyle?” Ertesi sabah yine erken kalktı, yemekleri sırayla cam kaplara koyup kapaklarını dikkatle kapattı. İçten içe huzursuzdu ama belli etmedi. Adam geldi, valizi aldı. “Bir hafta sonra dönerim,” dedi. Suzan başını sallayıp kapıya kadar uğurladı.

Günler birbirine benziyordu. Ama bu sefer bir şey farklıydı. Cam kaplardan birini kaldırdığında kapağın altına sıkıştırılmış bir şey hissetti. Açıp baktı: bir fotoğraf. Kocası ve başka bir kadın, ev ortamında yan yana gülümseyerek poz vermişlerdi. Suzan dondu kaldı; boğazına koca bir düğüm oturdu. O fotoğraf her şeyi değiştirdi.

Birkaç gün sonra kocasını takip etmeye karar verdi. Yine yemekler hazırlandı, valiz hazırlandı. Adam evden çıkar çıkmaz Suzan da çantasını alıp peşine düştü. Adam iki sokak ötedeki bir apartmana girdi. Kapı kapanmak üzereyken Suzan hızla içeri sızdı, adamın çıktığı kata tırmandı. 3 numaralı dairenin kapısı kapanıyordu; yetişemedi ama numarayı aklına kazıdı. Bir hafta sonra kocası eve döndüğünde Suzan, onun anahtarlığını inceledi; diğerlerinden farklı bir anahtar vardı. Kocası işe gider gitmez anahtarı alıp o apartmana gitti. 3 numaralı daireye anahtarla girdi. İçeride kimse yoktu; salon lüks bir otel gibiydi, yatak odasında bir kadın kokusu… Gardırobu açtı: tanımadığı elbiseler sıralıydı. Suzan’ın gözlerinde biriken yılların sessizliği bir anda avaz avaz bağırdı. Öfkeyle evi dağıttı; vazolardan koltuklara ne bulduysa yere fırlattı. Ses salonda yankılanırken durmadı. Bir makas buldu, elbiseleri teker teker kesti. Sanki kumaşı değil, yok sayılmış yıllarını, ezilip susturulmuş hayatını parçalıyor gibiydi.

Kendi evine döndüğünde ne yapacağını bilemedi. Yalnızdı; üstelik suçsuzdu. Kocasının sevgilisi, dairesine dönüp darmadağın manzarayı görünce şaşırmadı; çünkü bu onun planıydı. Fotoğrafla başlayan oyun, Suzan’ı saf dışı bırakmak içindi ve plan işliyordu. Telefonu açıp adamı aradı, sinirli bir sesle “Gelip şu rezaleti görmen gerekiyor, o kadın evi mahvetmiş,” dedi. Adam öfkeyle geldi; ne fotoğrafı, ne ihaneti, ne de haksızlıklarını düşündü. Karşısında masum bir kadın değil, kendi yüz karasına ayna tutan bir hakikat vardı. Bağırdı, hakaret etti, el kaldırdı. Suzan ne olduğunu anlamadan kendini kapının önünde buldu. Ne valizi vardı ne anahtarı. Soğuk ve yabancı sokaklarda bir başına kaldı.

O gece aklına gelen tek Türk’ün evine, Hanife ablanın kapısına gitti. Hanife abla onu görür görmez anladı; Suzan sessizce olanı biteni anlattı. Hanife abla ve kocası kararlı bir sesle Suzan’ın kocasını aradılar: “Ya bu kadına sahip çıkarsın ya da biz polise gideriz.” Adamın korktuğu buydu; mecburen Suzan’ı tekrar eve aldı. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Suzan artık o suskun, içine kapanık kadın değildi; ihanetin ve yok sayılmanın izleri yüzüne yerleşmişti. Ailesine bir şey söylemedi; utandığından değil, onları üzmemek için.

