GERÇEK HİKAYE: Türkiye’ye Gelin Olan AZERBAYCANLI Reyhan’ın Duygusal Hikayesi
Rüzgar, dağların yamacına sıkışmış taş evlerin arasında uğuldayarak esiyordu. Sabahın ilk ışıkları köyün dar patikalarına düşerken, yıllardır tek başına yaşayan genç adam keçilerini ağıla kapatıp sırtındaki yün hırkayı düzeltti. Bu dağ köyü onun hem evi hem kaderiydi: sessiz, soğuk ve kimseye açılmayan. Ne bir anne sesi yankılanıyordu evinde, ne de bir babanın gölgesi düşüyordu eşiğine; hayatının ilk yarısını öksüz, ikinci yarısını sessiz sürmüştü. O sabah içini sıkıştıran bir duygu vardı. Keçiler daha yeni ağılından çıkmıştı ki köyün tepesinden bir araba sesi geldi; toz kalktı, kuşlar ürktü. Her yaz köye uğrayan, inşaat işleriyle uğraşan, şehirli görünümüyle köy taşlarına aykırı düşse de herkesin saygı duyduğu o adamdı gelen.
Genç adam bahçedeki tahta sırada çayını içerken gelenin kim olduğunu anladı; ama bu gelişi anlamlandıramadı. Şehirli adam gülümsedi, ceketinin düğmesini çözüp yaklaştı: “Çayın varsa içmeye geldim.” Genç adam taburesini uzattı: “Her zaman var.” Kısa bir sessizlik. Rüzgar dalları sarsıyor, uzaklardan keçi sesleri yankılanıyordu.
Sonra şehirli adam söze girdi: “Senin evlenmek istediğini duydum.” Genç adam mahcupla gözlerini kaçırdı, çay tazelerken başını eğdi: “İstiyorum ama bu hayatı kim kabul eder ki?” Adam kısaca güldü: “Belki biri eder; belki de çok uzaklarda biri. Azerbaycan’da tanıdığım bir aile var: kızları ahlaklı, dürüst; ailesi de öyle. Yıllar önce, ‘Türkiye’de iyi birisi varsa kızımızı veririz’ demişlerdi. O zaman aklıma biri gelmemişti; şimdi geldin.” Genç adam irkildi: “Ben mi?” “Evet,” dedi adam. “Kötü alışkanlığın yok, çalışkansın, yalnızsın—onların istediği de bu. Ama kolay ikna olmazlar; hele bu köy hayatını duyduklarında.” Genç adam gülümsedi; içinde umutla korku birbirine karıştı. “Gideriz; tanışırsınız. Olmazsa dönersin. Neyi kaybedebilirsin?”
O gece genç adam yıldızlı göğe baktı; yıldızlar, öksüz bir çocuğun yüreğine fısıldar gibi parlıyordu. Umut ilk kez bu kadar yakındı; ama bir o kadar da ulaşılmaz görünüyordu. Bir hafta sonra sınırlardan geçip Azerbaycan’a doğru yola çıktılar. Dağlar ardı ardına aşıldı, tabelalar değişti, diller karıştı; ama genç adamın suskunluğu sürdü. Hayatında ilk kez bir kadına aşık olabileceği ihtimali vardı; ama bunu düşünmeye cesaret edemiyordu.
Azerbaycan’da sıcak bir evde karşılandılar. Kalabalık bir aile: erkek kardeşler koltuklarda, Reyhan’ın babası genç adamı göz ucuyla süzüyor; bunca yol gelmiş bu gencin neden bu kadar sessiz olduğunu merak ediyordu. Reyhan odanın köşesindeydi. Başörtüsünün kenarından bir bakış attı. O anda ikisinin de kalbinde bir şey oldu: sessiz, sarsıcı, içe işleyen bir yakınlık. Reyhan, genç adamın gözlerinde bir dağın yorgunluğunu ama aynı zamanda dimdik duruşunu gördü; genç adam ise Reyhan’ın bakışlarında yıllardır aradığı sıcaklığı hissetti.
