Gönlün Meclis-i Mebusan’ı: Bir İstanbul Efendisinin Suskun Kalbine Gömülen Hürriyet Rüyası 

İstanbul, Şubat 1878. Hava, şehrin melankolisine uygun, ağır ve soğuktu. Haliç’in gri suları, sanki gelecek günlerin kasvetini taşıyordu.

Eminönü’ndeki küçük tütüncü dükkanının loş ışığında, Hukuk Mektebi mezunu, yirmi altı yaşındaki Mustafa Efendi, gazeteyi katlarken parmaklarının titrediğini gizleyemedi. Kalbi göğüs kafesinde, kafese kapatılmış bir kuş gibi çırpınıyordu.

Gazetenin o acı haberi, sadece bir anayasal düzenin sonunu değil, binlerce Osmanlı aydınının umudunu da ilan ediyordu: Meclis-i Mebusan, süresiz olarak tatil edildi.

Mustafa Efendi, gözlerini vitrin camına yansıyan kendi siluetine çevirdi. Daha bir yıl önce, 1877’de, ilk kez oy kullanırken duyduğu o tarifi imkânsız heyecanı hatırladı. Halkın sesi, milletin iradesi… O an, koca İmparatorluğun yeniden ayağa kalkacağına, ihtiyar devletin genç bir nefes alacağına inanmıştı.

Ama şimdi, her şey bitmişti. Bir padişah iradesi, koca bir rüyayı, bir hayalperestin elinden alınan bir oyuncak gibi geri almıştı.


Kapı zili çaldı. İçeri, Divan Yolu’ndaki Maarif Nezareti’nde kâtip olan, Mustafa’nın kadim dostu, yaşlı Halim Efendi girdi. Halim Efendi’nin yüzü, kayıp bir şehrin haritası gibi, derin çizgilerle doluydu.

“Mustafa…” Halim Efendi’nin sesi, bir fısıltıdan ibaretti. Dükkanın kapısını hızla kapattı. “Duydun mu?”

Mustafa Efendi, katladığı gazeteyi tezgâhın altına itti. “Duydum, Halim Ağabey. İstanbul’un tüm sokakları duydu. Ama kimsenin ağzını açmaya cesareti yok.”

Halim Efendi, duvardaki eski bir Hicaz haritasına baktı. “93 Harbi bizi yuttu, Mustafa. Ruslar Yeşilköy’de. Paşa, tahtını kurtarmak için Meclisi feda etti. Korku, hürriyetin üzerine çöktü.”

Mustafa Efendi, ciğerine derin bir nefes çekti. “Meclis, Hükûmeti sert eleştiriyordu. Savaşın getirdiği felaketi dile getiriyordu. Hükümdar, eleştiriyi devletin bir yükü olarak gördü. Oysa o meclis, bu milletin vicdanıydı. Vicdan susturuldu.”

Halim Efendi, Mustafa’nın koluna dokundu. “Bundan sonra dikkatli ol, oğul. Kanun-i Esasi kâğıt üzerinde duruyor, doğru. Ama ruhu çekildi. Artık fısıltılar bile Saray’a ulaşır. Yeni bir dönem başlıyor. Baskının ve… jurnal’in dönemi.”

Mustafa Efendi, bu kelimenin ağırlığını hissetti. Jurnal. Sözlerin, bakışların, hatta suskunluğun bile takip edildiği bir dünya. Özgürlük, aniden, en değerli ama en tehlikeli metaa dönüşmüştü.


Mustafa Efendi’nin hayatı, o günden sonra sessiz bir kararlılıkla yeniden şekillendi. Hukuk tahsili almıştı, hayali halkın temsil edildiği bir mecliste görev yapmaktı. O Meclis kapanınca, hayalleri bir sisin içine gömüldü.

Tütün dükkanında, sadece işine odaklandı. Müşterilere en kaliteli Tophane tütününü, en ince Lübnan kâğıdını verdi. Konuşmadı. Fikirlerini, kalbine mühürledi.

Oysa içinde bir fırtına kopuyordu. O, Fransız İhtilali’nin etkilerini, Tanzimat’ın getirdiği hakları, hatta Mithat Paşa’nın cesur adımlarını okuyarak büyümüştü. Meşrutiyet onun için geçici bir heves değil, İmparatorluğun kaderiydi. Bu coğrafyanın, onurunu ancak adalet ve kanunla koruyabileceğine inanıyordu.

Şimdi ise, tüm bu inançlar, sansürün kalın duvarları arkasına itilmişti.