Sadakatsizlik, Suzan’ın yüreğine ağır bir taş gibi oturdu. Sonunda sessizce ellerini açtı; bir dua değil, bir beddua etti: “Allah’ım, rızkımı bu adamın elinden ayır. Tüm varlığını ondan al. Hakkımı öyle bir çıkar ki bana muhtaç kalsın. Öyle bir çıkar ki oturduğu sandalyeden kalkamasın; çünkü varlık onun yolunu şaşırttı.” Bu sözler yüreğinden kopup göğe karışan bir ağıt gibiydi.

Aylar geçti. Adam sanki hiçbir şey olmamış gibi umursamazlığını sürdürdü; “iş seyahati” diye Türkiye’ye gidiyor, Suzan’a ise evin dört duvarı kalıyordu. Suzan artık güvenmiyordu; haklıydı da. Onun altınlarıyla kurulan işin sefasını başkaları sürüyordu; adam sevgilisiyle tatil yaparken Suzan yalnızlığa gömülüyordu. Boşanmayı düşündü; memlekete dönüp insanların diline düşmekten çekindi. Aslında ailesi bir şey demezdi; ama insanların onları üzmesinden korkuyordu. Hem içi razı olmuyordu: Kendi altınlarıyla kurulan işin kaymağını başkalarına mı bırakacaktı?

Her gün beddua etti. Suzan beddua ettikçe adamın işleri kötüye gidiyor gibi görünüyordu; ama gerçek bambaşkaydı. Adam, sevgilisi için krediler çekmiş, ödenmeyen borçlar kabarmıştı. Metres, Suzan’ın yurdunu yıkmakla kalmıyor, onun sermayesiyle kurulan işin kaymağını da yiyordu. Adam, yüzsüzce işlerin kötü gidişinin sebebi olarak Suzan’ı suçluyordu; “İşlerin başında dursaydın zarar etmezdik,” diyordu. Oysa yıllarca Suzan’ı eve kapatan da, dil öğrenmesinin önünde engel olan da oydu. Suzan artık anlıyor ve biraz konuşabiliyordu ama dükkânın başında durmaya güveni yoktu; dış dünyadan uzun süre soyutlanmıştı, ürkek bir serçe gibi çaresizce kanat çırpıyordu.

Bir gün yağmur sonrası tüm depoyu sel bastı; ne kadar mal varsa kullanılamaz oldu. Adam yine Suzan’ı suçladı: “İşlerin başında dursaydın bu olmazdı.” Suzan’ın içinden “Benim altınlarımla kurduğun işe güvenerek metresine krediler çekmeseydin bunlar yaşanmazdı,” demek geldi; sustu. Bazen kadınlar sussa da gökler hesabını sorar. Adını karma koyun, beddua deyin; kadının hakkı kimsede kalmaz. Kadın ya yuva kurar ya da yıkar; Suzan’ın kocasının metri gibi yuva yıkan da olur, Suzan gibi direnen de. Depoyu su basmıştı ama zarar telafi edilebilirdi. Ne var ki adamın bildiği, başka kadınlara para yedirmekti; Suzan hâlâ hizmetçi gibi yemeklerini hazırlıyordu. Bilseydi, bir haftalık yemekleri eline vermezdi; ama merhametli ve masumdu… canı yanana kadar.

Adam, metresine çektiği kredileri ödeyemeyince iflas etti. Bankalar peşlerini bırakmıyordu. İşsizlik maaşı almaya karar verdi. Suzan’ın malını, mülkünü tüketmiş, yine de yüzünde pişmanlığın gölgesi yoktu. Suzan’ın sabrı tükendi. “Ne yap ne et, beni kursa yazdır. Ehliyet almak istiyorum,” dedi. Adam küçümsedi: “Senin ehliyet neyine? Yol bilmezsin, iz bilmezsin. Otur evinde.” Ama Suzan’ın sigortaları atmıştı; kendi başına kursa yazıldı. Önce araba sürmeyi, sonra şehri öğrendi. Şehirde attığı ilk turda gözyaşlarını tutamadı; meğer açık cezaevinde tutsakmış.