Akşam yemeğinde sessizlik ağırlaştı. Reyhan babasına döndü: “Ben onunla Türkiye’ye gitmek istiyorum.” Masada çatallar bırakıldı, herkes sustu. Annesi gözlerini yere indirdi, kardeşler yüzlerine bakmadı. Babası başını salladı: “Sen şehirde büyüdün Reyhan; dağ nedir bilmezsin. Sabahın dördünde uyanmak, karda buzda keçi gütmek nedir bilmezsin. Oğlan iyi—dürüst, temiz. Ama sen orada yapamazsın.” Reyhan gözlerindeki kararlılıkla ayağa kalktı: “Yapacağım,” dedi.
Bir hafta içinde hazırlıklar yapıldı. Reyhan’ın çeyizi sandıklara kondu. Gelinliği yoktu; genç adamın alacak parası da yoktu. Türkiye’de hikayemizin anlatıcısının annesi, yıllar önce sandığa kaldırdığı ve “Gelinim olmayacaksa bari bir güzel gün görsün” diyerek sakladığı gelinliği çıkardı: “Reyhan giysin,” dedi. Böylece Reyhan, emanet bir gelinlikle Türkiye’ye gelin geldi; hikâyenin adı da Emanet Gelinlik oldu.
Köye vardıkları gün hava sisliydi; dağlar başlarını dumanlara gizlemişti. Yağmur yeni kesilmiş, toprak ağır ve ıslaktı. Genç adam arabadan inerken dağlara baktı; yanındaki gelin etrafına dikkatle göz gezdirdi. Taş evler, çamur yollar, duman kokan soba bacaları… Her şey yabancıydı, ama tuhaf bir huzur taşıyordu. Evin kapısını açtıklarında toprak ve odun kokusu yükseldi. Soba yanıyor, duvarlar kireç badanalı, tavan alçak, pencereler küçüktü. Reyhan eşiğe adımını attı, ayakkabısını çıkarıp bir an durdu; sonra başını eğip gülümsedi ve içeri girdi.
İlk gece çıtırdayan sobanın sesiyle geçti. Genç adam yorgundu; Reyhan sessiz. Yabancı bir evde uyanma korkusu vardı; ama odun kokusunda garip bir huzur buldu. Sabah horoz sesine uyandı; üşüyordu. Genç adam çoktan uyanmış, keçileri ağıla götürmüştü. Reyhan pencereyi açtı; sis hala kalkmamış, dağlar suskundu. Sobaya odun atmayı öğrenmek için kapağı açtı, korları karıştırdı. Sonra dışarı çıktı; eşini izledi. Genç adam eğilmiş keçilere su veriyordu; ellerinde yara izleri. Reyhan, o ellerin ne kadar çalışkan olduğunu düşündü.
İlk günler zordu: su kuyudan çekiliyor, çamaşır için kazanda su ısıtılıyor, pazar uzak; yollar çamurdu. Ama Reyhan şikayet etmedi. Her gün bir şey daha öğrendi: keçi sağmayı, yoğurt mayalamayı, odun kırmayı. Bir akşam soba başında otururken genç adam sordu: “Zorlanıyor musun?” Reyhan başını iki yana salladı: “Hayır; ama alışmam zaman alacak.” Genç adam sustu, ceketinin cebinden incecik bir altın bilezik çıkarıp avcuna bıraktı: “Alamadım; şimdi oldu. Küçük ama sana ait.” Reyhan bileziği okşadı; gözleri doldu, konuşmadı; gülümsedi.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Reyhan’ın teni güneşte koyulaştı; saçlarına dağ kokusu sindi. Sabahları eşinden önce kalkar oldu; keçilere seslenirken sesi gürleşti; yolları ezberledi. Artık o da bir köylüydü. İlk oğulları doğduğunda bütün köy toplandı. Reyhan sancılar içinde doğurdu; genç adam kapının önünde dua etti. Bebek ağladığında gözleri doldu. Reyhan yorgun ama gülümsüyordu; sanki o an bütün yalnızlıklar, bütün yorgunluklar silinmişti. Yıllar geçti; ikinci, sonra üçüncü oğulları doğdu. Reyhan artık köyde bir yabancı değil, bir “ana” idi. Ellerinde nasır, gözlerinde sevgi vardı. Oğullarını sırtında taşıyarak keçi güttü; karla kaplı tepelerde çocuklar sırtında, keçiler önde yürüdü. Genç adam her akşam eve geldiğinde Reyhan kapıda olurdu; üstü başı toprak, yüzü ışık dolu.