Mustafa Efendi, akşamları eve döndüğünde, penceresini kapatır, kandilini kısardı. Masasının üzerinde, yasaklanmış kelimelerle dolu bir defter vardı. Hürriyet, Vatan, Kanun-i Esasi, İttihat, Terakki… Bu kelimeleri fısıldayarak okur, ruhunu beslerdi. Bu, onun sessiz direnişiydi. Evinin loş odası, onun Gönlün Meclis-i Mebusan’ı olmuştu.


Yıllar, İstibdatın ağır gölgesi altında akıp gitti.

Sultan II. Abdülhamid’in yönetimi, Halim Efendi’nin korktuğu gibi, gitgide daha otoriterleşiyordu. Basında “Hürriyet,” “İhtilal,” “Vatan” kelimelerini kullanmak yasaktı. Sansür o kadar ileri gitmişti ki, sarayı ima edebileceği düşünülen “Kızıl,” “Despot,” hatta “Burun” kelimeleri bile siliniyordu.

Mustafa Efendi, dışarıdaki baskıyı görmezden gelmeyi öğrenmişti. Ama bir yandan da değişimi görüyordu.

Padişah, siyasi özgürlükleri kısıtlarken, modernleşmeyi durdurmamıştı. Yeni okullar açılıyordu. İstanbul’a telgraf hatları geliyor, demiryolu ağları Hicaz’a doğru genişliyordu. Mustafa, okullardan mezun olan genç subayları, mühendisleri görüyordu. Hepsi iyi eğitimli, zekiydi.

“Bu bir çelişki,” diye düşündü Mustafa Efendi. “Bir yanda fikirler kilit altında, diğer yanda bilgiye giden kapılar sonuna kadar açık. Saray, bilgiyi sadece kendi otoritesini güçlendirmek için kullanıyor. Ama bilginin kendi alevi vardır. Er ya da geç her kiliti yakar.”

Bu yeni nesil, onun gibiydi. Avrupa’yı okuyor, ülkenin içinde bulunduğu duruma içerliyordu. Mustafa, onların gözlerinde, kendi gençliğindeki o yanan kıvılcımı görüyordu.


Mustafa Efendi’nin hayatındaki en büyük dönüm noktası, 1895 yılında yaşandı.

Oğlu Osman, askeri liseden mezun olmuş, Harbiye’ye girmeye hazırlanıyordu. Osman, zeki, coşkulu ve idealistti. Babasının tütüncü dükkanındaki sessizliğini ve ihtiyatını anlamakta zorlanıyordu.

Bir akşam, Osman ders çalışırken, masanın üzerindeki defteri açık unuttu. Defterde, Mustafa’nın el yazısıyla, hürriyet temalı bir şiir vardı. Kelimeler, tutkuyla, öfkeyle yazılmıştı.

Osman şiiri okudu. Yüzü bembeyaz oldu. Babası dükkana girdiğinde, Osman defteri hızla kapattı.

“Baba,” dedi, sesi titriyordu. “Bu… bu sizin mi?”

Mustafa Efendi, oğlunun gözlerindeki o merak ve korku karışımını gördü. İşte o an, kalbindeki mühür kırılacak gibi oldu. Korku, İstibdat döneminin en büyük silahıydı ve o, bu silahın, en çok sevdiği varlığa yönelmesini istemiyordu.

Mustafa Efendi, masaya oturdu. Bir süre sustu. Sonra, tütün kesesini çıkarıp yavaşça sardı.

“Oğul,” dedi, sesi yumuşaktı ama otoriterdi. “O defter, babanın hayallerinin mezarlığıdır. Ben, o hayalleri gömmeyi öğrendim. Sen, öğrenmek zorundasın.”

Osman’ın gözlerinde isyan parladı. “Ama neden, baba? Hürriyet bir suç mu? Milletvekillerini susturmak, basını sansürlemek… Bu, devlete ihanet değil midir?”

Mustafa Efendi, sigarasını yaktı. Duman, pencerenin küçük aralığından dışarı süzüldü.

“Devlete ihanet, kanunları çiğnemektir, oğul. Ama bu coğrafyada, bazen en büyük sadakat, susmaktır. Padişah, devleti ayakta tutmak için bu yolu seçti. Doğru ya da yanlış, tartışılmaz. Tartışırsan, Saray seni hain ilan eder. Hain, ne hürriyeti yaşayabilir, ne de vatanı için savaşabilir.”

Mustafa Efendi, oğlunun omuzlarına ellerini koydu. Bu, onun babalık yeminiydi, sessiz bir vasiyet.

