Bir insanın gönlüne umut ekip onu yarı yolda bırakmak… Bedduası tutar mı? Ayrılık da sevdaya dahil derler; peki sevdalılar ne zaman tüketir sevdasını? Uzun yollar, uzak memleketler, yahut başka bir kadın ya da başka bir adam, hakikî sevdayı tüketebilir mi? Kimin ahı kime geçer, bilinmez; ama sevdalıların ahı birbirini öyle bir yakar ki, için için tüter, gönül boşluklarına sızar. Belki sevda bitmez; yalnız acısı taze kalır. Gün gelir o iç sızısı Leyla’yı yakar, ya Mecnun’u mezara götürür.

Bu, iki sevdalıdan birinin diğerine ayrılığı ömürlük bir hediye gibi bırakmasının, ardından da büyük bir hayat dersinin yaşanmasının hikâyesi. Hazırsanız başlayalım.

1969’da Gökçeada Öğretmen Okulu’ndan mezun olduğunda Selman çok gençti. Ama yaşı küçük olsa da bakışı olgun, duruşu vakur, tavrı bir lidere yakışır ölçüde sakindi. İletişim becerileri güçlüydü; Türk eğitim müfredatına hâkim, öğrencilerle hem yazılı hem sözlü iletişim kurabilecek yetenekteydi. Rol model olmayı hedeflemiş, çalışkan, içten, inandırıcıydı. Hocaları onu sınıfa örnek gösterir; konuşması, davranışı, bilgisi, merakı ve saygısıyla her zaman bir adım öne çıkarırlardı. Sabırlı, şefkatli, hoşgörülü; açık fikirli ve esnekti. İnce bir mizahı vardı; düşündürür, gülümsetirdi. Öğrenciyken dahi yüksek başarı bekleyen, cesaret veren, destek olan kişiliğiyle dikkat çekerdi. Bir ilkokul öğretmeninde olması gereken bilgi ve yetenekle donanmış; sosyal ve kültürel açıdan da kendini geliştirmişti. Öğrencilerin kişisel gelişimine katkı sağlayacak, kendini sürekli güncelleyen, geleceğe hazırlayan bir donanıma sahipti.

Henüz yirmi yaşındayken, ilk atacağı adımın köyü belli oldu. İlçeden bulduğu ilk araçla bir yıldır öğretmensiz kalan köy okuluna vardığında, okul bahçesinde bir avuç öğrenci, muhtar ve köyün korucusu onu bekliyordu. Çocukların ürkek, mahcup, utangaç bakışları arasında minibüsten indi. Eylül’ün başıydı; ama karşı dağın tepesindeki bembeyaz kar gözlerine vurdu, içinden bir serinlik geçti. Ufku genişleten manzaralar onu daima duygulandırırdı; hayal kurmaya dalacaktı ki muhtar elinden tutup hoş geldin dedi.

“Ben muhtar Hasan Çiçekçi. Hoş geldiniz.” Çocuklar tek tek gelip elini öptüler; o istemese de köy adeti ağır basıyordu. İsimlerini sordu; saçlarını okşadı, sınıflarını öğrendi. Beş sınıf bir arada, tek derslikte… Zor olacaktı, ama öğretmen okulunda böyle köy düzenlerine dair uyarılmışlardı. Hemen kafasında planlamalar yaptı. Muhtar lojmana götürdü: Okulun hemen yanı başında, iki oda, mutfak, banyo ve tuvaletten ibaret, sevimli küçük bir daire. Eşyalıydı; önceki öğretmen tayinle gidince eşyaları bırakmıştı. Muhtar, sizin geleceğinizi duyunca temizledik, eksikleri tamamlarız dedi. Selman, harçlıklarından artırıp aldığı kitaplara yer aradı; keşke bir küçük oda daha olsaydı.

Çayı cami avlusundaki kamelyada içtiler. Muhtar akşam yemeğine çağırdı. Ezana yakın muhtarın evine vardıklarında yer sofrası hazırdı. Muhtar, “Kızım Elif,” diye tanıttı. Elif, gaz lambasının loşluğunda başını kaldırmadan çorbaları bıraktı. Selman “Memnun oldum,” derken göz göze geldiler. Elif’in güneş yanığı yüzünde mahcubiyet ve hüzün; Selman’ın içinde ansızın bir ateş. Kalbi çırpınırken sesi kesildi, kaşığı bırakmasa düşürecekti. Elif’in de elleri titriyor, tencereden tabağa pilavı döke saça koyuyordu. Yemekten sonra kahveyi yine Elif getirdi; bu kez göz göze bile gelemediler. Gece lojmana döndüğünde Selman, hayallerindeki mesleğe ilk adımı attığını düşündü; sessiz dağ köyü, altından tren yolu geçen bir vadi. Boş vakitlerinde okuyamadığı kitapları okuyacak, yarım kalan şiirlerini bitirecekti. Ama o gece lambanın titrek ışığında gözleri ağırlaştı, yarını planlarken uyuyakaldı.