Bir gün genç adam balığa gideceğini söyledi. Sabah erkenden, elinde sepet, sırtında olta çıktı. Reyhan pencereye yaslanıp arkasından baktı; içini bir sıkıntı yokladı, ama ses etmedi. Hava önce açık, sonra puslu; rüzgar sertleşti. Reyhan çocuklarla uğraştı; yoğurt yaptı, peynir mayaladı, keçileri ağıla çekti. Akşam oldu, genç adam gelmedi. Reyhan kapıya baktı; yüreğine ağırlık çöktü. Koşup komşuya gitti: “Gitti ama dönmedi.” Akrabalar toplandı; dereye gidildi; çamurlu sularda ay ışığında yürekler ürperdi. O gece bulunamadı. Sabah derede önce sepet, sonra bedeni bulundu; su yutmuştu. Sessizce, kimseye veda etmeden gitmişti. Reyhan dizlerinin üstüne çöktü; bağırmadı, ağlamadı; başını eğdi ve uzun süre kıpırdamadı. Oğulları babalarının yüzünü bir daha göremeyecekti.
Reyhan artık sadece bir gelin değil, yalnız bir anneydi. Yılmadı. Oğullarını sırtladı; keçilerini güttü, süt sağdı, peynir yaptı. Çocuklar okula başladı; Reyhan günde üç işe koştu: sabah süt sattı, öğlen temizlik yaptı, akşam peynir sattı. Zamanla “çoban kadın” diye tanındı; ama kimse onun dağlarda yaşadığını, derede yitirdiği sevgisini bilmezdi. Ev bomboştu; kapı aralanınca içeri yalnızlık girer, sobanın sesi hüzünle çatırdardı. Reyhan her sabah erkenden, çocukları uyandırmadan çıkıp keçileri ağla götürürdü. Üç oğlunu büyütmek zorundaydı. İlk aylarda köydekiler ona acıyarak baktı; sonra sessizlik. Kimse dul bir kadının yanında uzun durmak istemezdi; kadınlar temkinli, erkekler uzak. Reyhan başını eğip işine baktı. Gün boyu dağa çıktı, akşam eve dönerken çocuklarına yiyecek getirdi. Evin penceresini onardı, çatıyı kapattı, sobaya kendi elleriyle boru taktı. Zamanla fısıltılar çoğaldı: “Genç yaşta dul kaldı ama dimdik duruyor,” diyenler; “Yalnız kadın gözü açıktır,” diyenler. Reyhan hiçbirine cevap vermedi; tek derdi çocuklarıydı.
Genç adamın mezarına her hafta gitti. Mezar başında uzun süre oturdu; konuşmadı. Toprağa baktığında yüzünde hüzün değil, kararlılık vardı. Bir gün en büyük oğlu hastalandı. Köyde doktor yoktu; kar geceyi sararken Reyhan çocuğunu sırtına aldı; saatlerce karda yürüyerek en yakın sağlık ocağına ulaştı. Ayakları donmuş, elleri buz gibiydi; ama bırakmadı. O gece bekleme odasında, battaniyeye sarılıp çocuğunun baş ucunda uyuyakaldı. Hemşire sabah geldiğinde Reyhan hala ayaktaydı.
Yıllar böyle geçti. Oğullar okul çağına geldi. Reyhan sabah keçilere gidiyor, öğle arası eve dönüp yemek yapıyor, sonra tekrar dağa çıkıyordu. Yağmurda ıslandı, sıcakta kavruldu; yılmadı. Bir akşam en küçük oğlu sordu: “Anne, neden bu kadar yoruluyorsun?” Reyhan başını okşadı: “Sizin için.” Oğlan: “Sen neden büyümüyorsun?” Reyhan camdan dışarı baktı; söyleyemedi: “Ben büyümek değil, ayakta kalmak zorundayım.”