“Bizim görevimiz, sabretmek ve eğitim almak, oğul. Sen, Harbiye’ye gireceksin. İyi bir subay olacaksın. Çünkü bu milletin, bu vatanın zeki, eğitimli ve sadık subaylara ihtiyacı var. Kalbindeki o hürriyet ateşi hiç sönmesin, ama onu en derinlerde sakla. O, senin en büyük gücün olacak. Ancak, zamanı geldiğinde kullan.”

Bu konuşma, Mustafa’nın oğluna karşı yaptığı en büyük fedakârlıktı. Kendi hayalini, oğlunun güvenliği ve geleceği için susturuyordu. Ama aynı zamanda, oğlunun ruhuna, Jön Türkler’in tohumlarını da ekiyordu.


Osman, babasının sözünü tuttu. Harbiye’ye girdi. Zekası ve disipliniyle öne çıktı. Ancak, babasının öğüdünü de unutmadı. Kalbinde yanan o ateş, onu yalnızlaştırdı ama aynı zamanda, ülkesinin geleceği için bir görev bilinciyle doldurdu.

Mustafa Efendi, o yıllarda, tütün dükkanına gelen gençlerden, özellikle de Harbiye ve Tıbbiye öğrencilerinden şüphelenmeye başlamıştı. Kitap alırken gözleri etrafta geziniyor, fısıltıyla bazı kelimeleri soruyorlardı. Aralarında gizli bir bağ vardı.

1906 yılıydı. Selanik’ten gelen bir haber, İstanbul’un entelektüel çevrelerinde fısıltı rüzgarı estirdi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kurulmuştu. Kısa süre sonra, bu cemiyet, Paris’teki eski Jön Türkler’in mirasını taşıyan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti.

Artık İstibdatın gölgesi altında bir isyan filizleniyordu.

Mustafa Efendi, bir akşam dükkanını kapatırken, kapıda genç bir teğmenle karşılaştı. Teğmen, Osman’ın sınıf arkadaşıydı. Korkuyla etrafına baktı.

“Mustafa Efendi,” dedi, nefes nefese. “Osman’ın size bir mesajı var. Size ‘Eski Defteri Aç’ dememi istedi.”

Mustafa Efendi’nin kalbi duracak gibi oldu. Eski Defteri Aç. Bu, Osman’la aralarındaki gizli şifreydi. Zaman gelmişti.

“Anladım, oğlum,” dedi Mustafa Efendi, sesindeki sakinlik, içindeki fırtınayı gizliyordu. “Osman nerede?”

“Makedonya’da, Efendim. Ordu, harekete geçmek üzere. Ya Kanun-i Esasi geri gelir, ya da Selanik’ten İstanbul’a yürüyeceğiz.”


Mustafa Efendi, o gece uyuyamadı. Yirmi yıl süren suskunluk, bir anda patlamaya hazırdı. Oğlu, inandığı değerler için hayatını tehlikeye atmıştı. Kendi susturduğu hayali, oğlu, asker postallarıyla hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu bir onurdu.

Şubat 1878’de kapattığı o “Eski Defteri” masasının üzerine koydu. Kandilin ışığında, ilk kez bir karar verme zorunluluğu hissetti.

Osman’a yardım etmeli miydi? İstibdatın tüm gücü, Jön Türkler’in üzerine çökerse, oğlu da Mithat Paşa gibi sürgüne mi gönderilecekti? Yoksa o da Meclis uğruna fedakârlık yapanlar arasına mı katılacaktı?

Mustafa Efendi’nin görevi, artık susmak değildi. Görevi, oğlunun ve gençlerin hayalini korumaktı.

Ertesi sabah, Mustafa Efendi, tütün dükkanını açtı. Günlerdir sessizce oturduğu tezgâhın arkasına geçti. Ama o gün, dükkanın kapısı her zamankinden daha farklı bir amaçla çalındı. Gelen, Sultan’ın jurnal teşkilatında çalışan, sinsi ve güvenilmez bir adamdı: Fuat Bey.

Fuat Bey, Tütüncü Mustafa’nın eski bir tanıdığıydı. Kanun-i Esasi’nin ilanından önce, kendisi de hürriyet yanlısıydı. Ama Meclis kapanınca, hızla saf değiştirmiş, Saray’a hizmet etmeye başlamıştı. Şimdi, yüzünde bir maske, gözlerinde sürekli bir şüphe vardı.

“Mustafa Efendi,” dedi Fuat Bey, tezgâha yaslanarak. “Oğlun nerede? Selanik’teki bu hareketlenmeleri duydun mu? Askerler arasında huzursuzluk var. Özellikle senin oğlun gibi zeki gençler, yanlış yollara sapabilirler. Sen ihtiyatlı bir adamsın, eminim oğlunu uyarmışsındır.”