Sabah cami hoparlöründen duyuru yaptırdı: Çocuklar okula, birinci sınıfa kayıtlar başlasın. Tek derslikte öğretmen masasına oturdu; mevcut, sınıflar, ders sırası… Çocuklar ağır ağır geldiler. Toplam 28 öğrenci oldu: 6 beşinci, 8 dördüncü, 7 üçüncü, 7 ikinci sınıf. Yeni kayıtlarla 39’a çıkacağını öngördü. Birinci sınıflar için özel çalışma şarttı. Sorular sordu; önceki öğretmenin emeği belliydi. Kısa süre sonra sabahçı-öğlenci düzenine geçmeyi planladı: 3-4-5 sabah, 1-2 öğleden sonra. Yeni kayıtlar bitince 37’de kaldı; iki çocuğun yaşı uymamıştı. İlk günler karşılıklı alışma ve köy şartlarına uyumla geçti. Selman da köy çocuğuydu; düzen tanıdıktı. Hafta sonu ilçeye indi; öğretmenler lokalini buldu, Ankara tren saatlerini not etti, okul eksikleri için plan yaptı.

Günler serinledi, yağmurlar başladı. Lojmanda soba yakılacaktı; köylü odun getirdi. İlk haftalar korucu sobayı yakıyor, tüp bitince ilçeden değiştiriyordu. Akşamları bazen cami odasında imam ve ihtiyarlarla yemek yer, bazen muhtarın evinde misafirlere katılırdı. Elif’i görürse yüreğinde bir kıpırtı hisseder oldu. Bir gün kapıya yemek tepsisi getiren Elif’in eli eline değince içinden kıvılcım geçti. O gece uyuyamadı; yarım şiirlerini sobada yakıp yeni şiirler yazdı, kimselere göstermediği, adını anmadan Elif’i çağıran dizelerle.

Selman’ın dikkatini sınıfta bazen dağılıyordu; öğrencilerin fısıltılarını duymuyor, bazen lüzumsuz yere hiddetleniyordu. Kendi kafasındaki ideal öğretmen portresine sığamıyor, kendine kızıyordu. Elif’in gözleri gözünün önünden gitmiyor, ama derdini kimseye açamıyordu.

Sonbaharın sonuna doğru gece okulu açmaya karar verdi. Okuma yazma bilmeyenlere eğitim, ilkokuldan sonra bırakan gençlere dışarıdan ortaokul-lise bitirme sınavı hazırlığı; ama aslında içinin sızısını dindirme umudu. Muhtar Elif’i de gönderdi; elbette Selman’ın yüreği bunu bekliyordu. Kurs verimliydi. İkisi de kalp çarpıntılarını saklıyor, gözleriyle söylenmeyenleri söylüyorlardı. Selman sonunda açılamadan dururken, bir akşam Elif gizlice bir kâğıt sıkıştırdı avucuna: Gece, mezar önündeki ağacın altında buluşma.

Selman buluşma saatini iple çekti. Elif koşarak geldi; boynuna sarıldı. İlk kez bu kadar yakındılar. Soğuk bir gece, gökyüzü aydın, yıldızlar parlak. Konuşmadan, filmler gibi romantik bir sessizlikte yıldızları seyrettiler. Elif üşüyünce Selman ilk maaşıyla aldığı kahverengi paltosunu omzuna örttü. “Venüs,” dedi Selman, çoban yıldızını işaret ederek, “bizim yıldızımız olsun; özleyince ona bakalım.” İçinden Venüs’ün aşkın ve kadının yıldızı olduğunu geçirirken, ilçeden dönen minibüsün farları üstlerine vurdu. Şoför Sadık onları gördü. Elif telaşla paltoyu fırlatır gibi iade edip uzaklaştı. Selman, eğer muhtara anlatılırsa ne olacağını düşünüp sabahı zor etti. Ertesi gün her şey normal görünse de içleri tedirgindi. Sadık bir şey söylemedi.