Hiç vakit kaybetmedi. Hanife ablanın yardımıyla gece bir lokantada bulaşıkçılık buldu; sonra ofislere temizliğe gitti. “Yurtdışında her şey kurala göredir” diyenlere inat, muhtaç olanın sömürüldüğü, gece herkes evinde ısınırken bazılarının çalışmak zorunda kaldığı bir gerçekliğin içine daldı. Suzan onlardan biriydi. Kocası eskisi gibi savuramaz oldu; eline geçen parayı Suzan’a vermeye başladı, çünkü evin yeni reisi Suzan’dı. Bedduasını hatırlıyor musunuz? Tam da dediği gibi; adamın çok bulup sapıttığı malı mülkü kalmamıştı. Olan yine Suzan’a olmuş gibi görünse de, o alın teriyle çalışıp borçları yavaş yavaş ödedi. Metres, para suyunu çekince ortadan kayboldu. Adam, sanki biraz kıymet bilir gibi oldu; ama Suzan akıllanmıştı, tedbirliydi.

Tam gizlice çalışarak hayatı döndürürken, tüm dünyayı saran virüs karanlığı çöktü. Sokağa çıkma yasaklarıyla Suzan artık gizlice çalışamıyordu. Tek gelir kocasının işsizlik maaşıydı; kira çıkınca geriye pek bir şey kalmıyordu. Market rafları yağmalanırken, onları ayakta tutan tek şey annelerinden kalan alışkanlıklardı: Suzan her yıl erişte keser, salçasını kendi yapar, kileri konserveyle doldururdu. Evin terasını küçük bir seraya çevirmişti; sevdiği bir sebzenin çekirdeğini peçeteye sarar, sonra kendi saksılarında filizlendirirdi. Domatesten patlıcana yetiştirebildiği her şeyi yetiştirirdi. Bilmeyen “stokçu” diyebilirdi ama pandemide “stok” dedikleri, onların can simidi oldu. Karantina gevşeyince Suzan geceleri yeniden işe döndü; borçları ödemeye devam etti. Kocası bu arada kendini alkole verdi; işsizlik maaşından fırsat buldukça içiyordu. Suzan ise gurbet ellerde yuvasını ayakta tutmaya çabalayan koca yürekli bir melekti.

Annesi, Suzan’ı bir “hizmetçi gelin” yapmaktan korkmuştu; kim bilebilirdi ki kızını gurbet elde bir köleliğe yolladığını? Suzan telefonda “Her şey yolunda,” dedi hep; iki yılda bir memlekete gidip annesi ve kardeşlerini ziyaret etti. Annesi bilseydi, bırakmazdı kızını. Suzan üzülmesinler diye sustu. Çileye alışmıştı; ama hiçbir insan bu kadar çile çekmemeliydi. Dünya acımasızdı; annesi, kızının çektiğini bilmeden öldü. Suzan haberi alınca başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu; ağlayamadı. Cenazeye gitti; yine kardeşlerine bir şey söylemedi.

Almanya’ya döndüğünde, bedduasının göğe yazdığı adres sanki okunmaya başlamıştı. Bir gün evin telefonu acı acı çaldı: Hastaneden arıyorlardı. Kocası, yolda yürürken yere düşmüş, ne olduğunu hatırlamıyordu. Doktorlar ense kısmında kötü huylu bir kitle tespit etmişti; yayılıyordu. Tanı: kanser. Suzan’ın bedduasını hatırlıyor musunuz? Artık başka sebep aramaya gerek yok gibiydi. Adam başta tedaviyi reddetti; ama ağrılar dayanılmaz hale geldi. Kemoterapiye başladı. Gün geçtikçe zayıfladı ve ağrıları için kullanılan morfinin dozu her kontrolde artırıldı. Suzan gündüzleri ona baktı, geceleri çalıştı. Bir noktadan sonra adam bebek gibiydi; tuvaletini bile yapamıyordu. Morfin bantlarıyla uyuşmuş bir sessizliğin içine gömüldü; gözlerini bir noktaya dikip saatlerce bakıyor, sanki bu dünyadan uzaklaşıyordu. Kemoterapinin fayda etmediğini Suzan da anladı; her kontrolde morfin artıyordu. Doktor “Ağrılar dayanılmaz olursa, bir sonraki kontrolü beklemeyin; daha önce artırdığım dozda artırın,” dedi.