Mustafa Efendi, elindeki tütün yaprağını dikkatlice düzeltti. Sakin, onurlu ve saygılı bir ses tonuyla konuştu.

“Fuat Bey, benim oğlum, bu devletin ekmeğini yedi. Hükümdarımızın emrinde, vazifesini yapıyor. Biz, ailece, devlete sadakatten başka bir şey bilmeyiz.”

Fuat Bey, Mustafa’nın gözlerinin içine baktı. Ardından, sesi tehditkâr bir fısıltıya dönüştü.

“Duyduğuma göre, oğlun ‘İttihat ve Terakki’ denilen yasa dışı cemiyete dahilmiş. Bu, vatana ihanettir. Saray, bu isyanı bastıracak. Eline bir fırsat geçti, Mustafa. Oğlunun adını, tehlikeli bir fısıltı ile Saray’a duyurursan, belki affedilir. Yoksa, sonu Mithat Paşa’dan farksız olur.”

İşte bu, Mustafa Efendi’nin hayatındaki en büyük ahlaki ikilemdi. Oğlunun hayatı karşılığında, inandığı değerlere ihanet etmek. Canını kurtarmak için, onu bir jurnalciye dönüştürmek.


Mustafa Efendi, derin bir nefes aldı. İçindeki o yirmi yıllık suskunluk, o an konuşmaya başladı.

“Fuat Bey,” dedi, gözlerini Fuat Bey’in şüpheli gözlerinden ayırmadan. “Ben bir babayım. Ama ondan önce, ben bu toprakların evladıyım. Benim oğlumun kalbi, bu vatanın istikbali için atıyorsa, ben onun babası olarak, ona engel olamam.”

Tezgâhın altından, bir gece önce okuduğu o eski defteri çıkardı. Defteri, Fuat Bey’in şaşkın bakışları altında, tezgâhın üzerine yavaşça koydu.

“Bak, Fuat Bey,” dedi. “Bu defterde Hürriyet yazar. Kanun yazar. Bu kelimeleri yirmi yıl susturdum. Ama anladım ki, bazı kelimeler susturulamaz. Eğer oğlum, bu kelimelerin peşinden gidiyorsa, bu, benim hatamdır. Beni şikayet et. Ama oğlumu değil. O, yalnızca doğru bildiği vazifeyi yapıyor.”

Fuat Bey’in yüzü şaşkınlıktan kasıldı. Bir ihtiyat adamının, İstibdatın göbeğinde, böyle bir cesaret göstermesi beklenemezdi.

“Düşüncesizce konuşuyorsun, Mustafa!”

“Düşüncesiz değil, Fuat Bey. Onurluca. Bu milletin onuru, bir padişah iradesiyle askıya alınabilir ama yok edilemez. Benim oğlum, o onurun peşinde. Onun yolunu kesmek, bu millete ihanet olur.”

Fuat Bey, sinirle dükkanı terk etti. Mustafa Efendi, gözlerini bile kırpmadı. Artık beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Kararını vermişti: Fedakârlık.


24 Temmuz 1908.

İstanbul’da büyük bir coşku patladı. Makedonya’daki askeri birliklerin tehdidi ve artan iç baskılar karşısında, Sultan II. Abdülhamid, Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak zorunda kalmıştı. Meşrutiyet geri dönmüştü!

Gazeteler Hürriyet, Adalet ve Müsavat (Eşitlik) sloganlarıyla doluydu. Halk sokaklara dökülmüş, bayraklar ve sevinç çığlıklarıyla İstanbul’u inletiyordu.

Mustafa Efendi, tütün dükkanının kapısını kilitledi. Kalabalığa karışmadı. Neşe ve coşku dolu insanları izledi. Yüzünde, yirmi yılın yükünü taşıyan, sessiz, mağrur bir gülümseme vardı.

İki hafta sonra, bir akşamüstü, kapısı çalındı. Gelen, üzerinde pırıl pırıl bir teğmen üniforması olan, sakalları uzamış, ama gözleri ışıl ışıl parlayan oğlu Osman’dı.

Osman, babasına sarıldı. Gözleri yaşlıydı. “Başardık, baba! Hürriyet geri geldi!”

Mustafa Efendi, oğlunu kucaklarken, yirmi yıl önce kalbine gömdüğü o rüyanın, şimdi oğlunun eliyle yeniden filizlendiğini hissetti.

“Başardın, oğlum. Sen ve senin gibiler başardınız. Ben sadece bekledim, sen yürüdün.”