Kış şiddetlendi. Soba ısıtmıyor, kurs devam ediyor, Elif’in ilk heyecanı yerini temkinli bir mesafeye bırakıyordu. Selman sömestirde memlekete gitmedi; kursa devam etti. Elif’le yakınlaştılar; ama dedikodu ihtimali Elif’i ürkütüyor, Selman ise fırsat buldukça yanında olmak için çabalıyordu. Zaman ağır akıyordu. Sonunda Selman’ın tayini ilçeye çıktı; talep etmemişti. Elif’ten ayrılmak yüreğini burktu. Akşam muhtarın evine veda bahanesiyle gitti. Kapıyı Elif açtı; göz göze gelince Selman lojmandan beri avucunda sıktığı siyah taşlı gümüş kolyeyi Elif’in eline bıraktı. İçeri davet edildiler; sofrada Selman ertesi gün gideceğini söyleyince Elif’in başı döndü, odadan hızla çıktı. Ertesi sabah Selman minibüse binip ilçeye doğru yola koyuldu; Elif mezar önü köşesinden sessizce uğurladı.

Eylül başında Elif, annesiyle bahçeden dönerken arkadaşlarına rastladı; yanlarında durdu. Minibüs sesi duyulunca şoför Sadık durup “Müjdemi isterim,” diye bir zarf uzattı. Zarfın üstündeki yazıyı Elif hemen tanıdı: Selman’ın yazısı. Koşarak okulun bahçesine sığındı; kimseler yoktu. “Kara gözlüm Elif’im,” diye başlayan mektupta Selman özlemden, yakında kavuşmaktan söz ediyor, sevda sözlerini sıralıyordu. Elif sabaha kadar mektupla uyudu, ertesi gün annesine bahçeye sonra geleceğini söyleyip evde kaldı. Utana sıkıla “sevgilim” diye başlayan bir cevap yazdı, içine bir gül yaprağı koyup Sadık’la gönderdi.

Mektuplaşmalar böylece sürdü. Selman birkaç kez köye geldi. İş resmileşsin, aileler haberdar olsun istiyorlardı. Ancak Selman’ın çalıştığı okula Feyza öğretmen gelince mektuplar kesildi. Elif günlerce bekledi; Sadık’tan nihayet acı haberi duydu. Selman, Feyza ile yeni bir aşkın peşine düşmüştü. Elif inanmak istemedi; umutla beklemeyi sürdürdü. Ta ki muhtara düğün daveti gelene kadar. O gün Elif’in içinden bir parça koptu. Yemeden içmeden kesildi, günden güne soldu. Doktor doktor dolaştılar; İzmir Devlet Hastanesi’nde son doktor “ince hastalık” dedi: verem. Aylarca ilaç kullandı; köyün Lokman Amca’sının verdiği macunları içti. Fayda etmedi. Elif geceleri kanlı öksürüklerle kıvranır, her öksürüşte annesinden babasından saklar; ama Selman’a içinden beddualar ederdi: “Günyüzü görmesin, benden beter olsun.” Yine de gönlü elvermiyor, “Bana yaşattıklarını inşallah bir gün sen de yaşarsın,” demekten öte gidemiyordu. Köyde herkes Elif’in rahatsızlığının kara sevgiden, Selman’ın gidişinden sonra yakasına yapıştığına inanıyordu.

Selman ise taşındıkları şehirde mutlu değildi. Okulda ders anlatırken de, geceleri ıssız yollarda yürürken de. Kurslar açmıyor, çocukların elinden tutmuyor; öğretmen okulundan mezun olduğunda kurduğu hayaller sönmüş, sıradan bir öğretmen olup çıkmıştı. Geceleri bazen bekar arkadaşlarıyla, bazen amaçsızca sokaklarda vakit geçiriyor, sabaha karşı eve dönüyor; kapı sesine uyanan Feyza, yatağın kapısında görünüp bir şey demeden kapıyı çarpıyordu. Selman çoğu gece salonda uyukluyordu. Aynı okulda çalışsalar da birlikte gidip gelmiyorlardı. Feyza, babasının ölümünden sonra yanlarında kalan annesiyle vakit geçiriyor, onunla iskambil oynuyor; okulda müdür yardımcısı olunca Selman’ın tayin talebi de kabul edilmiyordu. Selman ders olmadığı geceler eve uğramaz oldu; arkadaşları onu tren istasyonunda, mesire alanında görüyordu. Eve geldiğinde Feyza kıyameti koparıyor; o umursamadan sabah okula gidiyordu. Feyza’nın annesi, onu hiç istemediğini artık gizlemiyordu: Boşanın, bitsin. Çocukları da olmuyordu. Tedavi için kapı kapı dolaştılar; Ankara’daki büyük hastaneler de çare olmadı. Bir gün ailelerinin ısrarıyla bir hocaya gittiler; “Masum birinin bedduasını almışsınız, çocuk olmaz,” dedi hoca. Selman’ın içi yandı, kalbi Elif’i ilk gördüğü günkü gibi çarptı. Susmayı seçti. Zaten kısa süre sonra ayrıldılar. Feyza annesiyle yaşamaya başladı; Selman okula da uğramaz oldu. Onu bazen istasyonda, bazen parkta, bazen mezarlıkta görenler vardı. Kimseyle konuşmuyor, anlaşılmaz sesler çıkarıyor, bazen şarkılar mırıldanıyordu. En çok da Gülden Karaböcek’in “Ayrılık Kolyesi”ni. Selman aklını yitirmişti; halkın dilinde “Deli Selman.” Çocuklar alay ediyor; Feyza onu görünce yolunu değiştiriyordu. Bir süre sonra şehirden yok oldu. Nereye gittiğini kimse bilmedi. Sadece bir gün Feyza’nın kapısına uğrayıp Elif’le ilk buluşmalarında üşüyünce omzuna örttüğü o kahverengi paltosunu istedi.