Bayramlarda herkes ailesiyle gezerken, o evde oğullarının eskiyen ayakkabılarını dikiyordu. Komşular yeni kıyafetler alırken, Reyhan yoğurt satıp çocuklarına defter alıyordu. Bir gece soba başında, genç adamın eskimiş gömleğini eline aldı. Kumaş lime lime olmuştu; dikiş tutmuyordu. Yine de gömleği dizlerine serdi, yüzüne sürdü; birkaç dakika öyle kaldı. Sonra özenle katlayıp sandığa koydu. Sandığı kilitlemedi; çünkü içinde genç adamın kokusu vardı.
Oğullar büyüdü; en büyük, keçileri güdecek yaştaydı. Bir gün Reyhan dağdan döndüğünde, oğlunun ağıldaki işleri tek başına yaptığını gördü. Kapının kenarında sessizce durup gözleri doldu; bir şey demedi. Yük, paylaşılıyordu. Reyhan daha çok peynir yapmaya başladı; satış arttıkça şehre inmesi gerekti. Şehir zor ama alıştı; omzunda çuvallarla otobüse bindi, pazarda tezgah açtı. Gülüşü pazarcılar arasında tanındı; “köylü kadın” dediler ama gülüşüne saygı duydular. Bir gün bir kadın yaklaştı: “Bu peynirde annemin elinin tadı var.” Reyhan başını kaldırıp kızarmış gözlerle: “Ben anamı özledim,” dedi. Kadın, yüzündeki çizgileri, gözlerdeki yorgunluğu gördü; o peyniri bir daha hiçbir yerde bulamadı.
Yıllar geçtikçe Reyhan’ın beli büküldü; ama evde sabah ilk uyanan, gece son yatan oydu. Oğulları delikanlı oldu; ev artık sessiz değildi; genç adamın yokluğu, oğulların neşesine yerini bırakmıştı. Ama Reyhan geceleri soba başında, hâlâ genç adamın ayak seslerini bekliyordu. Bunu kimse bilmiyordu; yalnız sandıktaki gömlek.
Köyde sonbahar sert geçti. Sürü azalmış, dağ yollarında Reyhan’ın ayak izleri seyrekleşmişti. En büyük oğul ehliyet aldı, ortanca işe girdi, en küçük lise bitirdi. Hepsine aynı özenle baktı; aynı peynir, aynı battaniye. Bir gün en büyük oğul geldi; gözlerinde tereddüt: “Anne, keçileri satalım mı?” Reyhan cevap vermedi; dağın yamacında otlayan hayvanlara baktı. Yıllarını verdiği, isimleriyle çağırdığı dostlarıydı onlar. “Sonra ne yapacağız?” diye sordu. “Şehre taşınalım; daha iyi bir hayat.” Reyhan sustu. Bu suskunluk, razı olmak mıydı, yoksa oğullarının yolunu açmak için sessiz bir fedakarlık mı?
Ertesi hafta keçiler satıldı. Reyhan son kez ağıla girdi; her yer boştı. Duvarlara yaslanıp derin bir nefes aldı; gözyaşı akmadı, kalbi ağladı. Birkaç hafta sonra Bursa’nın kenar mahallesinde küçük bir daireye taşındılar. Eski soba, sandalyeler ve genç adamın sandığı da… Sandık en kuytu köşeye kondu, üstü örtüldü; ama Reyhan geceleri örtüyü kaldırıp gömleğe dokundu—kimse fark etmedi. Şehir başkaydı: insanlar aceleci, komşular mesafeli. Günleri sessizlikle doluydu; oğulları çalışıyordu, akşamları ev kalabalıklaşıyordu; ama gündüzler yalnızlık. Televizyon karşısında gözlerini kısmış oturduğu saatler çoğaldı. Bir gün mutfakta bir şeyi yanlış koyduğunu fark etti; tuzluğun yerini hatırlayamadı. Merdivenleri çıkarken denge kaybı yaşadı. Oğulları “Yorgunsun” dedi; Reyhan inandı, belki de inanmak istedi. Ama yorgunluk geçmedi; her gün biraz daha arttı.