Aylar geçti. Pandemi bitmek üzereyken adam virüs kaptı; hastaneye yatırıldı. Tedavisi hastanede sürdü. Bir öğleden sonra gözlerini bu dünyaya kapadı. Suzan, gurbet ellerde bir başına kaldı. Ne bir ev, ne birikim; adam ölmeden önce Suzan’a hiçbir şey bırakmamıştı. Suzan’ın altınları da metresle tüketilmişti. Ama masum bir kadının hakkı, acı bir biçimde, hak yiyenin elinden çıkmıştı. Suzan bedduasını uzun süre içinde tuttu, kimselere söylemedi; ta ki hikâyesini anlatana dek. Hâlâ Almanya’da yaşıyor; ismini değiştirerek anlatılan bu hikâyede onu “gurbetteki Suzan” diye bilin.

Suzan’ın yıllar süren sessizliği, bir fotoğrafın keskin yüzüyle yarıldı; ihanetin kanı kurumadan, kapı önüne konuldu. O an ettiği beddua göğe savrulup kaderin sayfalarına not düştü. Ardından gelen her şey—iflas, sel basan depo, kaçan metres, işsizlik, alkol, kanser, morfin bantları, boşluğa dikilen gözler—sanki o bedduanın yankısıydı. Bir kadının yüreğinden kopan ağıt, adamın dünyasını sönük bir köze çevirdi. Suzan ise küllerin içinden bir hayat çıkardı: direksiyon başında öğrenilen bir şehir, gece bulaşıklarında yoğrulan onur, konserve kavanozlarında saklanan direnç ve bir teras serasında filizlenen umut. Yıllar sonra, hastane koridorunda ağır kokan bir öğleden sonranın sessizliğinde, bedduanın son cümlesi yerine oturdu: “Varlık onun yolunu şaşırttı.” Adam sandalyeden kalkamaz oldu; Suzan ise kendi ayaklarıyla yürümeyi öğrendi.

Bugün Suzan hâlâ Almanya’da. Kötü değil; çünkü güçlü. Yarasını gizlemek için değil, kendi onurunu korumak için sustu; sonra konuşması gerektiğinde de çalışarak konuştu. Annesi, onun çektiğini bilmeden gitti; ama kızının direnci, nice kadına ışık olacak. Bu hikâyenin başında sorulan o eski soru, Suzan’ın hayatında ete kemiğe büründü: “Hiç canın yandığı için beddua ettin mi? Ettinse çıktı mı?” Bir kadının bedduası, boşluğa karışıp kaybolacak bir buhar değildir. Onu almayı göze alanın iki yakası kolay kolay bir araya gelmez.

O yüzden bir nasihat gibi dursun burada: Asla, ama asla bir kadının bedduasını almayın. Çünkü kadın, yuvayı ya kurar ya da yıkılırken bile ayakta tutar. Suzan kurdu, taşıdı, onardı; başına yıkılan enkazın içinden bile kendine bir yol açtı. Kimseden bir şey çalmadı; yalnızca kendinden verdi. Ve sonunda, hakkı, zalimin elinden acıyla çıktı. Gurbet ellerde, teneke kapların içinde biriktirdiği sabır, kavanoz kavanoz umut ve bir direksiyonun ardında öğrenilmiş özgürlükle, Suzan bugün ayakta.

Bir sonraki yaşanmış gerçek hikâyede buluşana dek, Suzan’a selam olsun: Güç sende, merhamet sende. Ve siz, bu hikâyede kendinizi bulduysanız, unutmayın: Hiçbir kadın mutsuz olmayı hak etmez; masum kadınları mutsuz edenler de mutlu olmayı.