Aradan aylar mı, yıllar mı geçti bilinmez. Yazın ortasında, şoför Sadık’ın minibüsüne saçı sakalı birbirine karışmış, mevsime inat kalın giyinmiş, dışarıdan oldukça yaşlı görünen bir adam bindi. Sadık da yolcular da tanımadı. Köye vardıklarında adam minibüsten inip doğruca İn Kayası’na yürüdü. Köylüler arkasından baktı; kimi deli, kimi meczup, kimi mecnun dedi. Yol boyu peşine takılmak isteyen çocuklara aldırmadı. En yüksek noktaya çıktı, sessizce oturdu. Kimi zaman anlaşılmaz homurtularla bir şeyler söyledi, kimi zaman alçak bir sesle şarkı mırıldandı. Akşam karanlığı inerken muhtar korucuyu gönderdi; rahatsız etmeden kolaçan etsin diye. Korucu yaklaşırken adam kayadan inmeye başlamıştı. Bir baktı, tanıdı: “Hoş geldin öğretmen bey,” dedi. Selman, delici bir bakış atıp hızla uzaklaştı. Korucu peşinden seslense de durduramadı.

Muhtarın evinde bu sözleri duyan Elif’in boğazında bir öksürük düğümlendi; yerde kaldı. Ağzından kan geldi. Hemen minibüsle ilçe hastanesine kaldırdılar. Haftalarca tedavi gördü. Selman bu süre boyunca çevreden ayrılmadı; görünmeden bir gölge gibi dolandı. Doktorlar, Elif’in Ankara’daki sanatoryuma yatırılmasını söyledi.

Derken havalar soğudu, Elif’in durumu ağırlaştı. Kış günü, karla karışık yağmur altında, muhtar Elif’i gece treniyle Ankara Sanatoryum Hastanesi’ne götürmek üzere istasyonun bekleme salonuna geldi. Bankların birinde, kahverengi paltosuyla biri oturuyordu. Elif’in yüreği son kez üşüdü. Çünkü o kişi, Elif’in bedduasını almış, sonra aklını yitirip yollara düşmüş, şimdi de gecenin son treniyle uzak diyarlara ebedî yolculuğa çıkmaya hazırlanan Selman’dı.

Elif ne yaptı dersiniz? Boynundan hiç çıkarmadığı siyah taşlı kolyeyi usulca çıkardı, Selman’ın yanına bıraktı. Trenin acı düdüğü çalarken, Ankara’ya giden vagona bindi. Elif Selman’ı hiç unutmamıştı; onu boynundaki kolyede bir sır gibi saklamış, asla affetmemiş; ama sevdasını da narin yüreğinden söküp atamamıştı.

Peki değer miydi bunca çileye? Tertemiz bir sevdayı, ince bir hastalığın koynunda, bu dünyada yapayalnız bırakmaya değer miydi? Ne olurdu ki gecenin son trenine birlikte binselerdi; tükenmiş ömürlerinde rayların tıkırtısı uyandırsaydı onları? Selman, bir Ankara simidinin susamına sevda şiirleri serpiştirseydi yine; ikisi, çoban yıldızına sessizce bakarken, sözsüz bir barışa kavuşsalardı.

Eğer yarım bıraktığınız bir sevdanız, yahut eski bir yaranıza dokunan ince bir siteminiz varsa, bir gün bu hikâyenin kenarına iliştirin. Belki hiç ummadığınız bir vakitte, bir başkasının kelimesinde teselliyi bulursunuz. Bir sonraki yaşanmış gerçek hikâyede görüşünceye dek, kendinize iyi bakın. Hoşça kalın.