“Hayır, baba,” dedi Osman. “Ben sadece sizin o eski defterinize sadık kaldım. Siz bize nasıl onurlu durulacağını, nasıl sabredileceğini öğrettiniz. Baskı altındayken bile okumayı ve inanmayı bırakmamayı öğrettiniz. O defterdeki kelimeler olmasaydı, biz bu yolu bulamazdık.”


Mustafa Efendi, o günden sonra ne bir gazeteye yazı yazdı, ne de siyasete atıldı. O, bir dönemin sessiz tanığıydı. Oğlu Osman ise, İttihat ve Terakki’nin genç, idealist subayları arasında yerini aldı.

Mustafa Efendi, dükkanına dönmüştü. Artık müşteriler, fısıltıyla değil, gururla konuşuyorlardı. Gazetelerde yasaklı kelimeler açıkça yazılıyordu. Artık herkes, Hürriyet, Vatan, Millet diyebiliyordu.

Ancak, Mustafa Efendi’nin yüzündeki o mağrur sükûnet, bir süre sonra yerini hafif bir endişeye bıraktı. Meşrutiyet’in geri dönüşü, sevinç getirdiği kadar, karmaşa da getirmişti. Eski düzenin savunucuları, yeni düzene karşı örgütleniyordu.

Bir akşam, Halim Efendi dükkana geldi. Yüzü asıktı. “Çok coşkuluyuz, Mustafa,” dedi. “Ama bu coşku, bizi kör ediyor. Unutuyoruz. İstibdatın gölgesi, kolay kalkmaz. Yirmi yıl boyunca susturulanlar, şimdi çok yüksek sesle bağırıyorlar. Bu ses karmaşası, Paşa’ya yeniden güç verebilir.”

Mustafa Efendi, Halim Efendi’nin endişesini paylaşıyordu. Kanun-i Esasi geri gelmişti, ama devletin ruhu hâlâ yaralıydı.

Çok geçmeden, 13 Nisan 1909’da (Rumi takvime göre 31 Mart), Halim Efendi’nin korktuğu oldu. Meşrutiyet karşıtı büyük bir isyan patlak verdi. Askerler, Şeriat isteriz! nidalarıyla sokağa döküldüler.

Osman, Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’ndaydı. İstanbul’a yürüdüler ve isyanı kanlı bir şekilde bastırdılar. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildi.

Mustafa Efendi, tütün dükkanında, bütün bu olayları sessizce izledi. Gözlerinde, zaferin sevinci değil, tükenmeyen bir hüzün vardı. Hürriyet kazanılmıştı, ama bedeli ağır olmuştu.

Yıllar sonra, bir sonbahar akşamı, Mustafa Efendi tezgâhının arkasında oturuyordu. Oğlu Osman, Balkan Harbi’nden, yorgun ve yenik dönmüştü. Topraklar elden çıkmıştı, hayaller kırılmıştı.

Osman, babasına baktı. “Yenildik, baba,” dedi. “Bunca fedakârlık, bunca coşku… Ne için?”

Mustafa Efendi, gözlerini yumdu. Elini, o eski tütüncü tezgahının pürüzsüzleşmiş tahtasına dokundurdu.

“Bizim savaşımız, sadece düşmanla değildi, oğlum. Bizim savaşımız, bilgisizlikle, yoksullukla, en önemlisi de sabırsızlıkla idi. Biz, bir günde yirmi yıllık yaranın iyileşmesini bekledik. Olmadı.”

Gözlerini açtı. Ufukta, yeni bir savaşın, Milli Mücadele’nin dumanları tütüyordu.

“Ama biz kaybetmedik, oğlum,” dedi, sesi inançla doluydu. “Biz, dignityyi, onuru koruduk. Sen ve senin gibiler, o Harbiye’de edindiğiniz bilgiyi, o Meşrutiyet ruhunu, şimdi Anadolu’nun dağlarına taşıyacaksınız. İşte o zaman, Kanun-i Esasi’nin ruhu, yedi düvele karşı, yeniden filizlenecek. Bu, biten bir savaş değil, şekil değiştiren bir vazifedir.”

Mustafa Efendi, o eski defteri raftan indirdi. Defterin içinde, zamanla sararmış bir kağıt parçası vardı: Hürriyet.

Onu, oğluna uzattı. “Şimdi, git ve bu kelimeyi, bu millete yeniden öğret. Ama bu sefer, kanla değil, ilimle ve sükûnetle.”

Ve böylece, tütüncü Mustafa Efendi, yirmi yıllık suskunluğunu, oğluna verdiği son onur ve görevle sonlandırdı. O, bir dönemin sessiz kahramanı, hayallerini kalbine gömen, ama o tohumları yeni neslin ruhuna eken bir baba olarak, tarihin tozlu sayfalarına karıştı.