Kışa girerken bir sabah banyoda uzun kaldı. Kapıyı çalan oğlu, onu yerde buldu. Hastaneye götürdüler; tahliller, görüntülemeler… Doktorlar yüzleri asık içeri girdi: “Beyinde kitle… Tümör.” Reyhan başını eğdi; oğulları yıkıldı, o dimdik kaldı. O güne kadar ağlamayan gözleri o günde de kuruydu; sadece oğullarına baktı; onların gözlerinde kendisini gördü. Tedavi gerekiyordu ama geç kalınmıştı. Doktorlar netti: ilerlemiş. Reyhan evdeki eski sandalyeye oturup genç adamın gömleğini tekrar eline aldı; bu kez yüzüne örtmedi; dizlerine serdi. “Sizden isteğim yok,” dedi oğullarına; “Sadece birbirinize sahip çıkın.”
O gece oğulları odalarında sessizce ağladı. Reyhan pencerenin önünde oturdu; şehir ışıkları göğü bozmuştu. Köydeki yıldızları, genç adamın mezarını, keçilerin sesini, en çok da yıllarca içinde tuttuğu huzuru özledi. Sabah saçlarını tararken aynada birkaç tel daha beyaz gördü. Kahvaltı masasına gülerek oturdu; çay koydu. “Bir gün,” dedi, “insan yaşadığı yerin değil, yaşattığı sevginin kadını olur.” Oğulları anlamadı; ama yüzündeki derin huzuru unutmadılar.
Haber Azerbaycan’a ulaştı. Abileri, kardeşlerinin hastalığını duyup yola çıktı; yıllar sonra Türkiye’ye, Reyhan’a sarılmaya… Ama zaman Reyhan’ın aleyhine akıyordu. O gece Reyhan pencere önünde, sandıktan bir defter çıkarıp yazdı. Satırlar kısa ama anlamı büyüktü.
Reyhan yatağında loş bir sabaha uyandı. Perdenin arasından sızan ışık yüzüne dokunuyordu. Son zamanlarda konuşmak zor, yemek az, geceler uykusuzdu. Zihni berrak; bedeni yarı yolda bırakıyordu. En küçük oğlu çorba yapmış; büyükleri işe gitmişti. Kapı aralıktı; mutfaktan gelen çay kokusu ciğerlerine değil, hatıralarına doldu. Genç adamın sabah çayı geldi aklına; öyle bir yudum alış ki bardak değil, sanki umut ısınıyordu avuçlarında. En küçük oğlu içeri girip yanına oturdu: “Bugün rüyamda babanı gördüm,” dedi. “Bir dağın başındaydı; etrafında yine keçiler… Bana doğru yürüdü ama yetişemedim.” Reyhan oğlunun saçlarını okşadı: “Sen bana benziyorsun; ama babana daha çok benzemeye çalış. O kalbi gibi yaşadı; sessizdi ama güçlüydü.”
Durumu ağırlaşıyordu; oğulları bunun farkındaydı, kabullenmek zordu. En büyük oğul randevular ayarlıyor, ortanca evi derleyip topluyor, en küçük başucundan ayrılmıyordu. Azerbaycan’daki abilerine haber verildi; yola çıktılar. Ama zaman hızla akıyordu. O gece Reyhan göğe baktı; serin bir sessizlikte yıldızlar; odada tek ışık başucundaki lamba. Yanında genç adamın gömleği: düğmeleri eksik, yakası yıpranmış; kokusu hala orada. Reyhan gözlerini kapatıp fısıldadı: “Beni affetme… Beni unutma… Sadece çocukları koru.”
Ertesi sabah oğulları Reyhan’ın yanında uyandı. Gözleri kapalı, yüzünde bir huzur… Sanki rüyasında dağlara gitmiş, genç adamı bulmuş, ona sarılmış gibiydi. Elini tuttular: soğuktu. Reyhan o sabah hayata veda etti. Oğulları sessizdi; çığlık atamadılar; yüreklerinde bir boşluk açıldı. Gözyaşları sessizce aktı; evin içinden değil, yüreklerinden döküldü. Abileri öğle vakti ulaştı; Reyhan’ın yüzüne son kez baktılar; ellerini tuttular—tıpkı küçükken yaptıkları gibi. En büyük abi: “Sen bana bizim evin kadınlarını hatırlatıyordun,” dedi.
Cenaze hazırlıkları yapıldı. Reyhan’ın son arzusu, doğduğu topraklara dönmekti; gözleri göremeyeceği bir yolculuk başladı. Naşı Azerbaycan’a gönderilmek üzere hazırlanırken oğulları eşyaları topladı; bir defter buldular—kapağında şu cümle: “Her gün yürüdüm; geri dönmeyi düşünmedim; çünkü dönülecek yer değil, korunacak yürek vardı.” Açmadılar; hazır değillerdi. Sandığın içinde genç adamın gömleği, düğmesiz ama temiz. Yanına Reyhan bir mendil koymuş; üzerine iğneyle tek kelime işlemişti: “Yalnızdın, artık değilsin.”
Cenaze uçağı kalkarken oğulları pistin ucunda bekledi. En küçük, valize iliştirilmiş etiketteki isme baktı; göğe döndü. Gözleri doldu; ama ağlamadı—annelerinin istediği tek şey vardı: dimdik durmaları. Reyhan doğduğu toprakları göremeden ama yüreğinde taşıyarak veda etti. Abileri onu aile mezarlığına defnetti. Mezar taşındaki tek cümle hikayesini özetliyordu: “Ben gurbette yeşeren bir reyhândım.”
Kısa süre sonra, ağırlık toprağa karışmışken üç oğul Bursa’daki evlerine döndü. Annesizlik evi bastı: tül perdeyi rüzgar savuruyor ama arkasında kimse oturmuyor, ocakta yemek kokusu yok, sabah kapı önünde toplanan keçiler yok. Bir gün en büyük oğul, annesinin yastığının altında eski bir zarf buldu; üstünde titrek ama tanıdık el yazısı. Üçü oturup açtılar. İncecik kağıda, annelerinin kokusu sinmişti. Okudular:
“Canlarım, gözümün nuru üç fidanım… Benden size kalacak bir servet yok. Çünkü hayatı birlikte kazıdık; toprakla birlikte ektik; sabrı birlikte biçtik; umudu… Ben size altın değil, alın teri bıraktım; şehirler değil, dağlar bıraktım; zenginlik değil, merhamet bıraktım; yumuşacık değil, nasırlı ama onurlu eller bıraktım. Belki size bazen sert göründüm, bazen çok sustum; bilin ki sustuklarım hep size dokunmasın diyeydi. Bir zamanlar sadece keçilere seslendiğim dağlar sizin kahkahalarınızla şenlendi; ben o dağlarda kadın değil, anne oldum. Beni aramayın; ben bazen eski derenin kıyısındayım, bazen keçilerin iz sürdüğü patikada, bazen akşamüstü eve dönen gölgelerinizdeyim. Ben artık bir dağ gibi sessizim; ama rüzgar eserken beni duyacaksınız. Ve ne zaman birbirinize sarılırsanız ben de oradayım. Canlarım, birbirinize sahip çıkın ve beni dualarınızda yaşatın. Ben sizdeyim, her zaman.”
Satırlar bitince üçü de sustu; kelimeler yetersizdi. Reyhan, son mektubuyla bir kez daha onları büyütmüştü. O anda yokluğu değil, varlığı en çok hissedildi.
Ertesi sabah üç kardeş, evin arkasındaki tepeye yürüdü; Reyhan’ın keçileri en çok sevdiği açıklığa vardılar. En büyük, küçük bir taş yığını yaptı; üzerine bir tülbent serdi. Ortanca, yanına bir çoban değneği dikti. En küçük, toprağa annelerinin adını yazdı: “Reyhan.” Bir dua okudular; her biri sessizce annelerinin sesini duymaya çalıştı. Rüzgar usulca esti; sanki Reyhan’ın eteği değmiş gibi çimenler kıpırdadı. O an anladılar: anneleri gitmemişti; sadece gözle görülmeyen bir yere geçmişti.
O günden sonra hayatlarına devam ettiler. Ama her bayramda, her yağmurda, her yıldızlı gecede Reyhan konuşuyordu: kimi zaman bir rüzgarla, kimi zaman soba dumanında, kimi zaman düşen bir yaprakta. Ve onlar, her seferinde aynı cevabı fısıldadılar: “Biz seni hiç unutmadık ki.”
Bu, emanet bir gelinlikten doğan, bir dağın sessizliğinde olgunlaşan, bir annenin direnç ve merhametle yazdığı gerçek bir hikâyeydi. Yaşadığı yerin değil, yaşattığı sevginin kadını olan Reyhan’ın…
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





